2019-11-15
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Kemal Burkay
 
Suriye’nin durumundan ders almak…
2015-11-12 14:38
Kemal Burkay
Suriye son birkaç yılda yaşadıklarıyla intihar eden bir ülkeyi andırıyor. Herkesin herkesle savaştığı, yanıp yıkılmış, yer yer boşalmış, cehenneme dönmüş bir ülke.

Ben bu ülkeyi ilk kez 1972 yılında görmüştüm. Daha sonra da birçok kez gördüm. Şam’ı ve Halep’iyle, Kürt Dağı Bölgesi ve Cezire’siyle; Lazkiye’si, Dêra Zorê’si, Akdeniz’e bakan dağlarıyla; Hurriler, Persler, Romalılar, Emeviler ve Eyyubiler döneminden kalan tarihi eserleriyle güzel bir ülke idi.

İnsanları da Arabı, Kürdü, Ermenisi, Dürzisi, Türkmeniyle; uzun tarihi dönemler içinde oluşmuş rengi ve kültürüyle bize benzerdi. Kebabı, baklavası, zeytini ve fıstığı ile de bize benzerdi…

Ya şimdi, sözde “Arap Baharı” denen olayların ve iç savaşın ardından?

Yanıp kavrulmuş, ürküntü veren kentler… Bombalar ve kurşunlarla hayatlarını yitirmiş, sakatlanmış yüzbinler… Evini barkını bırakıp mayınlı, tel örgülü sınırlardan can havliyle kendini dışarı atmış, oralarda ucuz işçi, dilenci olmuş, kötü yola düşmüş milyonlar… Kapağı Avrupa’ya atmak için ölümü de göze alıp çoluk çocuğuyla çürük çarık teknelere balık istifi doluşan, denizlerde boğulan binler…

Suriye neden bu hale düştü?

Çünkü Suriye halkı yöneteni ve yönetileniyle çağa ayak uydurmayı, yeni, çağdaş bir düzen kurmayı başaramadı.

Yönetenler halk üzerinde diktatörlük kurdular. Kendilerine saraylar yaptırdılar, ülkenin her köşe bucağını resim ve heykelleriyle donattılar; ama halkın durumu ne, ne istiyor diye düşünmediler. Halk şikâyetçi olduğu zaman susturdular, itiraz ettiği zaman zindana attılar, işkenceyle cevap verdiler. Mücadele kanalları tıkanan halk direndiği zaman ise tank ve topla üzerine gittiler, kırımdan geçirdiler.

Yönetenler, her kesin görüşlerini özgürce dile getirdiği, serbestçe örgütlendiği, yöneticilerini serbest seçimlerle belirlediği bir sistemi kurmaya yanaşmadılar, bunu göze alamadılar. Çünkü böyle bir durumda iktidarları elden gidebilirdi. Onlar ise halkın ebedi efendisi olmayı kendilerine hak saymışlardı.

Onlar iktidarlarını baskı ve şiddetle korudular.

Baskı ve şiddet ise, doğal olarak kendi karşıtını yarattı. Şiddet yöntemlerine Suriye’nin baskı gören kesimleri de başvurdular. Ülke bir anda herkesin herkesle savaştığı bir şiddet sarmalına girdi. Suriye ile kozları, hesapları olan, kendilerine göre bir Suriye isteyen dış eller de devreye girdi ve bu duruma gelindi.

Bir toplum bakımından iç savaş kadar tahrip edici bir şey yoktur. Ok bir kere yaydan çıktıktan, insanlar öfkeyle birbirlerinin boğazına sarıldıktan, kimin ne istediği, ülkeyi nereye götürmek istediği anlaşılmaz olduktan sonra geriye dönmek, bu kör dövüşüne tutuşanlara laf anlatmak zordur. İş çoğu zaman bir toplu intihara varır.

Suriye’nin yanı sıra Irak ve Afganistan, Libya, Mısır ve Yemen de bunun örneğidir. Hatta o kadar uzağa gitmeye gerek yok, yıllardır Türkiye sınırları içinde, Kuzey Kürdistan’da yaşananlar bunun örneğidir.

Peki bütün bunlardan ders çıkarılamaz mı? En azından, ciddi iç sorunlar yaşasa bile henüz böylesine geri dönülemez bir noktaya varmamış Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da yaşayan bizler bundan dersler çıkarıp sorunlarımızı uygarca çözmek için çağa yaraşır bir yol bulamaz mıyız?

Bu ülkenin bir insanı, bir yazar ve siyaset adamı olarak yıllardır bu konuda yaza yaza dilimde tüy bitti. Okur en azından son altı ayda yazdıklarıma baksa, Dengê Kurdistan sitesinin arşivindeki yazılarıma ya da face sayfama göz gezdirse bunu görür.

Hangi yazımdan söz edeyim?!. Bunlardan biri 25 Ağustos tarihli ve “Dibe Vurmak ya da Sağduyulu Bir Çıkış” başlıklı olandır.

Bu yazıda ülkedeki içler burkucu manzaradan, mülteciler sorunundan, Kürdistan’ın yanıp yıkılan kır ve kentlerinden, bir savaş gibi can alan trafik kazalarından ve toplumdaki tırmanan şiddet sarmalından söz edip örnekler verdikten sonra şöyle demiştim:

“Ne üsttekiler, yani yönetenler, egemen güçler topluma özgürlük ve demokrasi tanımaya yanaşıyorlar, ne de alttakiler bu durumdan kurtulmak için sağlıklı bir siyasal mücadele hattında bir araya gelmeyi başarıyorlar. Egemenler şiddet ve baskıyla, böl-yönet politikasıyla statükoyu korumaya, kendi aralarında bölünmüş ve birbirlerine diş bileyen ezilenlerse, çoğu zaman kime ve niçin yönelttiklerini bilmedikleri kör şiddetle sonuç almaya çalışıyorlar.

Bu durumda, her ne kadar zaman zaman Çetin Altan gibi “enseyi karartmayın” desem de, pek iyimser değilim.

Belli ki bu hamur daha çok su kaldırır. Ortadoğu, “Yüz Yıl” ve “Otuz Yıl” savaşlarını yaşayan, yanıp yıkılan bir zamanların Avrupa’sı gibi bu süreçten geçecek, en dibe vuracak, ondan sonra da külleri üstünde doğrulacak gibi görünüyor…

Elbet Avrupa bunu yaşadığı zaman göz önünde olumlu, çağdaş bir örnek yoktu. Şimdi dünyamızda barış ve özgürlük alanında insanlığın kazandığı önemli mevziler var. Bu nedenle biz aynı cehennemi süreçleri yaşamak zorunda değiliz ve yaşamayabiliriz.

Eğer tüm bu kötü gidişe rağmen sonunda sağduyu egemen olursa…”


Peki o günden bu yana, olup bitenlerden ders aldığımıza dair bir işaret var mı? Ne yazık ki yok. Bu arada 10 Ekim’de Ankara’da 102 can alan büyük patlamayı yaşadık ve 1 Kasım seçimleri oldu. Ama ne yazık ki durum değişmedi. Tam tersine, seçime birkaç gün kala durur gibi olan çatışmalar, seçim sonrası tazelendi. Varto, Yüksekova, Dersim, Cizre, Nusaybin, Şırnak, Şemdinli, Lice gibi kent ve kasabalarda yaşanan çatışmalar, Bismil’e, Silvan’a ve Diyarbakır’a da sıçradı. Polis ve asker ile PKK eylemcileri arasındaki çatışmalarda hem her iki taraftan genç insanlar hayatlarını kaybediyor, hem arada masum insanlar, yaşlılar, çocuklar, kadınlar gidiyor, kent ve kasabalar yanıp yıkılıyor, yaşanmaz hale geliyor, halk acı çekiyor ve kitle halinde göç ediyor.

Bunun bir sorumlusu, eğer bir türlü sorunlara doğru teşhis koyup onları çağdaş ve uygarca yöntemlerle, adil bir şekilde çözemeyen, eski yöntemlerinde ısrar eden devlet ve bugün yönetimi elinde tutan AK Parti Hükümeti ise, öteki sorumlusu da yıllardır bir sonuç vermeyen şiddeti Kürt kent ve kasabalarının göbeğine taşıyan PKK’dir. PKK, sözde kurtarıcılığına soyunduğu evde yangın çıkarıyor.

PKK üstelik bunu, HDP’nin barajı aşıp 80 mebusla parlamentoya girdiği bir aşamada, yani siyasal ve barışçıl yöntemlerle Kürt halkının haklarını savunmanın mümkün olduğu bir aşamada yaptı. Bir bakıma siyasal ve barışçı kanalları tıkadı. Militarist saldırılara yolu açtı, gerekçe yarattı.

PKK buna “halk savaşı” diyor ve bu şiddeti sözde “özyönetim” ilanlarıyla birlikte devreye koyuyor. Oysa özyönetim dedikleri şey, ne olduğu belli olmayan, içi boş bir şeyken, bu savaşın da halkla bir ilgisi yok. PKK’nin daha önceki “halk savaşı” 4.000 Kürt köyünün boşalması ve milyonlarca Kürdün göçü ile sonuçlanmıştı. Eğer böyle giderse bu yeni “halk savaşı” da Kürt kentlerinin boşalması ile sonuçlanacaktır. Diğer bir deyişle bu halk savaşı filan değil, halka karşı bir savaştır ve Kürt halkı da bunun farkında.

PKK geçmişte de çok yanlış yaptı ve Kürt halkının haklı mücadelesine çok zarar verdi; bari bundan sonra vermese.

PKK’nin Kürt halkına yapacağı bir iyilik, belki de tek iyilik varsa, olacaksa, silahları susturması, tümden terk etmesi ve siyasal barışçı mücadeleye yol açmasıdır.

Günümüzün dünya ve Türkiye koşullarında, Kuzey Kürdistan’da, Kürt halkı barışçı yollardan amaçlarına ulaşabilir. Buna PKK’nin de kimsenin de şüphesi olmasın.
12 Kasım 2015



Print