2020-07-15
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Alper Görmüş
 
‘Sıfır muhatap’çılık HDP’de de güçleniyor
2016-02-17 20:52
Alper Görmüş
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın -legal ya da illegal- Kürt siyasetinin hiçbir kanadının ve şahsiyetinin muhatap alınmayacağını açıklamasından kısa bir süre sonra, önce Başbakan Davutoğlu’ndan (6 Şubat), bir gün sonra da Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’tan bu sertliği yumuşatan değerlendirmeler geldi.

Davutoğlu, 6 Şubat’ta açıkladığı 10 maddelik planda, önce Erdoğan gibi “Muhatap milletin kendisidir” dedikten sonra ekledi: “Milletin başında boza pişirenleri, zulmedenleri muhatap almayacağız. Önce silahları bırakacaklar, ondan sonra görüşme, konuşma imkânı olacak.”

Bu açıklamadan bir gün sonra ise Numan Kurtulmuş, “HDP’nin siyasi varlığının bir şans” olduğunu söyledi ki, başbakan ve yardımcısının peşpeşe sarf ettikleri bu sözlerin tesadüf olmama ihtimalinin hayli yüksek olduğunu sanırım söyleyebiliriz.

Hatırlayanlar olabilir, ben Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifade ettiği “artık muhatabımız Kürt halkıdır” şeklindeki yeni çizgiyi “sıfır muhatap” diye tanımlamış, karşılığının olmadığını ve bir süre sonra kaçınılmaz olarak esneyeceğini Serbestiyet’te kaleme aldığım iki yazıda savunmuştum. (“Yine o eski(miş) çözüm: ‘Muhatap Kürt halkı...’”, 1 Şubat 2016 ve“Kürt halkı neden ‘muhatap Kürt halkıdır’ı benimsemiyor?”, 3 Şubat 2016).

Hiç kuşkusuz zaman içinde bu türden gerçekçi “düzeltme”lerin sayısını artacak. Tıpkı, 2011’de Oslo sürecinin ve ateşkesin sona erip çatışmaların yeniden başlamasından sonra, 2012 baharında Başbakan Erdoğan’ın ilan ettiği “artık muhatap Kürt halkıdır” katı çizgisinin esnemesi, ardından da hızla buharlaşması gibi: Hatırlayacaksınız, 1.5 yıl boyunca süren çatışmalarda 1000’den fazla insan ölmüş, 2013’ün başında da Çözüm Süreci’yle birlikte görüşmeler yeniden başlamıştı.

Çatışan taraflar anlaşılabilir de gazetecilere ne oluyor?

Çatışan taraflar arasındaki uzlaşma çabaları sonuç vermeyip çatışmalar yeniden başlayınca, o hayal kırıklığı ve öfke içinde tarafların yekdiğerini “yok saymaları”, bir daha asla biribirleriyle konuşmayacaklarını deklare etmeleri sık karşılaşılan bir durumdur. Fakat savaşta kalpleri kimden yana olursa olsun, “savaşların savaşmayan tarafı” olan ve her zaman çatışmayı değil konuşmayı teşvik etmesi gereken gazetecilerin de bu karşılıklı “şeytanlaştırma” deklarasyonlarının parçası olmaları büyük bir problem... İktidara ya da Kürt siyasetine yakın yayın organlarına bakıldığında görülen manzara hazin: İktidara yakın gazeteler, eninde sonunda oturup konuşacak olan iki siyasi hareketten biri olan Halkın Demokrasi Partisi (HDP); Kürt siyasetine yakın olan gazeteler de Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AK Parti) şeytanlaştırmakla meşgul. Öyle bir faaliyet ki bu, sanırsınız bütün amaçları çatışmanın sürmesi ve tarafların bir daha biribirlerinin yüzüne bakamaz hale gelmesi.

İşin bu yanı bu yazının konusu değil; başka bir yazıda münhasıran “çatışma koşullarında gazetecilik” mevzuuna dönmek üzere değinip geçmiş olayım...

Peki ya HDP’deki ‘sıfır muhatap’çılar?

Bugünlerde AK Parti ve hükümet kanadında “sıfır muhatap” çizgisi hâkim de, HDP kanadında durum ne? “Konuşma”nın yeniden başlamasında ortaya koyacağı inisiyatif daha belirleyici ve önemli olduğu için özellikle hükümet kanadına bakıyoruz ama unutmayalım: Benzer bir “sıfır muhatap” çizgisi HDP’de de var.



HDP’nin dindar-muhafazakâr kanadının önemli ismi Altan Tan’ın geçtiğimiz günlerde Al Jazeera Türk’e verdiği uzun söyleşide, tartıştığımız konuya dair çok önemli saptamalar vardı.

Söyleşiyi gerçekleştiren Gonca Şenay’ın “HDP’de ‘Hükümet ile görüşülmesin’ diye düşünen bir kesim mi var?” sorusuna Tan “evet” cevabı verdikten sonra bu yaklaşımı şöyle eleştiriyor:

‘AK Parti bitsin. Peki kim gelsin?’

“Bizim 7 Haziran’dan sonraki siyasetimizde de, 7 Haziran gecesinden itibaren şöyle bir siyaset hakim oldu, ‘Bu çözüm süreci durdu, masa devrildi, dolayısıyla önce Türkiye’de iktidarın değişmesi lazım. Yeni bir iktidar oluşturulması, bizim de onunla görüşmemiz lazım.’ Bu fikir kulağa çok hoş gelebilir. Zaten şu an Türkiye’de Tayyip Erdoğan’dan nefret edenler zümresi var. Ben Tayyip Erdoğan ile siyaseten yollarımı 25 yıl önce ayırdım. Ama nefret etmek ayrı bir şey, bütün siyaseti bir şahıs, bir parti üzerine indirgeyip onun karşıtlığı üzerinden bir cephe oluşturmak ayrı bir şey. Daha açık söyleyeyim, ‘Önce Tayyip Erdoğan gitsin, ondan sonra ne olacaksa olsun’ Türk solunun da bir kısım Kemalistler’in de fikr-i sabitleriydi. Peki gitsin, nasıl olacak? Ben de gitsin diyorum ama nasıl? 7 Haziran’da Hükümet fiilen düştü, başkanlık yolu tıkandı. 3 parti oturup da ortak bir Hükümet ve alternatif ortaya koyamadı. İkincisi, Tayyip Erdoğan gitsin, AK Parti bitsin. Peki kim gelsin? Önümüzde üç alternatif var. CHP, MHP ya da darbe. Ölümlerden ölüm beğen. Gitse bile bundan daha iyi gelecek bir alternatifiniz yok. Yani ne demek istiyorum? Siz ne yapacaksanız, bu demokratik mücadeleyi bu hükümet ve bu devlet ile yapacaksınız.”

Altan Tan, “Şu anda HDP’de egemen olan zihniyet bunu kabul etmiyor mu?” sorusuna da şu cevabı veriyor:

“Etmedi. 7 Haziran gecesi çıkıp, daha ilk geceden ‘Hiç bir şekilde AKP ile koalisyona yokuz’ tabiri kapıyı kapattı. Diyorlar ki, ‘AK Parti zaten bizimle koalisyon yapmazdı.’ Bunu herkes biliyor. Ama siyaset bu algıları yönetebilme sanatıdır.”

Tan: HDP yönetiminde sol’un ağırlığı yüzde 80-90

Altan Tan’a göre, HDP içinde Müslümanlıklarının yanı sıra Kürtlüklerini de başat kimlik olarak taşımaktan vaz geçmeyen dindar-muhafazakârlar, parti içinde çözümün ancak AK Parti ile gerçekleşebileceğini düşünen yegâne kesim ve AK Parti Kürt sorununda güvenlikçi politikalara yöneldikçe bu kesim parti ile arasına mesafe koyuyor. Tan’a göre 7 Haziran seçimlerinde AK Parti’den blok olarak HDP’ye kayan oylar işte bu dindar-muhafazakâr oylar ve gelinen noktada en büyük zararı da onlar görüyor.

Altan Tan, HDP’nin giderek “AK Parti ile olmaz”cı bir çizgiye kaymasında, partide ağırlığını giderek artıran sol’un önemli bir rol oynadığı kanaatinde. Ona göre bu ağırlık yüzde 80-90 düzeyine ulaşmış durumda:

“Selahattin Demirtaş’ın Eş Genel Başkanlığa getirildiği kongrede parti kendisini sosyalist bir parti olarak değil bir demokratik kitle partisi olarak tarif etti. İçinde dindar müslümanların, islami kesimlerin, sosyalistlerin, liberallerin, sınıfsal olarak işçilerin köylülerin, herkesin olduğu ortak paydası Türkiye’nin demokratikleşmesi olan bir parti olarak tanımlandı. Bu doğruydu ama bugün geldiğimiz noktada eş başkanlardan yönetime, genel başkan yardımcılarına kadar oluşan tabloya baktığınız zaman eski BDP, HADEP geleneği artı Türk solunun yüzde 80-90’lık bir temsile geldiğini görüyoruz. Bizim seçmen kitlemiz ise daha farklı. Ana gövde daha muhafazakar Kürt kitlesi.”

AK Parti’ye oy veren milyonlarca dindar-muhafazakâr Kürdün, PKK’nın çatışmaları şehirlere taşımasından sonra hükümetin ilan ettiği “Kürt siyaseti muhatap değil” çizgisine ne ölçüde ikna olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz, Altan Tan’ın da dile getirdiği gibi, HDP’ye oy veren dindar-muhafazakâr Kürtlerin, bu siyasetin Kürt sorununu daha da içinden çıkılmaz bir hale getireceğine inandığı... Onların, HDP’de gittikçe güçlenen “Kürt sorunu bundan böyle AK Parti ile çözülemez”ci çizgiyi ne kadar geriletebileceklerini ise önümüzdeki dönemde test edebileceğiz.

-------------------------------------------------

Serbestiyet-17 Şubat
Print