2019-07-17
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Ümit KARDAŞ
 
Devleti yeniden tanımlamak ve sol
2015-10-06 23:46
Ümit KARDAŞ
Toplum, çeşitli şekillerde ortaya çıkan toplumsal çatışma alanlarındaki sorunları, uzlaşma kültürünü, siyasi temsili ve siyasi yöntemleri kullanarak çözmede başarı ve beceri gösterdiği durumlarda merkez-çevre ilişkisi demokratik bir çerçeveye oturabilir. O zaman ortaya demokratik- devlet, daha çok toplum ve birey- yurttaş çıkabilir. Sorunların siyaset tarafından çözülemediği ve uzlaşmaya varılamadığı durumlarda ise toplumun karşısında egemen, baskıcı, topluma ve siyasi kurumlara karşı özerk bir devlet vardır.

Devlet, yüklendiği işlevler nedeniyle varlığını sürdürse de, toplumun tahakkümcü hiyerarşik yapılardan kurtarılması ve devletçi önlem ve kanunların elden geçirilmesi gerekmekte. Özgürlükçü bir yaklaşımla şeffaf yönetimler ve kurumlar oluşturulması ve devletin, birey karşısında güvenceye alınmasının aksine onun devletin müdahalesine karşı güvenceye kavuşturulması gerekir.

Devleti arındırmanın başka bir boyutu da belli inanç, düşünce ve ideolojileri yerleştirme yönündeki zihinsel yönlendiriciliğinden, baskısından ve toplum mühendisliğinden vazgeçirilmesidir. Türkiye’de askerî bürokrasinin ağırlığının olduğu dönemlerde bu dayatma, tekçi ideoloji doğrultusunda demokrasiyi içermeyen bir modernleşmeyi ve Kemalist bir gençlik yetiştirmeyi hedefliyordu. Geldiğimiz noktada ise AKP iktidarı bu dayatmayı İslam- Türk ideolojisi doğrultusunda demokrasiyi içermeyen bir muhafazakârlığı ve dindar gençlik yetiştirmeyi hedefleyerek yapıyor. Oysa rejim kendini sahih bir demokrasi ve meşru hukuk temelinde var etmeli. Hedeflenmesi gereken ise gençlerin araştırıcı, meraklı, yaratıcı, analitik ve eleştirel düşünebilen ve kendi dünya görüşünü oluşturabilen bir özgürlük ortamına kavuşturulması olmalı.

Devletin işlevlerinin yeniden tartışılarak, “şiddete başvurmadan devlet şiddetten ne ölçüde arındırılabilir” sorusuna cevap ararken, devletçi anlayışa dayalı tahakküm yapılarının yıkılmasını öngören bir özgürlükçü talep gerekir. Bunun için de her alanı devletleştirmeye çalışan merkeziyetçi yaklaşımlara karşı çıkmak zorunluluğu bulunmakta. Merkezileştirme eğilimleri egemenliğin “otoriter iktidar” elinde toplanmasına neden olmakta, toplumlar militaristleştirilir ve silahlandırılırken otoriter yapıların güçlendirilmesine yönelik teknolojiler geliştirilmekte. Milliyetçi duygular kışkırtılarak aslında yabancılaştırıcı bir etki yaratan merkeziyetçilik korunmakta, bölgesel kültür farklılıklarının üstü örtülerek etnik ve dini azınlıklar üzerinde baskı yaratılmakta.

Bu nedenlerle gerek özyönetim ve gerekse toplumun kendi kendini belirleme olanaklarının genişletilmesi yoluyla merkeziyetçi yapıların geriletilmesi zorunlu. Türkiye açısından ise gelinen nokta yaşamsal önemde. Devletin toplumsallaştırılmasıyla gelinecek nokta bireyin kendi kendini belirlemesi ve toplumsal işbirliğine dayalı olarak kendi kendini yönetmesi olacak, böylece demokrasi özgürleştirici bir içerik kazanmış olacak.

Solun eksiklikleri olarak, radikal bir devlet eleştirisinin yokluğu, ademimerkeziyetçi bir özyönetim anlayışının olmayışı, uzlaşmaya açık bir merkeze ve kendi kendini örgütleyip düzenleme temeli üzerinde kurulu, işbirliğine yer veren bir topluma ilişkin tasavvurun bulunmayışı ve devlet eleştirisinin yanı sıra ekonomik ve sosyal alanı da kapsayan tahakküm sorunlarını eleştiren bir yaklaşımın düşünülmemesi ortaya çıkmakta.

Bu nedenle solun otorite ve şiddet karşıtı, özyönetimci, özgürlüklerden yana bir tavır alması gerekmekte. Solun, daha az devlet- daha çok toplum ve bireyi gerçekleştirme konusundaki toplumsal tasavvuru projelendiren ve her alandaki tahakkümcü yapıları geriletecek öneriler getiren bir temelde yeniden yapılanması zorunlu hâle gelmiş durumda.

Devleti bu anlamda yeniden kim tanımlayacak? Temel soru budur.

--------------------------------------------------

Taraf-6 Ekim
Print