2019-09-22
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Ferhat Kentel
 
Kısır döngü
2016-04-09 00:34
Ferhat Kentel
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında, Dersim’de gerçekleşen katliamlar ya da isyan ve bastırma harekâtları sırasında ve sonrasında, “yeni Türkiye”nin medyasında “Şark vilayetlerinde” olup bitenler hakkında acımasız haberler yayınlanıyordu. Cumhuriyetin, daha doğrusu “sahibinin sesi” bu basın-yayın organlarında kullanılan dil, binlerce yıldır milyonlarca insanın zaten yaşadığı bir kıtayı “keşfettiğini” zanneden “beyaz adam”ın Amerika’nın yerli halkları hakkında kullandığı dilden çok farklı değildi.

Şarklı “vahşilerden”, “eşkıyalardan”, “çapulculardan” bahseden bu medya, Şarklıların ne kadar vahşi olduklarını anlatmak için, onların “çiğ eti bulgurla karıştırıp yediklerini” anlatıyordu mesela. Medeniyeti, gelişmişliği çiğ et yememekle özdeşleştiren bu “çağdaş” medyanın “çiğ köfte”den haberi yoktu tabii ki...

“Dersim dağlarındaki son çapulcu grupları temizleniyor” (Cumhuriyet, 19.6.1937) gibi haberlerle, isyandan ziyade tepeden inme bir ulus modeline uyum sağlayamayan bir halka reva görülen katliam ülkenin batısına, daha sonrasında sık rastladığımız usullerle aktarılıyordu.

Cumhuriyet gazetesi ya da Akbaba ve Karagöz gibi dergilerde Kürtler, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, dindarlar ve daha bilumum makbul olmayan etnik, dinsel ve kültürel gruplar her türlü aşağılamaya maruz kalıyorlardı ve bu “zararlı” unsurların arkasında her zaman “yabancıların” ya da “karanlık güçlerin” bulunduğu iddia ediliyordu.

Nasıl “biçtik”?

Mesela, dönemin meşhur çizerlerinden Ramiz’in çizdiği “Şark vilayetlerimizde hasat” başlığını taşıyan ve iki kareden oluşan bir karikatürün birinci kısmında, karanlık suratlı, kötü olduğu her halinden belli maskeli bir adamın, üzerinde “fesat tohumu” yazılı heybesinden çıkardığı “tohumları” (!) (para, kurşun, süngü vb.) “Türkiye-İran hududu” tabelasının yakınındaki bir tarlaya saçtığını görüyoruz. Bu kısmın altında “Böyle ektiler” ibaresini okuyoruz. İkinci karede ise dev gibi ve tertemiz yüzlü bir Türk askerinin, elindeki orakla, (ekilen topraktan çıktığını düşünmemiz beklenen) ellerinde uzun kılıçlar ve tüfekler olan, sarıklı, cüppeli, çirkin, kalabalık bir güruhu biçtiğini görüyoruz. Bu kısmın altında da bekleneceği gibi, “Böyle biçtik” yazısını okuyoruz. (Karikatürkiye: Karikatürlerle Cumhuriyet tarihi, 1923-2008)



Şark ya da Kürt meselesi ile ilgili olmayan başka karikatürlerde de, mesela İslami ya da etno-dinsel (mesela Yahudi) kimlikleriyle, gelenekleriyle öteki olan kesimlerin, hatta daha sonrasında Demokrat Partili Menderes ve arkadaşlarının nasıl “kafalarının ezildiğini”, “temizlendiklerini”, “cezalandırıldıklarını –“mizah” kılıfı altında- sık sık görebiliyoruz.

İçinde yaşadığımız dönemde tabii ki Şark’ta yaşanan bir “sorun” var. Bu sorunun adı sürekli değişti ve tanım konusunda bazen ortaklaştık; bazen taban tabana zıt tanımlar yaptık; “ekonomik geri kalmışlık”, “aşiret sorunu”, “sömürge sorunu”, “terör sorunu” ya da “Kürt sorunu” gibi tanımlar bulduk. Tanımsız yaşayamayan modern zihniyetlerimiz içinde, meseleyi “ya bu – ya şu” basitliğine indirgedik çoğunlukla.

Bir tanımı, tanımın içerdiği bilgiyi kabul etmek, benimsetmek ya da dayatmak, başka tanımlarla girişilen bir güç ilişkisiydi. Çözümün ne olacağı da aslında sadece bu güç ilişkisine bağlıydı.

Bir miktar Özal döneminde, fakat özellikle son yıllarda, meselenin Kürt sorunu olduğuna, ve kökenlerinin uzun yıllardan gelen bir inkâr, baskı ve asimilasyon politikasına dayandığına inansak da ve bu nedenle, muhabbet, diyalog ve barış öne çıksa da, en nihayetinde bugün, “meselemizin” gene “temizlik” politikasıyla çözülebileceğine dair inanç çok daha güçlendi.

Ancak, kuşkusuz mesele sadece Şark, Doğu, Kürt ya da terör meselesi değil.. Mesele, Kürt meselesini de içine alan genel bir devlet – toplum ilişkisi...

Menderes’lerin, Deniz Gezmiş’lerin, Erdal Eren’lerin ve onlarca insanın idamları, Müslüman olmayan azınlıkların bu topraklardan kovulmaları, okudukları kitaplar, yazdıkları dilekçeler için aydınların hain ilan edilmeleri ve cezalandırılmaları dahil olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi ne yazık ki pek iç açıcı bir tarih değil.

Bu tarihin içinden hayatta kalmayı başararak geçmiş olan insan kitlelerinin, farklı kültürel grupların pek sağlıklı bir psikolojiye sahip olduklarını söylemek mümkün değil. Geçmişi, hafızası travmalarla örülmüş olan insanların geleceğe güvenle bakmaları da hiç mümkün değil.

Yanlış hatırlamıyorsam Hrant Dink anlatmıştı; bir Ermeni vatandaş, “Ermenilerin bahçecilik konusundaki ilgisine rağmen, kendisinin neden hiç ağaç dikmediği” şeklinde yöneltilen bir soru üzerine, “Dikemem, demiş; oradan oraya sürülürken, elimdeki her şeyi sürekli olarak kaybederken, ağacı alıp yanımda götüremem...”

1915’ten kurtulan, daha sonra millileştirme politikaları (Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 vb.) sonunda çok zor yıllar geçiren bir çok Ermeni’nin ruh halini anlatan bu anekdot, aslında memleketin genel ruh haline dair de ipuçları taşıyor.

Çorba, çıkar ya da bedel

Yediği darbelerden ötürü yarınına güvenle bakamayan bir toplum ve onun şu veya bu dozda yaralı kesimleri, esas olarak sadece bugününü, çorbasını ve çıkarını düşünüyor. Bu çıkarı korumak için her şeyi mubah görüyor.

Hayatta kalmak için başvurulan yol-yordam yelpazesinin, bir ucunda, gayet masum bir şekilde, sadece içilecek bir tas çorba hayali bulunuyor. Ama öteki uca doğru gidildikçe, hayatta kalma arzusu kolay yoldan para kazanma arzusuyla birleşiyor.

Ülkeyi terketmek zorunda kalmış Ermenilerden ya da Rumlardan kalan “definelerin” peşinde bir ömür boyu koşan insanlardan, piyango biletine umut bağlayan milyonlarca insana, ortaklarını kazıklayanlardan, boşanırken ölümüne mal-mülk kavgası yapan eşlere, komşusunun tarlasından birkaç metre tırtıklamaya çalışan çiftçiye, rüşvet, komisyon ve “hediyelerle” servetlerine servet katan işadamı-politikacılara kadar toplum tepeden tırnağa, ahlâksız bir biçimde “köşeyi dönmeye” çalışanlarla dolu...

Ahlâksızlık sadece para, mal, mülk meselelerinde değil tabii ki; son yıllarda giderek her yerden fışkıran aile içindeki cinsel istismar, taciz ve tecavüzler de aslında toplumun ne kadar acıklı bir durumda olduğunu gösteriyor. Bütün edep, muhafazakarlık, geleneksellik, dindarlık ya da çağdaşlık görüntü ve söylemlerine rağmen, toplumun bütün kültür gruplarının içinden geçen bir çürümüşlüğün kokusu artık daha fazla saklanamıyor.

Güçlü devlet ve millet olma iddialarının, modern olma, kalkınma, ilerleme, milli ya da bireysel çıkarlar peşinde koşmanın bedelini çok acı bir şekilde ödüyoruz.

Kendimizi dev aynasında gördüğümüz, en büyük lafları ettiğimiz bir dönem aslında en çok küçüldüğümüz bir döneme işaret etmeye başlıyor...

Bu küçülme toplumun en küçük birimi ve temeli olarak tanımlanan aileden başlayıp, toplumun tepesindeki devlet yapısının içine kadar gidiyor.

Ya da tersi...

Devletin hep uyguladığı ve hep hasır altı ettiği bütün “temizlik” operasyonları, aşağıya, aileye, en sıradan insanlara kadar ulaşıyor ve geride sürekli yaralı insanlar bırakıyor...

O yaralı insanların içinden çıkacak yeni nesilleri, ileride fesat tohumları ekecek muhayyel karanlık güçlerin ürünü zannedip kendimizi avutmayalım...

Dün 90’lı yıllarda, zorla boşaltılan köylerden göç edip, çevredeki şehirlerin çeperlerine yerleşmek zorunda kalan çocukların yaşadığı metamorfoz bugün Sur, Cizre, Nusaybin’de karşımıza “terör” olarak çıkıyor.

Önümüzdeki yılların yeni nesillerinin tohumları da bugünün Türkiye’sinde ekiliyor.

Döngü devam ediyor yani...

--------------------------------------------------

Haberdar-8 Nisan
Print