2020-10-24
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Arif Sevinç
 
Darbe girişimi ve son siyasal gelişmeler üzerine
2016-07-18 12:15
Arif Sevinç
15 Temmuz 2016 da gerçekleşen darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı.

Kitleleri sokağa davet eden Hükümet üstünlüğü ele geçirdi, darbeye katılanları tutuklama sürecini başlattı.

Çağdaş bir demokrasiyi inşa edemeyen Türkiye, bir kez daha toplumu kanlı ve karanlık bir sürece sokacak askeri darbe girişimi ile yüzleşti.

Türkiye, toplumun tüm kesimlerine faturası ağır olacak karanlık ve kanlı bir sürece sürüklenmenin eşiğinden döndü.

Bu girişim demokrasinin tüm kurum ve kuruluşlarıyla, kültürüyle kökleşmediği Türkiye’de sıkça dillendirilen “darbeler döneminin kapandığı “ yönündeki görüşlerin gerçekle örtüşmediğini göstermesi açısından da derslerle doludur.

Türkiye sorunlarını adil ve demokratik yollarla çözemedikçe, yöneticiler demokratik kültürün kökleşmesi için gerekli reformları yapmadıkça, toplumu gerilim ve kutuplaşma içinde tutarak yönetmeyi tercih ettikçe bu türden patlamalar her zaman bir risk olarak varlığını sürdürecektir.

Askeri darbeler toplumun sorunlarını çözmek bir yana daha da ağırlaştırdıkları, militarizmi güçlendirerek demokratik gelişmenin önünde ciddi bir barikata dönüştürdüğü ortadadır.

Darbeler kan ve gözyaşını çoğaltır, sömürü ve talanı, soygunu yaygınlaştırır, her türlü insan hakkını ayaklar altına alarak ülkeyi hapishaneye çevirir, toplumu yoksulluğa sürükler.

Bu askeri darbelerin en büyük acısını da başta Kürtler olmak üzere, demokrasi güçleri çeker.

Bu nedenle demokrasi güçleri darbelere karşıdır ve bu girişimi de mahkûm etmektedirler.

Bu darbe girişimi bir kez daha göstermiştir ki; Türkiye bir an önce çatışma ve gerilime kaynaklık eden, darbelere zemin hazırlayan gerilim kaynaklarını, Kürt sorunu başta olmak üzere Alevi sorunu gibi temel sorunlarını adil çözüme kavuşturmalıdır.

Darbenin önlenmesi, darbecilerin derdest edilerek yargılanması ve cezalandırılmaları tek başına çözüm olmayacaktır.

Zira darbelere kaynaklık eden sorunlar yerlerinde durdukça ülkede kalıcı, köklü demokratik kurumlaşa sağlanamamakta, demokratik kültür kökleşememektedir.

Bu durumda yeni darbeler, yeni savrulmalar her zaman bir ihtimal olarak varlığını sürdürmektedir.

Yapılması gereken bu sorunları çözmek için cesur adımlar atılması, demokrasinin tüm kurum ve kuruluşlarıyla inşa edilmesidir.

Toplumun tüm kesimlerinin destekleyeceği, başta Kürt meselesinin adil çözümü olmak üzere temel problemleri çözmeye olanak sağlayan sivil bir anayasa yapılması ve demokratik kültürün kökleşmesi için gerekli reformlar öncelikle gerçekleştirilmesidir.

Öte yandan bölgemizde, ülkemizde ve dünyanın değişik ülkelerinde şiddet ve terör eylemleri de gündemin ön sıralarındaki yerini koruyor.

Çözümlenemeyen sorunların kaynaklık ettiği bataklıkta üreyen terör sadece ürediği bölgeleri kan gölüne çevirmekle kalmıyor, bir salgın gibi tüm dünyaya yayılıyor ve maalesef her zaman masum insanları hedefliyor.

Bu türden kanlı terör saldırılarından biri de 14 Temmuz 2016 tarihinde Fransa’da meydana geldi

Pek çok terör saldırısına hedef olan ve bir yıldır olağanüstü hal ile yönetilen Fransa’nın Nice kentinde, Bastille Günü"nü kutlamaları sırasında, kalabalıkların üzerine kamyon sürerek gerçekleşen terör saldırısında, içinde çocukların da olduğu 84 kişi öldü.

İnsanlığa karşı işlenen bir suç olarak değerlendirdiğimiz bu terör saldırısını kınıyoruz.

Fransa halkının acısını paylaşıyoruz.

Türkiye’de de neredeyse rutin hale gelen ve ağır can ve mal kayıplarına neden olan şiddet olayları devam ediyor.

Sıkça karşılaşılan kanlı terör saldırılarına, Kürt kentlerinde sürdürülen çatışmalar eşlik ediyor.

90lı yıllarda binlerce köy yakılıp yıkılmıştı. Bu gün ise pek çok ilçe harabeye dönmüş durumda.

İttihat ve Terakki tarafından 1900 lü yılların başlarında gündeme konan Kürtlerin tehcir ve asimile edilmesi, Kürdistan’a farklı etnik gruplardan insanların yerleştirilerek demografik yapının değiştirilmesi politikası, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra da devam etmişti.

Kürtlerin meşru haklarını teslim etmek yerine, meydana gelen, getirilen olaylarda, yaşamını yitiren yaralanalar, çekilen acılar, maddi ve manevi kayıplar bir yana, her seferinde Kürtler batı illerine göç ettirilmişti.

Milyonlarca Kürdün batı illerinde bulunmasının temel nedeni bu politikadır.

Kırk yıllık kirli, zaman zaman danışıklı çatışmaların en önemli sonucu milyonlarca Kürdün topraklarını terk ederek batı illerinde azınlık duruma düşmesi olmuşken, bu gün de Kürt kentleri ağır çatışma alanı haline getirilmiş, yakılıp yıkılmış, yüz binlerce insan göçebe durumuna düşürülmüştür.

Son yıllarda Suriye iç savaşının alevlendirdiği, Ortadoğu’da nüfuz alanlarını geliştirmek için çabalayan sömürgeci devletlerin teşviki ve yönlendirilmesiyle gündemleşen “Barikat- hendek siyaseti”nin de sonucu devletin bir kez daha ağır savaş araçlarıyla Kürt yurtseverliğine kaynaklık eden kentlere yönelmesi ve Kürtlerin kentlerini terk etmesi olmuştur.

Her fırsatı Kürdistan’ın demografik yapısını değiştirmek için kullananlar bu kez Kürt kentlerine Suriyeli mültecilerin yerleştirilmesini tartışmaktadır.

Türkiye’ye sığınan Suriyelilere uluslararası anlaşmalarla garanti altına alınan haklarının tanınmalı, sahiplenilmeli ve her açıdan desteklenmelidir.

İç savaş koşulları nedeniyle ülkelerini terk eden bu insanları Kürdistan’ın demografik yapısını değiştirmek için kullanmak, yeni çatışmalara zemin yaratacak tehlikeli ve sonuçsuz kalacak bir çaba olacaktır. Karar vericiler bu türden hatalardan kaçınmalıdır.

Öte yandan Son yıllarda neredeyse tüm komşularıyla kavgalı hale gelen Türkiye, dış politikada önemli değişikliğe gidiyor.

Bir süre “Yeni Osmanlıcılık” rolüne soyunan ve tüm İslam âlemine “önderlik” söylemleri ile Ortadoğu’nun karmaşık labirentlerinde dolanan Türkiye, kısa sürede kendisini, siyasi ve ekonomik faturası hayli yüksek olan “Değerli yalnızlık” içinde buldu.

Artık bu politikayı da terk etmek zorunda kalan Türkiye, Rusya ve İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye çabalıyor.

Aynı çaba askeri darbe sonrası Mısır ile kopan ilişkilerin düzeltilmesi içinde gösterilecek.

Elbette Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesi aynı zamanda Suriye politikasına da revizyon yapılacağı anlamına geliyor. Nitekim resmen doğrulanmasa da İran ve Suriye ile dolaylı görüşmelerin de yapıldığı yönünde kimi haberler basına yansıdı.

Türkiye’nin komşularıyla ve bölge devletleri ile karşılıklı çıkarlara dayanan, uygar ve barışçıl ilişkiler geliştirmesi doğaldır. Olması gerekendir.

Ancak aynı paradigma değişikliği, içeride sürdürülen ve binlerce insanın yaşamını yitirdiği, yaralandığı, yüz binlerce insanın göç etmek zorunda kaldığı, Kürt kentlerinin yıkımı ile sonuçlanan şiddet politikaları için de gereklidir.

İçeride Kürt sorununu adil bir çözeme kavuşturamayan ve şiddete yönelen Türkiye, dış politikada da sürekli olarak kaybedenler safında yer alacaktır.

Bilindiği gibi Türkiye, başta İran, Irak ve Suriye ile olmak üzere neredeyse tüm dış politikasını Kürt karşıtlığı üzerine şekillendirmektedir.

Oysa onurlu, başarılı bir dış politikanın yolu öncelikle iç barışın sağlanmasından ve Kürt meselesinin çözümünden geçmektedir.

Türkiye Kürt sorununun çözümsüzlüğünün ürettiği şiddet ortamından bir an önce çıkmalıdır.

Başbakanın “Irak ile Mısır ile Suriye ile ilişkileri geliştireceğiz. Dışarıda düşmanları azaltacağız. İlave yapıyoruz. İçeride de dostluklarımızı artıracağız.”sözlerindeki “içeriye” dönük beklenti ancak Kürt meselesine adil bir çözüm üretmek, Kürtlerin hak ve özgürlüklerini tanımakla mümkün olacaktır.

Zira Kürt meselesinin çözümü yerine “terör” parantezine alınarak bastırılması, sadece acıyı, ekonomik yıkımı ve düşmanlıkları çoğaltıyor.

Sürekli olarak “iç düşman” la savaşan bir ülkede dostlukları artırmak mümkün olmayacaktır.

Hükümet bir an önce Kürt sorununun adil bir çözüme kavuşturmak için adım atmalı, şiddet ve bastırma politikalarını terk etmeli, siyasi legal alanı daraltan, milletvekillerini, belediye başkanlarını tutuklamaya teşvik eden, belediyelere “kayyum atamak” gibi halkın seçimine saygısızlık anlamına gelen ve gerilimi tırmandırmaktan başka sonuç vermeyecek tutumlardan kaçınmalıdır.

Tahrip edilen barışçıl demokratik kanallar onarılmalı, diyalogu ve barışçıl yolları esas alan politikalar gündemleştirilmelidir.

Öte yandan, koruyamadığı Kürt kentlerini savaş alanına çevirerek, yıkımına ve binlerce insanın yaşamını yitirmesine yüz binlerce Kürdün evsiz barksız kalmasına, ekonominin çökmesine zemin hazırlayan PKK de, artık Kürt halkının düşmanlarını sevindiren politikalardan vazgeçmeli, şiddeti sonlandırmalıdır

15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye askeri darbe ile karşı karşıya kaldı. Hükümet şu anda bu kalkışmayı engelleyip, üstünlük sağlamış görünse de yeni kalkışma riski tümden ortadan kalkmamıştır. Hükümetin kitleleri meydanlarda tutma çabası da bu duruma işaret etmektedir.

Ayrıca bu kalkışma tümden önlendiğinde ve risk ortadan kaldırıldığında elini güçlendiren Erdoğan’ın nasıl bir çizgide duracağı, demokratik zemini mi geliştireceği yoksa fırsat bu fırsat diyerek tüm muhalefeti sindirip, otoriter bir rejime mi yöneleceği belli değildir.

Bu türden olağan üstü koşullarda toplumun her şeye gebe olacağı
unutulmamalıdır.

Askeri darbelerin ve ya otoriter rejimlerin Kürt halkına, siyasetçilerine nasıl ağır bir fatura çıkardığı bilinmektedir. Bu nedenle bile olsa yurtsever cephedeki dağınıklığa son verip, halkımızın hak ve özgürlük taleplerine cevap olacak, sömürgecilerin tuzaklarından koruyacak, kazanımlarını geliştirecek güçlü bir örgütlülüğe her zamandan daha çok ihtiyaç olduğu ortadadır

Bize düşen örgütlülüğü güçlendirmek için seferber olmaktır. Tüm samimi yurtseverler de birlik projesi olan HAK-PAR la bütünleşmeyi, dayanışmayı ciddiyetle gündemlerine almalıdırlar.

18 Temmuz 2016
Print