2019-04-23
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Aydın Güneşli
 
Çözüm süreci ve Kürt meselesi*
2013-08-04 20:37
Aydın Güneşli
Dünyada esen değişim rüzgarları Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da fırtınalara dönüşerek eskiyi yıkıyor, hiç değişmez diye bakılan diktatörlükler devriliyor.

SSCB’nin ve sosyalist sistemin sahneden çekilmesinin yarattığı muazzam boşlukta oluşan türbülans uzun bir süre daha pek çok şeyi değiştireceğe benziyor.

Son yirmi yıldır meydana gelen büyük dönüşümlerin aynı zamanda Sovyet nüfus alanları olması dikkate değerdir.

Avrupa’da sosyalist ülkeler yıkıldı. Sovyet nüfus alanlarında yeni devletler kuruldu.

İki kutuplu dünya dengeleri üzerine inşa edilen kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki diktatörlükler de yıkılıyor, dönüşüyor.

Afganistan’ın işgalini, Irak’ta BAAS diktatörlüğünün yıkılması, Tunus, Libya, Mısır’da rejimlerin peş peşe devrilmesi izledi. Bu gün Suriye bir iç savaşın içinde. Her halükarda eski BAAS rejimi burada da yıkılacaktır.

Kuşkusuz değişim bunlarla sınırlı değil. Geçmişin dengeleri üzerine şekillenen tüm devletler de değişmek, yeni duruma adapte olmak zorunda kalıyor.

Kürtler açısından bu değişim dalgasının en önemli getirisi, Irak’ta Saddam rejiminin yıkılmasının ardından Güney Kürdistan Federe Bölgesi’nin ortaya çıkması, kurumlaşması oldu.

Bu gün benzer bir son Suriye’deki Esed rejimini beklerken Kürtlerin kendi kendisini yönetebilmesinin olanakları da oluşuyor.

Türkiye’de de değişim rüzgarları esiyor. Türkiye’nin çok partili, parlamenter sistemi, 80 yıllık demokrasi deneyimi, AB ile olan serüveni, Arap ülkelerinin aksine değişimin nispeten az şiddetli geçmesine neden oluyor.

Darbelerle yol almaya alışık Türkiye’de de, eski iki kutuplu dünya dengeleri üzerine kurulu yapılar, statükocu militarist kesimler geriliyor. AB ile ilişkiler çerçevesinde yapılan reformlar demokratikleşme alanını genişletiyor.

Askeri vesayet daraltıldıkça, sivil iktidar askeri darbe planlarını deşifre edip üzerine gittikçe, sürece yayılmış, daha ağır ilerleyen ve görece yumuşak bir değişim süreci işliyor.

Türkiye’de Özal ile başlayan ancak kesintiye uğrayan değişimi AK Parti iktidarının sürdürdüğünü söylemek mümkün.

AK Parti kadrolarının demokratik geleneğinin zayıflığı, ideolojik referansları, dayandıkları “Anadolu sermayesi” ve pek çok nedenden dolayı gerçek anlamda, bütünlüklü olarak demokratikleşmeyi sağlama potansiyeli yoktur.

O daha çok kendisine yönelen statükocu militarist kesimi gerileterek ayakta kalabileceğini gördüğünden, toplumun değişim taleplerini, demokratikleşme isteklerini arkasına almak, ABD ve AB ile yakın durmak zorunda kalmaktadır.

Nitekim sıkça çark etmesinin, bütünlüklü bir programının olmamasının nedeni budur.

Değişim öyle bir süreçtir ki zamanı geldiğinde ona direnç göstermek beyhude bir çabadır.

Türkiye ‘de değişmek zorundadır.

Şu ana kadar her biri önemli olsa da, atılan olumlu adımları, reformları, çözülen kimi sorunları bir yol temizliği olarak alırsak, Türkiye’nin gerçek anlamda değişip değişmeyeceğine yönelik asıl problemin, Türkiye’nin her anlamda gelişimini, demokratikleşmesini engelleyen en temel sorununun eşiğine dayandığını söyleyebiliriz. Bu Kürt/Kürdistan sorunudur.

Kürt sorunu Türkiye’de ilk kez çok yaygın bir biçimde tartışılıyor olması olumludur.

Başbakan’ın 2005 Diyarbakır’da yaptığı konuşmanın üzerinden 8 yıl geçti. Bu süre içinde hükümet çözüme karşı direnen statükocu militarist kesimi ve askeri vesayeti geriletti. Yıllarca kirli savaştan nemalanan, şiddetten beslenen, yürütülen danışıklı dövüşle demokratikleşmeye set çeken Ergenekon yapılanması çökertildi. Sivil iktidarların temel sorunların çözümüne yönelik politika üretmesini engelleyen askeri darbe mekanizması parçalandı. Artık sorunun çözümüne yönelik ciddi bir engelden söz etmek mümkün değildir. Var olan engel sadece, yıllarca kirli savaş içinde şekillendirilen toplumsal algı, ırkçı şoven zihniyetin kendisidir.

Bunun aşılması da toplumu zehirleyen ırkçı, Kürt karşıtı kampanyayı durdurmak ve gerçekleri topluma anlatmaktır. Bu da öncelikli olarak hükümetin görevidir.

Nitekim akil insanlar topluluğunun yedi bölgede yaptığı toplantılar, halkın ezici bir çoğunluğunun çözümden yana olduğunu, söz konusu şartlanma içinde olan milliyetçi- ırkçı- Kürt düşmanı, çözüme karşı direnç gösterenlerin çok az bir kesim olduğunu gösterdi.

Şimdi güçlü bir iktidar ve sorunun barışçıl demokratik çözümüne dayanak olacak büyük bir halk desteği ve uygun uluslar arası koşullar var.

Kısacası hükümetin adım atmak için arkasına saklanacağı bir gerekçe kalmadı.

Hükümet öncelikli olarak Kürt meselesini tıpkı kenedinden önceki iktidarlar gibi PKK’ya endekslemekten vazgeçmelidir.

PKK ile Kürt sorunun özdeşleştirmek geçmişte uygulanan kirli savaşın sürdürülmesine, militarizmin güçlendirilmesine, demokratikleşmenin ötelenmesine zemin hazırlayan bilinçli bir politikadır.

Sömürgeci militarist kesim yıllarca kamuoyunu yanıltmaya, Kürt sorununu çok da bilinçli ve ustaca PKK’ya indirgeyerek bir terör meselesi olarak sunmaya çabalamıştır.

Oysa, Osmanlı Devletinin son yüz yılındaki Kürt başkaldırılarını bir yana koyarsak bile Cumhuriyetin ilk yıllarından bu güne Kürtler hep ayaklanma içinde olmuşlardır.1920 Koçgiri, 1925 Şeyh Sait (Diyarbakır), 1930 Ağrı,1938 Dersim başkaldırı ve direnişleri bunlardan bir kaçıdır.

Nitekim 1980 askeri darbesine varıncaya dek Kürtler hep direniş içinde olmuş, hiçbir zaman kendilerine dayatılan sömürgeci boyunduruğu kabul etmemişlerdir.

1980 öncesi, henüz her biri 4-5 yıllık deneyimi olan fakat barışçıl ve kitlesel bir şekilde gelişen Kürt siyasi gruplarının tırpanlanması, toplumun yeniden bilinçli olarak şiddet temelinde kutuplaşmasına ve Kürtlerin önemli bir kesiminin PKK ye yönelmesine neden olundu.

PKK, siyaset sahnesine çıkışı bizzat devletin içindeki karanlık odaklarca planlandı.

Öcalan bu durumu “Devrimin dili ve eylemi “ adlı kitabında açık yüreklilikle, ayrıntılarıyla ifade etmektedir.

“Devlet daha ne istiyor? O, günlük rapor alıyor: “Kucağımızda!” Kendimi dört dörtlük devlete bağlamış oluyorum. Uğur Mumcu"nun dile getirmek istediği olay biraz da budur. “Apo"yu MİT mi besledi?” diye soruyor. İşte biz kendimizi MİT"e böyle beslettirdik. Güvenliğimizi sağlattırdık, paralarıyla grubumuzu finanse ettirdik, evlerinde en önemli toplantılarımızı yaptırdık ve o entellektüel gücünü de biraz kullandık.” Sayfa 96-97

MİT-PKK ilişkisi sonucunda Kürt hareketi şiddet sarmalı içinde etkisiz hale getirildi. Yaratılan kaos ortamından yararlanan askerler 1980 de yönetime el koydu. PKK’nın Suriye “Muhabarat” ı ile ilişkileri, Güney Kürdistan’da konumlanması, silahlı mücadeleye başlaması ve nihayetinde Öcalan’ın yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi herkesin malumu.

Bu gün PKK Devletin sömürgeci politikalarının ve terörünün bir sonucu olarak büyümüş, etkili bir güce ulaşmış, Devlet de PKK’nın silahlı mücadelesini gerekçe yaparak demokratikleşmeyi ötelemiş, statükoyu, askeri vesayeti tahkim etmiş, toplumda ırkçılığı, şovenizmi derinleştirmiştir

Bu süreçte binlerce köy yakılıp yıkılmış kentlerde faili meçhul cinayetlerle kırsalda zorla göçertmelerle Kürdistan’ın Kürtsüzleştirilmesi için çabalanmıştır.

Kürdistan’ın Kürtsüzleştirilmesi politikası istikrarlı bir biçimde, TC’nin kuruluşundan bu yana uygulanan bir devlet politikasıdır.

Kirli savaş ile bu daha ciddi boyutlarda hız kazanmış, üstelik PKK’nın yürüttüğü silahlı mücadele terör kapsamında gösterilerek iç ve dış-uluslararası baskılar hafifletilmiştir.

Devlet terörü PKK’yı büyütmüş, PKK’nın silahlı mücadelesi ise devletin militarist çarkını güçlendirmiştir.

Bu gün yine PKK – MİT diyalogu gündemdedir.

Birkaç yıl öncesine kadar Türkiye’deki iktidar kutuplaşmasında militarist Kemalist kesim ile ilişkilenen PKK “Devlet çözüme hazır ancak AKP engel” diyerek AK Parti’yi devirme çabalarına ortak olmuş, bu kesimin geriletmesi üzerine çark etmiş ve AK Parti ile flörte başlamıştır.

Artık, kamuoyunun gözleri önünde, 1980 öncesinde başlatılan ve çeşitli şekillerde günümüze dek sürdürülen gizli ilişkiler yerine görece açık bir diyalog sürdürülmektedir.

Bu diyalog yine MİT kanalıyla yürütülmektedir. Diğer bir deyimle mevcut diyalog Devletle veya Hükümetle yada siyasi bir tarafla/parti ile değil, PKK lideri Öcalan ve MİT arasında sürdürülmekte, MİT başkanı Hakan Fidan görüşmenin sonuçları Başbakana, Öcalan da heyetler vasıtasıyla Kandil’e ulaştırmaktadır. Diyalog sürecinin başlangıçta MİT üzerinden olması doğal karşılanabilir ancak sürecin tümüyle dolaylı ve kapalı yürütülmesi üzerinde düşünmek gerekir.

Daha önce Oslo’da MİT ve PKK arasında görüşmeler yapıldığı kamuoyuna yansımıştı. Bu görüşmelerin tıkanmasının ardından yeniden şiddet sarmalı içine girilmiş, Kandil tarafından başlatılan ve Öcalan’ı baypas etme anlamına gelen yeniden silahlı çatışmalara dönülmesi,“Alan hâkimiyeti stratejisi”, “Demokratik özerkliğin ilanı” ve ölüm oruçları ile tırmanan gerilim yine Öcalan’ın devreye girmesiyle giderilmiş, Öcalan yeniden tek otorite olarak kabul görmüştür.

Bundan sonra Öcalan ile MİT başkanı Hakan Fidan arasında yürütülen, hükümetin de muhalefetin tüm yaygarasına rağmen MİT’in arkasında durduğu diyalog süreci başlamıştır.

Bu diyalogun resmen de kabulü ve açıkça ilanı yani Hükümetin MİT’in arkasında durması bir ilk sayılabilir. Artık kamuoyu MİT ile PKK lideri Öcalan arsında bir “müzakere “ süreci yaşandığını, birlikte oluşturdukları projeler çerçevesinde kimi adımların atıldığını/atılacağını bilmektedir.

Ancak bu görüşmelerin-diyalogun ne olduğu konusunda herhangi bir bilgi verilmemektedir.

Hükümet adına masada olan MİT, muhalefeti-Meclisi, PKK adına masada olan Öcalan ise Kürt kamuoyunu bilgilendirmemektedir.

Hükümet bu “çözüm süreci” olarak adlandırılan görüşmelerden PKK’ nin silahsızlandırılmasının hedeflendiğini açıklarken, PKK tarafı ise çerçevesi belirli olmayan bir “çözüm süreci” nden bahsetmektedir.

Burada şu soruyu sormak gerekiyor.

Çözümden murat edilen nedir?

Anlaşılan Hükümet bir kez daha geleneksel politika ekseninde hareket etmekte, Kürt meselesiyle PKK’yı özdeşleştirmekte, PKK’nın silahsızlandırılmasıyla meselenin de, hallolacağını sanmaktadır.

Bu bilinçli ancak boş bir çabadır

Kürt sorunu ulusal bir sorundur. Çözümü ise ancak Kürt halkın kendi kaderini özgürce belirlemesiyle, kendi toprakları üzerinde nasıl yaşayacağına karar vermesiyle mümkündür.

Çeşitli entrikalarla meseleyi çarpıtmanın, Onu bir örgüte,o örgütün elindeki silahlara indirgemenin anlamı yoktur.

Zira PKK yokken de Kürt meselesi vardı,PKK ortadan kaldırılsa dahi sorun varlığını sürdürecektir.

Hükümetin yapması gereken tekrar başa dönüleceğini bile bile eskiyi tekrarlamak değil, meselenin özüne bakmak, ona göre politikalar geliştirmektir.

Bizce birlikte yaşanmak isteniyorsa eşitlik temelinde bir federasyon çözüm için en uygun formüldür.

Kuşkusuz PKK’nın silahları bırakması olumludur. PKK’nın yürüttüğü silahlı mücadelenin Kürt halkına bir yararı yoktur. Özellikle Öcalan yakalanıp siyasetini değiştirdikten sonra tamamen anlamsızlaşmıştır. Nitekim PKK bağımsızlık, federasyon, otonomi gibi Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesine karşı olduğunu ifade etmiştir.

Cumhuriyetin demokratikleşmesi çerçevesine evet demiştir.

Son zamanlarda geliştirilen ve giderek belirsizleştirilen “demokratik özerklik” de yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden başka bir şey değildir.

Anlaşılan demokratikleşme AB ile bütünleşme yolunda yürüyen Türkiye Avrupa Yerel yönetimler özerklikler şartına koyduğu kimi çekinceleri kaldıracak, PKK de bunu, pazarlığın sonucu kendi zaferi olarak gösterecek, alan memnun satan memnun misali meselenin çözüme kavuştuğu var sayılacaktır.

Hal böyleyken PKK’nın silahlı mücadeleyi sürdürmesinin gereği de kalmamıştır. Bu güne dek zaman zaman gündeme gelen çatışmalı ortam daha çok PKK’nın Türkiye’deki iç iktidar kapışmalarında taraf haline getirilmesinden kaynaklanmaktadır.

PKK ile MİT arsında yürütülen diyalogun en önemli sonucu 2013 Newrozu’nda Öcalan’ın açıklanan mektubu oldu.

Bu, PKK’nın silahları bırakmasına giden yolu işaret etmekte, öncelikle gerillanın sınır dışına çıkması ve PKK’nın bundan sonra alacağı pozisyonu çerçevelemektedir.

Görülen o ki bu süreç de inişli çıkışlı olacak, her iki tarafta var olan direncin kırılması zaman alacaktır.

Hem iki kutuplu dünya dengeleri üzerine şekillenmiş Türk devletinin hem de Ortadoğu şartlarında, şiddete dayalı olarak var olan PKK’nın değişmesi yararlıdır.

Bu süreçte tarafların kendi çıkarlarını gözetmesi anlaşılırdır.

Hükümet, Habur benzeri bir gelişmeyle karşılaşmak ve oy kaybetmek istemezken, PKK de azami ölçüde kendi geleceğini garanti altına almak istemektedir.

Her iki kesim de bu süreçte ayak bağı olabilecek etkili bir muhalefet istememektedir. Nitekim Ak Parti iktidarı “akil insanlar” yolu ile mümkün olduğunca geniş bir kesimi yanına çekmeyi hedeflemekte PKK de konferanslar yaparak Kürtleri ve aydınları yanında, etki alanında göstermektedir.

Her iki taraf da aslında risk aldığının farkında. Her iki taraf da eski politikalarla, mücadele tarzıyla da yol alınamayacağını görüyor.

Hükümet yanlış bir adımın ona ciddi oy kaybettireceğini, CHP ve MHP’nin, statükocu militarist kesimin sert muhalefetinin yanı sıra uluslar arası dengelerin hızla aleyhine dönüşeceğini, iktidarını korumanın dahi zorlaşacağını biliyor. PKK ise MİT ile yürütülen diyalogun, asıl hedefinin tümden deşifre olması, Ergenekoncu kesimin, İran, Irak ve Suriye’nin de etkisiyle, kontrolün kaybedilmesi halinde ortada bir örgütün kalmayacağını, parçalanan, çatışan ve etkisizleşen bir yapıya dönüşeceğini biliyor.

Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı

Hükümet’in akil adamlarla başlattığı kamuoyunu kazanma, desteği arttırma, daha fazla kesimi sürece ortak etme stratejisine Öcalan’ın talimatıyla PKK çevresi de alelacele Ankara, Diyarbakır ve Avrupa da Konferanslar düzenleyerek katkı sundu.

Diyarbakır’da 16-17 Haziran’da yapılan Kuzey Kürdistan birlik ve çözüm konferansı amacı, hedefi önceden belirlendiği gibi sonuçlandı.

Öcalan Ve PKK çevresince MİT ile yürütülen “çözüm” sürecine tüm Kürtlerin de ortak edilmek isteniyor. Öcalan üzerinden yürütülen diyalogun tüm Kürtlerce desteklendiği imajının yaratılmak istendiği konferansa HAK-PAR , PSK, PDK Bakur, HÜDAPAR gibi siyasi çevreler ile çok sayıda kanaat önderi katılmadı.

HAK-PAR katılmama gerekçelerini açıklarken “katılımcıların tek yanlı belirlendiği, gündemin belli olmadığı bu konferansın amacı, Kürt hareketinin mevcut durumu görüşüp tartışıp ortak politikalar üretmesi değildir. Olsa olsa MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Öcalan arasında varılan uzlaşmayı Kürt kesimine benimsetmek veya öyle göstermek içindir. Söz konusu uzlaşmanın ne olduğu ise belirsizdir.”dedi

Konferans sonrası katılımcı pek çok çevre eleştirel yazılar kaleme alsalar da, PKK’nın elde etmek istediği sonuç, en azında katılımcıları bağlayacak şekilde oluşmuştur, Zira açıklanan sonuç bildirisinde PKK Kürtlerin son yüz yıllık serhıldanlar geleneğinin bir parçası olarak değerlendirmiş, 30 yıldır yürütülen savaş “PKK öncülüğünde yürütülen Kürt başkaldırısı” olarak nitelenmiştir.

Öte yandan alınan kararların birincisinde “Sn. Abdullah Öcalan Kürt Sorununun demokratik ve barışçıl çözümü için tarihi bir fırsat yaratmıştır. Kürt hareketi sorunun barışçıl ve demokratik çözümü için samimi ve ciddi adımlar atmıştır” denilmiş ve “çözüm sürecinin başat aktörü Sn. Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünü talep” etmiştir.

Burada PKK’nın Kürt hareketinin “bir parçası” değil de “Kürt hareketi” ,Öcalan’ın da “başat” aktör olarak ilanı dikkate değerdir.

Sonuç bildirisi, altında imzası bulunanların bu güne dek PKK ye ve Öcalan’a yönelik geliştirdikleri en önemli eleştirel tutumu ortadan kaldırmıştır.

Konferans bittikten, sonuç bildirisi açıklandıktan sonra katılımcılardan gelen eleştirel yazıların pek anlamı olmayacağı açıktır.

Değişim sürecinde Kuzey Kürdistan’da Kürt hareketi yeniden şekillenme belirtileri gösterirken, manzara şudur;

Kürt hareketinin, üç ana kanalda süreceği ortaya çıkıyor;

MİT ile Öcalan ortak strateji belirliyor, PKK/BDP bu stratejiye tabi olacağını ilan ediyor. Konferans bileşenleri de bu sürece endekslenerek birinci hattı oluşturuyorlar.

İkinci hat Hizbullah’ın legalleşmiş hali olan ve geçmişin karanlık mirası ile ve İslami referanslarla legal politikaya giren HÜDAPAR.

Üçüncü hat ise HAK PAR’dır.

Kürt halkının özgürlük mücadelesinin geleceğini, değişim süreçlerinin etkileri ve yukarıda sayılan siyasi hatların alacağı pozisyonlar belirleyecektir.

*Deng Dergisi‘nin 92.sayısında yayınlandı.
Print