2019-07-18
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Ümit KARDAŞ
 
İçimizdeki faşizm
2016-05-23 22:40
Ümit KARDAŞ
J.Y. Coetzee’nin “Barbarları Beklerken” isimli romanının baş karakteri

“Sulh Yargıcı” barbarlığa geri dönmüş sözde uygarlık karşısında dehşete kapılır. Uygar bir devlet tahayyülüyle açık bir yenilgi arasında kalan modern hümanist ya da entelektüel, aciz olduğunun, sözlerinin hiç hükmünün kalmadığının trajik bir şekilde farkındadır. Akıl Çağı’nın telakki ettiği hümanizm artık iflas etmiştir.
İmparatorluk ya da devlet, var olmak için düşmanlara ihtiyaç duyar. İmparatorluğun icat ettiği düşmanların arasında en faydalısı “barbar” sürüleri olarak hayal edilenlerdir. Böylece korku siyaseti, alınan acil tedbirlere ve merkezi iktidarın güçlendirilmesine gerekçe sunar. Ancak devletin özünde aynı zamanda bir ölüm arzusu da vardır. Coetzee’nin “Sulh Yargıcı” da yıkıcı arzular besler; “Bazen ne istiyorum biliyor musun? Şu barbarların gerçekten gelip bize bir ders vermesini istiyorum…” (Victor Brombert-Fanilik Üzerine Düşünceler)
Erich Fromm’a göre; Mısırlı firavunlar, Romalı Sezarlar, Hitler, Stalin, Trujillo gibi isimlerin hepsi ortak özellikler sergiler. Bu insanlar mutlak güce ulaşmışlardır; ağızlarından çıkan söz, hayat ve ölüm de dahil olmak üzere mutlaktır ve istediklerini yapma konusunda kapasitelerinin, şehvetlerinin ve güçlerinin sınırı yoktur. Bu Sezarvari çılgınlık, herkesi en güçlü ve en bilge kişi olduğunu kabul etmeye zorlar; bu nedenle kendi megalomanisi makul bir duygu gibi gözükür. Öte yandan, birçok kişi ondan nefret edecek, onu alaşağı etmeye ve öldürmeye çalışacaktır, bu nedenle patolojik kuşkuculuğu da bir gerçeklik kırıntısına dayanır.
Albert Camus, bu saplantıyı “Caligula” isimli tiyatro oyununda anlatır. Roma İmparatorluğu’nun hükümdarı olan Caligula imkânsızı elde etme arzusu içinde Ay’ı, Güneş’i fethetmeye kalkar, en sonunda ölüme de sahip olmaya çalışarak hayatı halkına eziyet haline getirir.
Mutlakçı, tekçi, otoriter bir rejimde insan nasıl özgür olabilir? Gücün suç ortağı olmadan yaşamak mümkün müdür? Zorbalığa ve ölüm rejimine karşı çıkan entelektüel de bir ölçüde bu rejime ortak değil midir? Hümanist söylemle iktidar yapısının zalim gerçekleri arasında örtük suç ortaklığı mı var? Bu soruların cevaplarını vermek kolay değil.
Fromm’a göre; insan ancak kendi yıkılmaz egosunun yanılsamasını bir kenara bırakabilirse, açgözlülüğünü besleyen bütün nesnelerle birlikte egosundan vazgeçebilirse, işte o zaman dünyaya açık olabilir ve kendini dünyaya açabilir. Ruhsal açıdan bu tam uyanık olma süreci, narsisizmin yerine dünyayla ilişki içinde olmaya özdeştir. Şiddet, nefret, ırkçılık ve narsistik milliyetçilikten güç alan bu “çürüme sendromu”na yakalanmış birçok kişi vardır.
Hepimizin içinde bulunan faşizm, gündelik davranışlarımıza ve ruhlarımıza musallat olmakta, bizi tahakküm altına alan ve sömüren iktidarı sevdirirken aynı zamanda bu iktidarı arzulatmakta. İktidara, devlete ortak olan içimizdeki faşist düşünceden nasıl çıkacağız?
Michel Foucault, faşizmin tüm formlarına karşı bir yaşama sanatından söz eder ve sorar: “Neden her kişi kendi hayatını bir sanat yapıtına dönüştürmesin? Neden şu ev ya da tablo bir sanat yapıtı olsun da benim hayatım olmasın.” Abdülgaffar el Hayati ekler: “Hayatımızda musiki yok diye şikâyet etmeyiniz! Musiki her kişinin bir nağme olmayı becermesiyle tecessüm eder.”

------------------------------------------------

Taraf-23 mayıs


Print