2019-12-12
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Kemal Burkay
 
Önyargılarına tutsak olanlar gerçeği göremez
2016-05-29 00:35
Kemal Burkay
Değerli okurlar, zaman zaman değinirim: bu ülkede siyaset çok kutuplaşmış. Belli kesimler önyargılarının tutsağı olmuşlar. Karşıtlarına öyle öfkeliler ki her şeyi siyah beyaz olarak görüyorlar.

Bu kutuplaşma tek tür değil. Örneğin Laikler ile İslamcılar bu kutuplaşmanın bir örneği. Sünni-Alevi ayrışması bir başkası. AK Parti ve karşıtları kutuplaşmanın diğer bir örneği.

Böyle bir ortamda olup bitenleri objektif biçimde değerlendirmek bu kesimler için nerdeyse olanaksız. Bunlar önyargılı olmayan, sorunları objektif biçimde değerlendiren insanları da, her şeyi onların gözüyle görüp söylemedikleri için karşıt olarak görür, hatta bazen düşmandan sayarlar.

Bu türden önyargılı suçlamalarla ben de sık sık karşılaşıyorum. Kendi kutuplarına çekilip karşı tarafa diş bileyen, önyargılarının tutsağı olmuş kişiler beni dinleyip, yazdıklarımı okuyup anlamaya gerek görmeden veya pek güzel anladıkları halde bile bile görüş ve düşüncelerimi çarpıtarak suçlamalar yöneltiyorlar. Örneğin PKK’nin ve onun kuyruğuna takılanların yanlışlarını ya da halka yaptıkları kötülükleri gözler önüne serdiğim zaman, “neden AKP’ye bir şey demiyorsun?” diyorlar. Yine AKP’nin adamı olduğum yalanını bir sakız gibi çiğneyip duruyorlar.

Biliyorum, böylelerine ne dense boştur. Ünlü sözdür: “Görmek istemeyenden daha kör biri yoktur.” Yine de, yalanlar sık sık ve çok sayıda ağızdan tekrarlandığı zaman buna inanan saf veya iyi niyetli insanları da göz önüne alarak, bizim de doğruları, gerçekleri yorulmadan dile getirmemizde yarar var. Bu nedenle bazen aynı konularda tekrar tekrar yazıyorum, bazen de hafızaları tazelemek ve daha önce ulaşmayanlara ulaştırma umuduyla eski yazılarımı yeniden yayınlıyorum.

Bir yıl kadar önce Mayıs ayında, daha adına “Çözüm ve Barış Süreci” denen süreç tıkanıp silahlar yeniden patlamadan, “Fasit Daire ve Demokrasi” başlıklı üç bölümlük bir yazı yayınlamıştım. Bu yazım geçmişin bir tahlilini yaparak muhtemel gelişmelere işaret etmekteydi. Yazının 3. Bölümü özellikle AK Parti üzerine idi.

Onu bir kez daha yayınlıyorum. Aklı selim ve vicdan sahibi her insan, tüm öteki yazdıklarım bir yana, ama salt bu yazıya bakarak bile, AK Parti’yi başından beri ön yargılara kapılmadan, objektif şekilde değerlendirdiğimi, hem yaptığı olumlu işlere -hiç bir komplekse kapılmadan- hem de yanlışlarına ve zaaflarına hiç sözümü sakınmadan değindiğimi görecektir.

Ama bazıları eleştiri deyince, kendi tarz ve anlayışlarına uygun olarak küfür ve saldırı anlıyorlar. Ha, bunu benden beklemesinler; küfür ve saldırganlığın etkili bir siyaset tarzı olduğu kanısında değilim. Buna çoğu kez de haksızlar ve çaresizler başvurur.

Bir arkadaşım, bir yıl önce yazdığım bu yazının 3. Bölümünü sosyal medyada paylaşmış. Ben de onu bir kez daha kendi köşemde yayınlamayı uygun buldum.

Belki biraz uzunca, ama AK Parti’yi derli toplu değerlendiren bir yazım. Dost ve arkadaşlarım hafızalarını tazelemek için, diğer iyi niyetli insanlar da bu konuda ne dediğimi bilmek istiyorlarsa okumalılar.

Fasit daire ve demokrasi

3. Bölüm

AK Parti’nin iktidar dönemi

Kemalist kesim ve onun en etkili gücü asker-sivil bürokrasi ve merkez medya, daha 2002 Genel Seçimleri öncesi, AK Parti’nin seçim başarısını engellemek için yoğun çaba gösterdi, ama bu sonuç vermedi.

Seçimlerin hemen ertesinde yazdığım “AKP İçin Hem Ağır Yük, Hem Şans” başlıklı yazımda şöyle demiştim:

“3 Kasım seçimleri, AKP’yi yüzde 35 oyla tek başına iktidar, CHP’yi ise yüzde 19 oyla tek başına muhalefet yaparken, hükümeti ve muhalefetiyle, parlamentodaki öteki partileri silip süpürdü.

Seçim sonuçları bir sürpriz değil. Ecevit hükümeti 1999 yılı başlarında esen müthiş şovenizm rüzgarının bir ürünüydü. DSP ve MHP yelkenlerini bu rüzgarla şişirip öne çıktılar, hükümet oldular. Böylesi bir anlayışla ülkenin hiçbir temel sorununu çözemeyecekleri açıktı.

Nitekim öyle oldu. Gerek Kürt sorununun çözümü, gerekse bir bütün olarak barış ve demokratikleşme yönünde hiçbir ciddi adım atmadılar. Ağırlaşan sorunlar ülkeyi peş peşe, tarihinde görülmemiş iki ağır krize sürükledi, ülke biraz daha yoksullaştı, ulusal gelir üçte bir oranında düştü, dış borçlar büyüdü. Krizin yükü bir kez daha emekçi halka bindi. Esnaf ve çiftçi yıkıma uğrarken, işsizlik, açlık görülmemiş boyutlara vardı.

Yolsuzluk ve soygun ise bu dönemde daha da katmerlendi.

İşte bu koşullarda emekçi halk kendisini dünden bugüne aldatan siyasi partilere ve liderlere, ister iktidarda, ister muhalefette olsunlar, hayır dedi. Siyasi hareketi gönüllerince dizayn etmek isteyen güç odaklarına, toplum mühendislerinin türlü baskı ve oyunlarına da hayır dedi. Bu tepkiyle denenmemiş, üstelik tekelci basın ve asker-sivil bürokrasi tarafından akıl almaz biçimde karalanıp engellenmek istenen AKP’ye yöneldi.

Kitleler ellerindeki tek silahla, oyla, egemenlerin oyununu feci şekilde bozdular. (…) Ne ilginçtir ki, asıl olarak Kürt ulusal hareketini ve solu engellemek için konmuş olan yüzde 10 barajı da ilk kez hayırlı bir iş gördü. Söz konusu liderler ve partiler, başkalarına kurdukları tuzağa bu kez kendileri takıldılar.

Seçim bu haliyle son derece olumludur. Kitleler için bir başarıdır, bundan öte zaferdir.

Gidenler gitmeyi çoktan hak etmişlerdi. Silinip süpürülmeleri ne kadar hoş!

Öte yandan, gelenler bunu ne derece hak etmişlerdi?

178 milletvekili ile ana muhalefet olan Baykal yeni bir yüz değil. Yılların politikacısı ve en az gidenler kadar eski.. Ülkenin sorunlarına ilişkin olarak söylediği yeni bir şey, dişe dokunur bir çözüm önerisi yok. Demek ki bu muhalefet demokrasi için bir itici güç değil. İktidar olmaması ise bir şans!

Ya 363 gibi ezici bir sayıyla iktidar olan AKP? O bu zaferi ne kadar hak etmişti veya, ülkenin sorunları konusunda ne kadar umut veriyor?

Bu konuda da iyimser olmak için ne yazık ki henüz görünürde bir şey yok.

AKP’nin bizzat kendisine yönelik bunca baskı ve engele rağmen, bugüne kadar, demokratikleşme ve barışa ilişkin olarak ciddi bir projesi görülmedi. Bunda elbet hem kendi İslamcı geçmişinin, hem de kendisine yönelik 28 Şubat sürecinin büyük payı var.

AKP’nin İslamcı geleneği reformcu bir atılıma hiç de uygun değil. Bu hareketin geçmişte ne demokrasi, ne Avrupa ile bütünleşme sorunu vardı. Yüzü, şu son yıllara kadar geçmişe dönüktü, çözümleri İslam ortaçağında aramaktaydı. Son yıllarda yaşanan olayların onları da bir dereceye kadar değiştirdiği ve eğittiği söylenebilir. Demokrasi yokluğunun acı ve sıkıntılarını kendileri de çeşitli biçimlerde (son olarak yasaklı genelbaşkanları ve partilerinin kapanma istemiyle Anayasa Mahkemesi önünde olması) yaşamaktalar.

Ama bu ne tür bir değişimdir ve nereye kadar gidebilir? (…) Yıllardır gelip giden tüm hükümetler bu kurulu düzen içinde kendilerine çizilmiş sınırlarda hükümet ettiler, ya da edemeyip gittiler. AKP farklı olacak mı?

İşte sorunun özü de burada. Türkiye’ye bugüne kadar izlenenlerden çok farklı politikalar ve bu yönde radikal bir dönüşüm gerekiyor.”

Yazımın daha sonraki bölümünde Kürt sorununun çözümü, barış ve demokratikleşme için yapılması gerekenleri sıralamış ve şöyle demiştim:

“AKP yöneticileri bunun ne kadar farkında? Farkında olsalar bile değişimin başını çekmek için gerekli kararlılığa ve cesarete sahipler mi?

Bu soruya evet demek güç.

Ama bu olmadan sorunlar çözülemez. Bunu yapamıyanlar bir süre sonra, kendilerinden öncekilere benzerler ve sonları da onlardan farklı olmaz. (…)

AKP seçimleri bu kadar büyük farkla kazanmakla hem büyük bir yükün altına girdi, hem de bu onun için, kendisinin ve ülkenin yolunu açmak için önemli bir şans..

Bakalım bu şansı kullanabilecek mi, bu ileri görüşlülüğü ve cesareti gösterebilecek mi; yoksa tutuculukla değişim arasında, iki arada bir derede mi kalacak?.

Toplumsal değişim belli koşullarda kendini dayatır. Böyle durumlarda değişimin sözcüsü veya manivelası olmak için ille de köklü devrimci bir geçmişe sahip olmak ya da reformcu iddialarla yola çıkmak gerekmez. Tarih bazan böyle fırsatları liderlerin ve partilerin ayağına getirir; ama o niteliklere sahip değillerse fırsatlar geçip gider ve yazık olur!.”


O zamandan bu yana 12 yıl 6 ay bir zaman geçti. AK Parti ülkeyi tek başına yönetti ve bu arada daha yüksek oylarla birçok seçim kazandı. Peki bu şansı kullanabildi mi? Gerekli demokratik dönüşümü başardı mı? Kürt sorunu başta olmak üzere ülkenin önemli sorunlarına çözüm getirebildi mi?

Ne yazık ki hayır. AK Parti bu büyük dönüşümü başaramadı ve bundan böyle de başarması beklenemez.

AK Parti’nin bu 12 yıl 6 aylık yönetim dönemi elbet kolay geçmedi. “İktidar dönemi” demiyorum; çünkü Türkiye’de seçim kazanıp hükümet olmakla hemen iktidar olunmuyor. AK Parti de baştan itibaren güçlü bir direnişle karşılaştı. Onun seçimi kazanmasını önleyemeyen çevreler, bu kez başka yollardan düşürmek için harekete geçtiler. Cumhuriyetin, laikliğin, “devrimlerin” tehlikede olduğuna dair müthiş bir kazan kaynatıldı. Ordu içinde cunta hazırlıkları gizlenemez biçimde başgösterdi. Buna zemin hazırlamak için dört bir yanda provokatif eylemler uç verdi. PKK, Öcalan’ın yakalanmasının ardından silahları susturmuşken, beş yıl boyunca tek kurşun sıkmamışken, derin devletin denetimindeki İmralı’dan gönderilen direktifle 2004 yılında tekrar savaş pozisyonuna sokuldu ve karakol baskınları başladı…

Ne var ki bu kez cunta girişimleri hedefe ulaşamadı. Hem AK Parti’ye kitle desteği yüksekti, hem de soğuk savaş dönemindeki koşullar yoktu; ABD ve NATO darbelere yeşil ışık yakmadılar. Batılılar, özellikle radikal İslam’ın güçlenip Batı dünyasını da hedef tahtasına koyduğu bir aşamada, Türkiye’de AK Parti’nin temsil ettiği hereketi “ılımlı İslam” olarak değerlendirdiler ve hem kendileri, hem demokrasi açısından bir şans olarak gördüler.

AK Parti’nin kendisi de bu zor dönemde dışarda ABD ve AB’nin, içerde liberal ve demokrat aydınların ve çevrelerin desteğinin önemini gördü ve iyi değerlendirdi. Bu çevrelerle iyi ilişkilere değer verdi.

2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında yaratılan büyük kriz de aşılıp Gül cumhurbaşkanı olunca AK Parti daha da rahatladı.

Bir yandan darbe girişimlerine ilişkin soruşturmalar açılır, Balyoz ve Ergenekon davalarında geçmişte görülmemiş biçimde emekli ve muvazzaf subaylar ve onlarla ilişki içindeki siviller tutuklanırken, öte yandan “Kürt açılımı”, “Alevi çalıştayları” ve benzer girişimlerle, kısmi Anayasa değişikliğine yönelik referandumla Kürtlerle, Alevilerle, liberal ve demokrat çevrelerle sıcak ilişkiler yaratıldı. Askeri vesayetin kırılmasına yönelik tutum, reformcu nitelikteki diğer bazı adımlar (TRT Şeş’in tam gün Kürtçe yayına geçmesi, kimi üniversitelerde açılan Kürt dili bölümleri, genişeyen özgür tartışma ortamı vb) AK Parti’ye desteği büyüttü.

Bu arada İmralı üzerindeki denetim de askeriyeden hükümete geçti, Öcalan hükümetle uyum içinde hareket eder oldu. AK Parti PKK’ye silah bıraktırmak için girişimler başlattı. Öcalan “Hükümetle anlaştık, artık savaşa gerek yok” dedi.

2011 Haziran Genel Seçimleri bu ortamda yapıldı ve AK Parti bu seçimden de gücünü koruyarak çıktı.

Ne var ki seçimlerin ardından ortam yumuşamadı, aksine gerildi. Bir yandan tutukluyken seçilmiş milletvekilleri meclise giremediği için CHP ve BDP parlamentoyu boykot ederken, diğer yandan PKK (en azından PKK içinde bir kesim) Öcalan’ı baypas ederek bir dizi eylem koydu; yol kesti, adam kaçırdı, karakol bastı; yeni bir kanlı olaylar dizisi yaşandı. Ancak bu hamle de para etmedi. AK Parti bu vartayı da atlatmayı başardı ve bir bakıma düze çıktı. Bu, AK Parti bakımından gücünün doruğunda olduğu bir dönem olarak da nitelenebilir. Politikalarındaki değişim de işte bu aşamada netleşti.

O İslamcı gelenekten gelen bir parti olarak Kemalist rejim açısından geçmişte, sol hareket ve Kürt hareketi ile birlikte üç büyük sakıncalıdan, daha açık bir deyişle üç büyük iç düşmandan biriydi. Ama geçen on yıl boyunca engeller ve zorluklarla dolu bu uzun yolu artık aşmış, asker-sivil bürokrasiyi yola getirmiş, iktidar olmuştu. Devlet artık onun elindeydi ve şimdi yapması gereken işin yerini sağlamlaştırmak, geçmişten beri tasarladığı biçimde toplumsal hayatı biçimlendirmek olduğunu düşündü. Diğer bir deyişle kendi gündemini hayata geçirmeye yöneldi.

AK Parti’nin toplum tasarısı ise çağdaş, demokratik bir toplum değil, İslami değerlerin ve hayat tarzının geçerli olacağı, geçmişe, Osmanlı dönemine benzer bir toplum. Hareketin lideri ve baş sözcüsü Erdoğan’ın “dindar gençlik yetiştireceğiz”, “herkes mecburen Osmanlıca öğrenecek” tarzındaki söz ve açıklamaları, Ak Saray’ın merdivenlerinde Ortaçağa özgü kıyafetlerle yapılan garip seramoniler, bunun bazı göstergeleri. Kemalist rejim yıllar boyu tek renkli bir toplum yaratmak için çalışmıştı, şimdi aynı şeyi bu kez de AK Parti hedeflemiş bulunuyor. Bu nedenle yüzünün bir yanı Osmanlıya, bir yanı ise İslam dünyasına –ama asıl olarak Sünni İslama- dönük. Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, bir yandan Osmanlı’nın ihtişamına özlem duyarken, bir yandan da İslam dünyasının liderliğine oynamaktalar. “Yeni Türkiye” denen şey, gerçekte böylesine yüzü ğeçmişe ve Ortadoğu’ya dönük emperyal bir tasarı…

Hiç de gerçekçi olmayan, başarı şansı bulunmayan bu tasarının maceracı sonuçları Türkiye’nin Libya’ya, Mısır’a, son olarak Suriye’ye yönelik dış politikasına yansıdı.

Erdoğan’ın Başkanlık sistemi önerisinde bu denli ısrarı da bu emperyal tasarı ile birlikte önem kazanıyor. Erdoğan bununla yalnızca yürütme gücünü tümden elinde toplamayı istemekle kalmıyor, aynı zamanda yasama ve yargının engellerini de aşmak istiyor…

Gelinen aşamada AK Parti liderlerinin, iktidar yürüyüşü sırasında desteklerine ihtiyaç duydukları kesimlerle bağları da bir bir kopmakta, ya da gevşemekte. İçerde liberal ve demokrat aydınlarla, dışarda AB, hatta ABD ile… AB üyeliği artık pek önemsenmiyor, Şanghay Beşlisi’ne “bizi aranıza alın” deniyor…

Geçmişte birlikte yürüdükleri Gülen Cemaati ile ilişkilerin bu denli bozulması ise başlıbaşına önemli bir gelişme. 17 -25 Aralık yolsuzluk operasyonlarının ardından AK Parti, devlet içinde “Paralel yapı” oluşturmakla ve darbecilikle suçladığı Cemaati karşısına aldı ve askeriyeye yanaştı; darbecileri akladı ve tüm günahları Cemaate yükledi. Silivri Ergenekoncu kesimden boşalırken Gülen Cemaatinin adamları onların yerini doldurur oldu.

Gelinen durumda AK Parti’nin ülkenin yüz yüze olduğu sorunları çözüp barışı sağlaması, ülkeyi demokratikleştirmesi, yani değişim ihtiyacına cevap vermesi beklenemez.

Kürt sorunu konusundaki tutumu bellidir: PKK’ye silah bıraktırmak. Bunun ötesinde bir projesi yok. Erdoğan kaç kezdir açık açık, “Bir Kürt sorunu yok” diyor. Böylece Kürt sorununda başa, yani inkâr politikasına dönülmüş oluyor.

AK Parti Alevilerin haklı taleplerini karşılamayı da düşünmüyor. Din dersleri zorunlu olmaktan çıkarılmadı. Cem evlerinin statüsü tanınmıyor. AK Parti geçmişte, devletin dine müdahale ve onu kendi denetimine alıp düzenleme aracı olarak görüp karşı çıktığı Diyanet İşleri Teşkilatı’na şimdi sahip çıkıyor. Bu tutumun inanç özgürlüğünü hiçe indirdiği, laikliğe aykırı olduğu ortada.

Ülkenin gerek duyduğu AK Parti’nin takıntıları, şatafatlı Başkanlık gösterileri, Osmanlıcılık değil, özgürlük ve demokrasidir, insanca bir hayattır. Bu da Kürtlere, Alevilere diğer tüm toplum kesimlerine özgürlük tanıyıp barışı sağlayarak, herkese iş ve ekmek sağlayarak yapılabilir. Diğer bir deyişle, Federal ve demokratik bir sistem oluşturarak yapılabilir.

Oysa gelinen durumda, bırakın demokratikleşme yönünde adımlar atılmasını beklemek, çok daha kaygı verici gelişmeler yaşanıyor.

Böyle bir ortamda barış da beklenemez. Ne yazık ki AK Parti kendisiyle ilgili kaygılarımızı haklı çıkardı. Onun demokratikleşme, sorun çözme konusunda birikimi yoktu, projeleri yoktu. El yordamıyla ve tam bir pragmatizmle yürüdü. Yolunu açmak için içerde ve dışarda demokratik çevrelere yaslandı, onların desteğini aradı. Yolunu açtıktan sonra ise onlara sırtını dönüp kendi gündemine yöneldi.

Özetle söylersek o, tarihi bir dönemecin önüne çıkardığı şansı kullanamadı ve kendisinden öncekilere benzedi. Böylece o da bu fasit dairenin döngüsüne takıldı.

Ülkenin gerek duyduğu değişim ise bir başka bahara kaldı. Şu aşamada ne yazık ki değişimi sağlayacak güçler sahnede yok. Parlamentodaki partilerin hiçbiri ülkenin sorunlarını çözecek köklü bir değişim programına sahip değil. HDP de bunlardan biri. O çarpıtılmış, yanlış kanallara sokulmuş, denetim altındaki bir sözde “Kürt hareketi” ile, yine çarpıtılmış, PKK’nin kuyruğuna takılmış Türk solunun bir bileşkesi. Onun da bu haliyle, Kürtleri ve bazı sol çevreleri, AK Parti’den kurtulmak isteyen aydınları bir süre oyalasa bile, yapabileceği bir şey yok. O da bu fasit dairenin bir yolcusu.

Parlamento dışındaki partilerden değişim konusunda net, yeterli bir programı olan tek Parti HAK-PAR. Ama o da bugün sistemin belki de tek sakıncalısı. Bu nedenle kuşatılmış durumda. Maddi olanakları yok derecesinde ve henüz kitleleri etkileyip sürükleyecek kadar sesini duyuramıyor.

Değişimi sağlayacak olan, bunda çıkarı olan kitlelerdir. Kendi bağımsız ve birleşik güçleriyle sahneye çıkıp demokrasi ve değişim istemesi gereken emekçiler, kadınlar…

Özgür ve barışçı bir toplum istemesi gereken aydınlar, gençler…

Özgürlük ve eşitlik için temel haklarını kapsayan bir programla sahneye çıkması gereken Kürt halkı…

Gerçek bir laiklik ve inanç özgürlüğü için ülkenin diğer demokrasi güçleriyle el ele vermesi gereken Aleviler ve diğer inanç mensupları…

Değişim tüm bu güçlerin birliğinden ve mücadelesinden geçiyor; fasit dairenin kırılması buna bağlıdır.

Bu ne zaman olur? Ufukta, en azından yakın dönem için ışık görünmüyor.

Durumun bu şekilde uzun süre devam etmesi ise olanaksızdır. Çözülmeyen sorunlar içten içe çürüyen bir çöplük gibi patlamalara yol açar. Irak, Suriye ve Mısır’da yaşananların Türkiye’ye sirayet etmesi riski büyüktür. Böyle bir durum ise herkes için çok büyük bedellere yol açar.

Böyle bir ortamda AK Parti’nin de ayakta kalması mümkün değil. Bir yangın yerinin ortasında kimse rahat oturamaz.

24 Mayıs 2015




Print