PSK PSK Bulten KOMKAR Roja Nû Weşan / Yayın Link Arşiv
Dengê Kurdistan
PSK
PSK Bulten
KOMKAR
Roja Nû
Weşan/Yayın
Arşiv
Link
Pirs û Bersiv
Soru - Cevap
Webmaster
psk@kurdistan.nu
 
 
Bir 8 Mart daha geleneğe uygun geçti…

CEMALİ

Bu ülkede iki türlü bayram ve anma günü vardır: Biri ezenlerin, biri de ezilenlerin.

Birinciler devlet tarafından ilan edilmiş, benimsenmiş resmi günlerdir ve devlet  koruma ve kollamasında, bayraklarla, marşlarla, mehter yürüyüşleriyle, alayı vala ile kutlanır. Bir sakıncası yoktur. Cumhuriyet Bayramı, 19 Mayıs, 30 Ağustos, İstanbul’un Fethi, İzmir’in “Kurtuluşu” ve benzeleri…

İkinciler ise ezilenlerin kutladığı ya da andığı günlerdir. 1 Mayıs (İşçi Bayramı), 21 Mart (Newroz), 1 Eylül (Dünya Barış Günü) ve 8 Mart (Dünya Kadınlar Günü)  gibi…

Bu ikincileri kutlamak son derece güç, sakıncalı bir iştir: Sokağa çıkmayı, polis copu ve tekmesi yemeyi, yerlerde sürünmeyi bazen de kurşunlanmayı ve hapse girmeyi göze almayı gerektirir… Böyle günlerde sokak ve alanlarda tam bir meydan muharebesi verilir; polis ve asker, bayramı ve anma gününü engellemek için, bu günleri kutlamak isteyen kötü yurttaşlara kahramanca saldırır ve onlara gereken dersi verir…

Ayrıca, bir tür bayram ve anma günleri daha var ki, bunları, ezenler gibi ezilenler de herhangi bir kazaya ve belaya uğramadan kutlayabilirler. Bunlar Ramazan ve Kurban Bayramı gibi dini bayramlardır. Yoksullar, emekçiler inandıkları, yönetenlerin ise işine geldiği için… Halkın bu dünyanın işleri ile ilgileneceğine öbür dünyaya umut bağlaması devletin işine gelir..

8 Mart bu yıl da, geleneğe uygun biçimde kutlandı: yani tam bir meydan muharebesi veren polisin cop ve tekme darbeleri altında… Yere düşen, artık yürüyemez ve konuşamaz hale gelen, yani “suç işleyemez” durumdaki kadınlar bile tekme ve coplarla tam anlamıyla ezilerek, yerlerde sürüklenerek…

Tanrım, yanı başında insanlar bıçaklarla doğranırken kılını bile kıpırdatmayan kahraman polisimizde o ne kahramanlık duygusu, o ne heyecan, o ne enerjiydi! İzinsiz olarak toplanan, izinsiz olarak Pankart açan, bildiri okuyan, izinsiz olarak kadın haklarını savunan, kadınlara dayak atılmamasını isteyen 50-60 kişilik gruplar, işledikleri suça bin pişman edildiler!..

Eşi menendi olmayan delikanlı başbakanımız, İçişleri, Dışişleri ve Adalet bakanlarımız da, sö konusu “provokatörlere” karşı haklı olarak polisimizi savundular. Polisi eleştirenlerin kötü niyetini ortaya koydular. Adeta, hani şu bıçkın jilet satıcısının üslubuyla:

“Burası Türkiye, yok öylee!..” dediler.

Evet, AB yolu MB yolu da durumu değiştirmedi, değiştiremez! Huylu huyundan vazgeçemez!

Polisimiz eski polis, yöneticilerimiz eski yönetici… kafa eski kafa, cop eski cop, tekme eski tekme!..

Eski hamam, eski tas!..

Kimse bu asil milletin asli özelliklerini değiştiremez!

Belki değişen bir tek şey var: o da dün okuduğu bir şiir yüzünden hapse atılan, ezilenlerin ve “zencilerin” safında gibi görünen delikanlının, başbakan olduktan sonra ezenleşmesi ve beyazlaşması…

Irak Parlamentosu’nda 85 kadın mebus…

Türkiye’yi yönetenler Irak seçimlerini küçümsediler, demokratik değil, dediler.

Oysa terör bir bölüm yurttaşın oy vermesini engellese bile, bu seçimi düzenleyenlerin ve hayata geçirenlerin suçu değildi.

Bu seçime, komünistinden İslamcısına kadar tüm siyasal partilerin yanı sıra, Türkmen ve Asuri partileri de serbestçe katıldılar. Türkiye’deki gibi yüzde 10 barajları olmadığı, nisbi temsil uygulandığı için, düşük oy alan partiler bile parlamentoya ve yerel yönetim organlarına temsilci gönderebildiler. Örneğin yüzde birin altında oy alan Türkmen Cephesi, 275 kişilik parlamentoya 3 milletvekili gönderdi.

Daha da önemlisi, kadınlara tanınmış olan üçte bir oranındaki kadın kotasıydı. Bu yüzden bu seçimlerde Irak parlamentosuna 85 kadın seçildi, yani üçte bir oranında…

Peki, 500 kişilik Türk parlamentosunda kaç kadın üye var? 24. Yani yüzde 5 bile değil…

Kadınlar 8 Martı da Irak’ta, özellikle de Güney Kürdistan’da özgürce, bir bayram havasında kutladılar. Polis ve asker onlara sadece yardımcı oldu.

Kadınların sayısı Türk parlamentosunda ne zaman yüzlere ulaşacak?

Peki Kürt adını taşıyan bir parti bu ülkede ne zaman olacak, ne zaman özgürce seçimlere girebilecek?

Türkiye ne zaman bu yüksek barajı, hadi nisbi temsil şurda kalsın, yüzde 2’ye-3’e indirecek?

Kürtler ne zaman kendi dillerini –Türkmenlerin Irak’ta ve Güney Kürdistan’da yaptığı gibi- seçim propagandasında, TV’de serbestçe kullanacaklar?

Ne zaman –Güney Kürdistan’daki Türkmen okulları, kolejleri gibi- Kuzey Kürdistan’da da Kürt ilkokulları, liseleri, kolejleri, üniversiteleri olacak? (Güney Kürdistan’daki Türkmenler, sayıları 50 bin, kıyamet kopsa 100 bin kişilik, yani yüzde 1-2 dolayında küçük bir azınlık. Kürtler ise Kuzey Kürdistan’da, yani kendi ülkelerinde nüfusun yüzde 90’ını oluşturan bir ezici çoğunluk, tüm Türkiye’de ise nüfusun üçte biri, yaklaşık 20-25 milyon…)

Ne zaman 8 Martlar, Newrozlar, 1 Eylül Barış Günleri ve 1 Mayıslar özgürce kutlanacak?

Son bir haber: Türkmen Cephesi’nden biri Kerkük Vali Yardımcılığına seçilecekmiş. Öneriyi ise il meclisinde çoğunluğu oluşturan Kürtler yapmış…

Peki Türkiye’de ne zaman bir Kürt, kendi kimliği ile vali ya da vali yardımcısı olabilecek?.. Bunun için lütfe de gerek yok, Kürtlerin oyları böylesine onlarca vali ve vali yardımcısı seçmeye yeter…

Demokrasi lafla değil, işte bunlarla olur.

Hitler’in kitabı…

Hitler’in “Kavgam” adlı kitabı Türkiye’de iyi satıyormuş ve bu iş Almanları hem şaşırtmış, hem de endişeye sevk etmiş…

Oysa bunda, endişeyi bilmem ama, şaşıracak bir şey yok. Burası tam da Hitler’in çok okunacağı bir ülkedir. Burada Hitler’in yığınla öğrencisi, hayranı var. Irkçı ve faşist örgütler, dernekler, yayınlar gırla gidiyor…

Irkçı ve faşist parti, MHP, dün parlamentoda, hatta hükümette idi; yarın yine olur.

Yalnızca o omu? “Demokratik sol” geçinen DSP’nin, “sosyal demokrat” geçinen CHP’nin MHP’den bir farkı mı var?.

DYP’nin başında da, kendi deyişiyle, binlerce gizli operasyona, cinayete, komploya imza atmış  bir kontrgerilla adamı, bir faşist var.

Ya öteki düzen partileri, liderleri, piyasadaki çoğu yazar-çizer?..

Bu ülkede ırkçılık ve faşizm toplumun ve devletin tüm gözeneklerine işlemiş, kurumlaşmış.

12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 faşist darbeleri neyin nesiydi; devletin daha da faşistleşmesi, ırkçılığın daha da boylanması değil mi?..  

Bu ülkenin temelinde ırkçı bir hars var. Hitler’in örnek aldığı soykırımlar var…

Bu ülkenin anayasası, AB adaylığı hatırına yapılan tüm göstermelik değişikliklere rağmen hala ırkçı bir dibaceyle başlar.

Bu ülkenin Siyasi Partiler Kanunu, Türk kültüründen başka bir dil ve kültürün varlığından söz etmeyi siyasi partileri kapama nedeni sayar.

Bu ülkede ülke nüfusunun üçte birini oluşturan Kürt halkı hala zincire vuruludur ve rejim, sınırın öbür yanındaki Kürtleri de ezip susturmak için can atıyor.

Almanlar neden şaşırıyorlar. Onlar, İngilizler, Fransızlar ve tüm ötekiler bunun öteden beri böyle olduğunu bilmezler mi?..

Bu ülkede doğaldır ki Hitler’in “Kavgam” adlı kitabı çok okunacak.

Buna şaşanlara şaşarım!

Ben Türk karşıtı mıyım?

Türk basınında yine ilginç bir haber: “Türk karşıtı senatör siyaseti bıraktı…”

Amerikalı, Demokrat Partili bir senatörden söz ediliyor. Adı Paul Sarbanes, Rum kökenli…

Rum kökenli olunca Türk basınına göre, “doğal olarak” Türk karşıtı…

Yazıyı okuyorum. Aslında Sarbanes iç politikada son derece liberal, demokrat bir kişiymiş. Ama Senatoda “Ermeni ve Rum yanlısı kimi önerileri” desteklemiş…

Bu “Rum ve Ermeni yanlısı” önerilerin ne olduğunu anlamak zor değil. Örneğin Ermeni soykırımının bir gerçelik olduğunu söylüyor ve Türkiye’nin bu gerçeği kabul etmesini istiyorsanız, ya da Kıbrıs’ta Türk işgaline karşıysanız, Türk yönetici sınıfı ve basını sizi Türk düşmanı sayacaktır.

Oysa bu Türk düşmanlığı değildir.

Ben de her iki konuda aynen Bay Sarbanes gibi düşünüyorum. Türk rejiminin Kürtleri de birçok kez soykırımdan geçirdiği görüşündeyim. Türkiye’nin Kürdistan’daki varlığını da işgal olarak görüyorum. Kürt halkının hak ve özgürlüğünün gasp edildiği görüşündeyim. Gerçek de budur.

Ama bütün bunları söylemek Türk düşmanlığı, ya da karşıtlığı değildir. Ben, bu kötü şeyleri yapan, Ermenileri kıran, Rumları göçerten, Kürdistanı yakıp yıkan ve benim halkımı kaç kez kırımdan geçiren, bizi göçmen durumuna düşüren rejime, yönetici sınıfa, bu işte sorumluluğu olanlara, bu durumu savunan ırkçı ve faşistlere, sömürgecilere düşmanım.

Buna karşılık Türkler arasında bu tür zulümleri, suçları, baskıları onaylamayan, aydın ve demokrat, vicdan sahibi pek çok candan arkadaşlarım, dostlarım var.

Ben, büyük çoğunluğuyla emekçi, yönetilen Türk halkının kendisinin de bu zorba rejimin kurbanı olduğu, ezildiği, sömürüldüğü, aldatıldığı kanısındayım ve onlara dostum.

Kısacası ben, zulüm rejimiyle halk, zalimle mazlum arasına kalın bir hat çekiyorum. Kanımca zulmün, haksızlığın faili ve sorumlusu olmayan her Türkün de bu hattı çekmesi gerekir.

Diğer bir deyişle Türk var Türk var… Kötü ve zalim Türklere karşı olmak tüm Türklere karşı olmak değildir. Kötü ve zalimler ise, her toplumda şu veya bu oranda vardır.

Günahsız insanlar kendileriyle zulüm rejimi arasına bir hat çekmesini bilirlerse sorun yok; ama zulüm rejiminin yaptıklarına körü körüne sahip çıkarlarsa var.

Günahsız Türklerin kendileri bu işin ne kadar bilincinde, o da ayrı mesele…

 
 
PSK Bulten © 2004