2019-07-19
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Kemal Burkay
 
Ortadoğu Manzarası ve Türkiye 2. Bölüm
2015-08-27 10:35
Kemal Burkay
2. Bölüm

Yazımın 1. Bölümü şu sözlerle bitiyordu: Türkiye bu durumu nasıl aşacak, sorunlarını nasıl çözecek? Bunu yapamazsa nelerle yüz yüze gelebilir?

Kanımca sorumluluk duyan herkesin bu sorular üzerinde düşünmesi gerekir.

Bunun için öncelikle başka ülkelerin ve toplumların benzer sorunlar karşısındaki olumlu-olumsuz deneyimlerini göz önüne almak yararlı olur.

Batı ve Orta Avrupa geçtiğimiz yüzyıllarda “30 Yıl Savaşları”, “Yüz Yıl Savaşları” gibi çok önemli etnik çatışmaları, mezhep savaşlarını ve iki dünya savaşını yaşadı. Ama bugün, İrlanda sorunu, Bask sorunu gibi geçmişten miras kalsa da artık çözüm yoluna irmiş olan bazı lokal sorunları saymazsak, AB bu tür kanlı çatışmaları artık geride bıraktı.

Bugün AB ülkelerinde inanç alanında değişik din ve mezhepler arasında hoşgörü egemendir. Aynı şey AB ulusları arasındaki ilişkiler bakımından da geçerli. AB ulusal sınırları aşan bir tür federal birlik. AB ülkelerinin çoğunun ortak para birimi, ortak pasaportu, birinden diğerine geçişte pasaport gerektirmeyen ortak sınırları, ortak parlamentosu ve ortak hükümet rolü oynayan AB Konseyi var. Bir AB hukuku oluşmuş. Elbet AB’nin bugün de, son Yunanistan krizinde olduğu gibi yaşadığı sorunlar yok değil; ama bu kadarı normal ve Ortadoğu’nun yaşadığı krizlerle kıyaslanamaz.

Demek ki önümüzde etnik farklardan doğan sorunları aşmış, bu alanda barışı gerçekleştirmiş çok önemli bir örnek var. Bu birlik içinde ve dışında Belçika, İsviçre, İspanya gibi ulusal sorunu federal ya da özerk biçimlerle çözmüş ülkeler var. Cezayir sorununu Cezayir’e kendi kaderini tayin hakkını tanıyarak çözmüş Fransa örneği var.

Kuşkusuz başka örnekler de verilebilir. 1917 Devrimi’nden başlayarak ulusal sorunu Federal biçimde çözmüş ve bunu Sovyet dönemi sona erdikten sonra da sürdüren Rusya örneği var. Kanada, Avustralya, Hindistan örnekleri var.

Demek ki Türkiye gibi bir ülke de yüz yüze olduğu bu sorunları; Kürt sorununu, Alevi sorununu, Laik-İslamcı sorununu uygar yöntemlerle çözebilir. Bunun için yapılması gereken, dil ve inanç alanında var olan toplumsal farkları bir gerçeklik olarak kabul etmek, onların varlığına saygı göstermek, değişik grupların haklarını tanımak, böylece barış içinde bir arada yaşamanın ortamını yaratmaktır.

Bir de olumsuz örneklere, yani bir sorunun nasıl çözülemeyeceğine ve yarattığı yıkıcı sonuçlara bakalım:

Bunlardan biri çok yakınımızdaki ve Kürdistan’ın Güney parçasını da sınırları içinde barındıran Irak’tır. Irak önce krallıktı, sonra 1958 askeri darbesiyle cumhuriyete dönüştü. Ama demokrasiyi ve insan haklarını yurttaşlarına tanımayan bir “cumhuriyet”... Irak Kürtlere eşit haklar tanımaya yanaşmadı ve onlarla hep savaştı. Kürtler önce otonomi istiyorlardı, Irak bunu tanımadı. Günü geldi, Kürt direnişi güçlenince, 1970 yılında tanımaya mecbur oldu; ama bu kez de anlaşma hükümlerini hayata geçirmedi. Bu nedenle çatışma devam etti. Kürt savaşı Irak’ın başına yeni gaileler açtı. Saddam liderliğindeki diktatörlük rejimi önce İran’la uzun, yıkıcı bir savaşa tutuştu, sonra Kuveyt’i işgal macerasına yöneldi. Sünni Arap azınlığa dayanan Saddam rejimi, aynı zamanda ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Şii Arapları da baskı altında tuttu. Kürtlerle, Şiilerle ve diğer farklı gruplarla ortak bir yaşama elverir demokratik bir sistem kuramadı. Bunun Irak bakımından yarattığı yıkıcı sonuçlar malum. Irak yabancı işgaline uğradı ve Saddam rejimi kötü biçimde yıkıldı, yeni sistem parlamenter demokrasiyi ve federalizmi benimsedi. Ama geçmişin kötü mirası üzerine demokrasiyi inşa etmek kolay değildi. Diğer bir deyişle, Irak bu işte çok geç kalmıştı. Irak bugün de artan bir şiddet sarmalı ve parçalanmayla yüz yüze. Bir delinin kuyuya attığı taşı kırk akıllı çıkaramaz dedikleri tam da budur.

Kendisine bir de sosyalist sıfatını yakıştıran Baas Partisi, eğer Kürt halkının otonomi talebini saygıyla karşılasaydı, bunun yanı sıra ülkede demokratik parlamenter bir rejimin yerleşmesine öncülük etseydi Irak tüm bu savaşları yaşamaz, Irak Halkı, Arabı ve Kürdüyle bunca acı çekmez, ülke yanıp yıkılmaz, Saddam’ın kendisi yıllarca bir köstebek yuvasında saklanıp, sonra da yakalanıp idam edilmez, bugün belki de saygıyla anılırdı. Ama o, kişisel hırsının tutsağı olarak diktatörlük ve baskı yolunu seçti, böylece hem kendisine, hem halkına felaket getirdi. Ondan sonra gelen Bağdat’taki Şii yöneticiler de ne yazık ki iyi bir yönetim örneği sergilemediler, yeni Irak Anayasası’na uymadılar. Örneğin Kerkük için, anayasanın geçici maddesiyle hükme bağlanmış referandumu hayata geçirmediler. Petrolün büyük bölümü Kürdistan’da çıktığı halde, Federe Kürdistan’ın % 17 petrol payını bile vermeye yanaşmadılar. Bu ve benzer tutumlar Kürtlerle ilişkileri yeniden gerdi ve söz konusu yönetim yanlışları Sünni kesimde boy veren El Kaide terörüyle de birleşince ülke bir türlü istikrar kazanamadı, derin bir kaosun içine sürüklenerek parçalanmanın eşiğine geldi.

Bir başka yakın örnek Suriye’dir.

Suriye Fransız sömürge yönetiminden kurtulduktan sonra birbirini izleyen darbelerle yönetildi. Son darbeyi General Hafiz Esat yaptı ve ülkeyi Baas Partisi eliyle yönetti. Suriye Baas Partisi de Irak’taki refiki gibi gerekli reformları yapıp ülkeye demokrasi getirme diye bir çaba içinde olmadı, tek parti yönetimini ve diktatörlüğü tercih etti. 1970’li ve 80’li yıllarda “Müslüman Kardeşler” öncülüğünde kendini gösteren muhalefete karşı çok sert davrandı. Zaman zaman toplu tutuklamalara hatta kırıma başvurdu. Bu ise muhalefeti daha da radikalleştirdi ve terör eylemlerine itti.

Suriye Kürtleri, Fransızlar döneminde nispeten soluk almış, örgütlenmiş ve Hawar Dergisi gibi önemli yayınlar yapmışlardı. Ama Fransızların ardından gelen Suriye ulusal yönetimi bu kadarcık hoşgörüyü bile göstermedi; Kürtler Türkiye ve İran’da olduğu gibi sert baskılara hedef oldular. Bir bölümü vatandaş bile sayılmıyor ve öteki Suriyelilerin yararlandığı vatandaşlık haklarından yararlanamıyordu. Hafız Esat ve onu izleyen oğlu Beşar döneminde de bu durum devam etti.

Birkaç yıl önce Kuzey Afrika’da patlak veren Arap baharının yarattığı direniş dalgaları çok geçmeden Suriye’ye de ulaştı. Esat rejimi bu kez de reformlara yönelerek toplumun taleplerini karşılama becerisini gösteremedi, muhalefeti şiddetle bastırma yöntemini sürdürdü. Bu ise ona pahalıya mal oldu. Suudi Arabistan, Katar gibi halkının çoğunluğu Sünni olan Arap ülkelerinin ve Türkiye’nin, hatta başlangıçta ABD ve öteki batılı ülkelerin verdiği destekle muhalefet kısa sürede güçlendi ve çoğu İslamcı olan bu muhalefet içinde El Nusra ve IŞİD gibi radikaller ön plana çıktı. ABD bu aşamada geri çekildi ve radikal İslamcılara karşı tavır aldıysa da Esat’ı devirme tutkusuna yakalanmış olan Türk hükümeti tutumunu değiştirmedi. Ancak bu politika hem Suriye sorununu çözmeye elvermezdi, hem de bizzat Türkiye’yi Ortadoğu batağına sürüklemekteydi. Kendisi içerde önemli sorunlar yaşayan Türkiye için bu çok riskli bir politikaydı.

Türkiye, Irak ve Suriye gibi komşularının yaşadıklarından doğru dersler çıkarsa yapacağı şey, yangına körükle gitmek, Suriye iç savaşına taraf olmak, böylece Ortadoğu batağına girmek değil, en başta kendi sorunlarını barışçı yöntemlerle çözerek komşularına iyi örnek olmaktı. Bu sorunların başında ise Kürt ve Alevi sorunları gelmekte. Türkiye bir yandan Esat yönetimini bir an önce Devirmek için Sünni cephede yer almakla, diğer yandan Suriye Kürtlerinin bir statüye sahip olma çabası gibi en doğal bir istekten ürküp buna karşı çıkmakla içerde de Kürtleri ve Alevileri rahatsız eden bir politika izlemekte ve Suriye sorunu giderek Türkiye’nin bir iç sorununa dönüşmekte ya da zaten var olan sorunları ağırlaştırmakta.

Türkiye ne yazık ki izlediği bu yanlış politikalarla Ortadoğu cangılına sürüklenmekte, onun bir parçası olmakta. Ve eğer bu gidiş böyle devam eder, sağduyu egemen olmazsa, çok geçmeden Türkiye, herkesin herkesle savaştığı bir Irak’a, bir Suriye’ye, bir başka deyişle cehenneme dönebilir. Nitekim 7 Haziran seçimleri öncesi ve sonrası provokasyonlar, adına “Çözüm ve Barış Süreci” denen göstermelik sürecin son bulmasına ve daha şimdiden yangının Kuzey Kürdistan’a ve Türkiye’ye sıçramasına yol açtı.

İzlenen yanlış siyasetin sorumlusu elbet en başta Ak Parti hükümetidir. Ama tek sorumlu o değil. Yazımın başında da belirttiğim gibi bugün yüz yüze olduğumuz büyük kutuplaşma ve yarılma ortamında tüm taraflar –Kemalistler, İslamcılar, Kürtler, Aleviler, sol gruplar ciddi sorumluluk taşıyorlar. Bu kesimlerin her biri eğer bu kötü gidişin durmasını, ülkenin barışa ve demokrasiye kavuşmasını istiyorlarsa yapılacak şey bellidir: Eski, yıllanmış, cılkı çıkmış yanlış politikaları bir yana bırakıp ülkenin sorunlarının çözümü için somut ve çağdaş projelerle ortaya çıkmak.

Çözüm demokraside ve değişimdedir. Bunun için dünyadaki kötü örnekleri değil, iyi örnekleri seçmek gerekir.

Toplumu tek renge boyamaya yönelik Kemalist politikalar çoktan iflas etti. Kendisini sosyal demokrat diye niteleyen CHP, artık 1930’ların faşizan politikalarını bir yana bırakıp, bu kamburu sırtından atıp en azından sosyal demokrat çizgide, çağdaş değişimci projelere yönelmeli.

Geçmişte Kemalist politikalardan çok çekmiş olan İslamcı kesim, iktidar gücüne kavuştuktan sonra bu kez de kendisi, ama İslamcı nitelikte tek renk bir toplum yaratma hevesine kapılmamalı, bu takıntısını bir yana bırakmalı.

Gerek Kemalistlerin, gerek İslamcıların tek renk toplum yaratma takıntıları, bugünkü kutuplaşmanın ve yarılmanın önemli bir nedenidir. Bu kutuplaşma ancak laiklik ilkesine ve aynı zamanda inanç özgürlüğüne saygı göstererek aşılabilir. Diğer bir deyişle her iki tarafa da gerekli olan hoşgörüdür ve demokratik prensiplerdir.

Kürt sorunu ancak Kürt halkının temel haklarına saygı göstererek, bu hakların hayata geçmesini sağlayarak çözülebilir. Bunun için Türk tarafı, Kemalisti ve İslamcısıyla, baskı politikasını, oyalama aldatmaca yöntemlerini tümden bir yana bırakıp ciddi, sorun çözmeye elverir kapsamlı projelerle ortaya çıkmalı. Biz, eğer her iki halk bir arada ve barış içinde yaşayacaksa, bunun biçimi olarak federalizmi görüyoruz. Yukarda da örneklerini verdiğimiz üzere pek çok ülkede ulusal veya etnik nitelikli sorunlar böyle çözülmüştür.

Kürt sorununun çözümü için politikalarını gözden geçirmesi gereken taraflardan biri de bizzat Kürt tarafıdır. Birçok çevrenin, haksız ve kolaycı biçimde “Kürt Siyasi Hareketi” diye niteledikleri PKK ve yasal uzantıları ne istediğini netleştirmeli. Gerçekten özerklik mi istiyorlar, yoksa hiçbir şey mi? Bir yandan Kürt halkının tüm temel taleplerini bir yana bırakmışken ve kitleleri “demokratik özerklik” gibi içi boş şeylerle, “ortak vatan”, “demokratik ulus” gibi uydurmacalarla oyalarken diğer yandan dağda-ovada silahlı dolaşmanın, yol kesmenin, bomba atmanın, adam öldürmenin, yakıp yıkmanın ve böylece karşı tarafı daha ağır bir şiddete yöneltip Kürdistan’ın bir kez daha yanıp yıkılmasına yol açmanın bir alemi yok.

Kürtlerin PKK dışındaki kesimlerinin de iki halkın barış içinde, ama özgür biçimde bir arada yaşamasına elverir bir dil benimsemelerinde yarar var. Bazı kesimler, vurmaya niyeti olmayanın büyük taşa sarılması misali, bir zamanlar PKK’nin yaptığı gibi, bağımsız devlet isteminden aşağı düşmüyorlar. Oysa bağımsızlık ne kadar hakkımız olsa da çözüme yardımcı olmak için bizim de bir uzlaşma diline ihtiyacımız var. Önemli olan özgür olmaktır ve federal biçimde de özgür olabiliriz. Federalizm eşitlikçi bir statüdür. Bu istemi yükseltmek, hem nerdeyse nüfusunun yarıdan çoğu Batı’ya göçmüş Kürtler, hem de her şeye rağmen bir arada yaşama yanlısı olan Türk muhataplarımız arasında bize destek sağlar ki bizim bu anlayışa ve desteğe ihtiyacımız var. Eğer karşı taraf böylesi eşitlikçi bir çözüme ve bu türden özgürce bir arada yaşamaya hayır der ve bize ısrarla bağımlılık ilişkisini dayatırsa o zaman biz de gücümüz yeterse bağımsızlığı seçeriz. Ama öncelikle gerçekleşme şansı ötekine göre çok daha fazla olan statü için, federal çözüm için çalışalım.

Alevi sorunu Kürt sorunu kadar büyük bir sorun olmasa da önemli bir sorundur ve çözümü daha kolaydır. Bunun için Alevilerin haklı talepleri karşılanmalı. Bu en başta da İslamcı kesime düşüyor. İnanç özgürlüğüne değer veren bu kesim, Alevi halkın da başkalarının da inanç özgürlüğüne hakları olduğunu kabul etmeli, bunu içine sindirmeli. Bu nedenle, zorunlu din dersinde ısrar etmemeli, Diyanet İşleri Teşkilatı bir vakfa dönüştürülmeli. Cem evlerinin bir inanç yeri olarak statüsü tanınmalı. Her inanç mensubu cemaat dini işlerini kendisi düzenlemeli ve masraflarını kendisi karşılamalı.

Alevilere gelince, onların da sorunların çözümü için önyargılarından sıyrılmaya ve daha uzlaşıcı bir dile ihtiyaçları var. Bu ise Kemalistlerin yanında saf tutup bir cephe savaşı vermekle olmaz. Karşılıklı hoşgörü gerekli. Sünni Alevi’yi, Alevi Sünni’yi düşman ya da öteki gibi görmeyecek. Her iki kesim de geçmişten kalan önyargıları bir yana bırakacak, birbirini şeytanlaştırmayacak.

Un ufak olmuş sola fazla bir şey demiyorum. Ama emekçilerin çıkarı da geniş bir demokrasidedir ve ülke sorunlarının çözümündedir. Sol eğer ulusalcılık adı altında Kemalist kesime ve devrimcilik adı altında PKK türünden örgütlere kuyrukçuluk yapmasa, solun tarihsel özgürlükçü değerlerine sahip çıksa, bu hem kendisi, hem emekçiler, hem de herkes için iyi olur.

Kısacası, sorunlarımızı çözecek olan kutuplaşmalar, önyargılar değil, karşılıklı anlayış, hoşgörü, diyalog ve uzlaşmadır. Önümüzde iyi örnekler de var kötü örnekler de. Birini veya diğerini seçmek bizim elimizde. İyi örnekleri seçip demokrasiye, özgürlüğe ve barışa ulaşmak; bir İsviçre, bir Kanada olmak da bizim elimizde; yanlış yolu, kötü örneği seçip bir Suriye olmak da. (Bazı sol yoldaşların homurdandığını duyar gibiyim: “Kanada veya İsviçre olmayı değil, biz devrimi ve sosyalizmi istiyoruz!” Tamam, onu da isteyelim! Eğer demokratik bir ortamda halk bize destek verirse ve biz bu desteği elde etme başarısını gösterirsek…

Biliyorum, bazıları benim bu dediklerimi iyi niyetli, ama Türkiye’nin söz konusu kamplaşma ortamında gerçekleşme şansı olmayan öneriler olarak niteleyecekler. Özellikle de kutuplaşmada taraf olan, kavgaya kendini kaptırmış ve burnundan soluyan insanlar…

Kuşkusuz her birimizin bir tarafı vardır, benim de var. Ama bu, sorunlarımızı çözmek için sağduyulu davranmaya, diyalog kurmaya ve bir uzlaşıya varmaya engel değil, olmamalı. Bunu başarmanın kolay olmadığını biliyorum. Ama bize gerekli olan, öfkemizin ve burnumuzun doğrultusunda gitmek değil, tam da bunu yapmaktır. Ve eğer bunu başarırsak hep birlikte özgürlüğe ve barışa ulaşır, ülkemizde insanca bir yaşamı birlikte inşa edebiliriz. Yoksa şu Ortadoğu cangılının kıyısında Suriye benzeri cehennemi bir yıkımı yaşamak işten bile değil. Bu ise herkes için tam bir felaket olur.

İnanıyorum ki her kafadan bir ses çıkan bu fırtınalı ortama rağmen bu kötü gidişi gören, sağduyulu, barış ve çözüm isteyen çok insan da var. Yapılması gereken, bu insanların güçlerini birleştirip seslerini yükseltmeleri ve ülkenin politikasını etkilemeleridir.

Barışa ulaşmak gerçekçi çözümlerle mümkündür ve çözüm ileri görüş ve cesaret ister.

26 Ağustos 2017
Print