2019-07-20
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Kemal Burkay
 
Darbe ve Devrim
2016-07-27 13:13
Kemal Burkay
Son darbe girişimiyle ilgili görüşlerimi bir önceki yazımda dile getirdim. İyi ki başarıya ulaşmadı. Ulaşsa, AK Parti yönetimini devirse ne olurdu? Belki bir bölüm AK Parti karşıtları bayram yapardı. 27 Mayıs darbesinin ardından DP karşıtlarının bayram yapması gibi. Ama bununla sorunlar çözülür müydü, ülkeye özlediğimiz barış ve demokrasi gelir miydi? Hayır. Aksine, kanım o ki daha da kötü olurdu. Ülke, bugünkü durumdan beter kanlı bir iç boğuşmaya evrilebilirdi. Kürtler, demokrat ve barışçı çevreler, her darbenin ardından olduğu gibi bir kez daha ağır baskılarla yüz yüze gelirlerdi.

Darbe başarısız oldu ama zararları şimdiden az değil. Ülke çapında olağanüstü hale yol açtı. Yargıda, eğitimde, tüm kurumlarda kaygı verici büyük çapta tasfiyelere yol açtı. Kurunun yanında yaşın da yanabileceği bir ortam.

Benim kuşağım bu ülkede birçok darbeye tanık oldu. İlki 27 Mayıs darbesiydi. O zaman Ankara Hukuk Fakültesi’nin son sınıfında, 22 yaşında bir gençtim. Anılarımın 1. Cildi’nde de yazdığım gibi, o zamanki gençlik modasına uyarak, sokağa çıkma yasağına rağmen sokağa taştık ve darbeyi alkışladık. Darbeye en ufak bir tepki yoktu; aksine Ankara caddeleri bir bayram yerine dönmüştü.

Öte yandan bu tavrın yanlış olduğunu zamanla anladık. DP, özellikle son yıllarında, gençliği, ilerici ve aydın insanları karşısına alacak ciddi yanlışlar yapmış olsa, baskıyla muhaliflerini sindirmeye yönelse de, bunun çözümü darbe değil, yaklaşan seçimlerde onu kitle desteğiyle alt etmekti. Nitekim 1957 seçimlerinde DP iktidarını korumakla birlikte gerilemiş, ana muhalefet CHP oylarını bayağı yükseltmişti, bir sonraki seçimde iktidar olma şansı büyümüştü. Ama darbe bu doğal ve barışçı süreci kesintiye uğrattı.

27 Mayıs darbecileri DP’nin kimi baskı ve uygulamalarını gerekçe yapmışlardı; ama kendileri de demokratik süreci kesintiye uğrattıkları gibi çok daha ağır baskı ve uygulamalara yöneldiler. Yassı Ada mahkemeleri, Menderes ve iki arkadaşının idamı, ötekilerin ağır hapse mahkum edilmeleri bir yana, DP döneminde haksız yere tutuklanmış ve bir yılı aşkın süre yargılanmadan hücrelerde tutulan 49 Kürt aydınını serbest bırakmadılar. Aksine Kürtlere yönelik yeni kitlesel tutuklamalar yapıldı ve bunlar için Sivas’ta bir kamp oluşturuldu. Mevcut istihbarat örgütü yetmezmiş gibi Kürdistan’a özel bir istihbarat örgütü oluşturuldu. Eğer o dönemde Türkeş ve ekibi (14’ler) tasfiye edilmeseydi, belki çok daha kötü gelişmeler yaşanacaktı.

12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin olumsuz etkilerini ise bir siyaset adamı ve aydın olarak çok daha somut biçimde yaşadım.

12 Mart’ta İsrail Konsolosu Elrom’un kaçırılmasının ardından 50 kadar tanınmış solcu veya demokrat siyaset adamı, yazar, sendikacı, bilim adamı ile birlikte ben de “rehine” olarak gözaltına alınıp, bir ay süreyle İstanbul’da Davutpaşa Kışlası’nda kaldım. TİP ve DDKO davalarında tutuklanıp yargılandım.

12 Eylül darbesinin ardından olanlar ise çoğu kişi için taze sayılır. Toplumun emek ve demokrasi güçleri, Kürt yurtsever hareketi acımasızca ezildi. Toplum on yıllarını kaybetti. Yüzlerce insan cezaevlerinde ve işkence çarklarında, on binlercesi ise darbeyi izleyen kirli savaşta hayatını yitirdi; Kürdistan yakılıp yıkıldı, bir ölçüde boşaldı, sistem daha da kirlendi.

Daha da kötüsü, 1960’la başlayan bu uzun süreçte darbecilik ordunun ve kimi siyasi çevrelerin genlerine işledi. Bazı darbe girişimleri başarısız oldu, bazıları ise 28 Şubat “post modern darbesi” gibi, görece hafif ve değişik biçimlerde yaşandı.

Soğuk savaş döneminde darbelerin arkasında genellikle ABD ve NATO vardı. Soğuk savaş sonrası, sosyalist sistem çökünce ne Sovyetler’e yaslanan Irak, Mısır, Afganistan gibi “ilerici” diye nitelenen darbelere, ne de emperyalist kampa dayanan faşist darbelere (Türkiye, Yunanistan, Şili) zemin kalmadı. Buna rağmen Türkiye’de orduya ve Kemalist çevrelere sinmiş darbeci kurdu zaman zaman canlandı, kendini gösterdi; hatta 28 Şubat 1997’de olduğu gibi, yönetime doğrudan el koymasa bile, onu değiştirdi.

Bu türden darbeleri ve komploları devrimlerden ayırmak gerekir. İnsanlık tarihinde değişime yol açan, eskiyi yıkıp toplumu bir ileri aşamaya ulaştıran devrimler de vardır. Fransız Devrimi, Ekim Devrimi bunların en ünlüleridir. 17-19 yüzyıllar daha çok burjuva devrimler çağı idi. 20 Yüzyıl ise sosyalist devrimler ve ulusal kurtuluş hareketleri çağı olarak tarihe geçti.

Bazı durumlarda devrim eskiyi yıkmak ve dönüşümü sağlamak için tek seçenektir. Örneğin Çarlık monarşisi başka türlü yıkılamazdı. Ama devrimler de bir askeri darbeyle veya küçük grupların komploları ile başarılamazlar. Devrimler ancak geniş bir halk örgütlenmesine veya desteğine, kitlelere dayandığı zaman başarıya ulaşır. 1789 Fransız Devimi de, 1917 Ekim Devrimi de bunun somut örnekleridir. Çin ve Küba devrimleri; Cezayir ve Vietnam devrimleri ya da ulusal kurtuluş hareketleri de bunun örnekleridir.

Öte yandan koşulları yokken devrimi zorlamak gibi, her koşulda devrim, diğer bir deyişle “tek yol devrim” anlayışı da yanlıştır. Hele değişimin evrimci biçimde olması için uygun koşullar varken. Bir başka deyişle, değişim için zemin ayaklanma dışındaki yol ve yöntemlere uygunken.

Parlamenter demokrasideki koşullar böyle bir şeydir. Bunu ilk işaret edenler de bizzat Marksizmin ve devrimin önderlerinden Engels ve Lenin’dir.

Marks’la birlikte Komünist Manifesto’yu yazan ve Paris Komünü deneyimini heyecanla destekleyen Engels, 19. Yüzyılın ikinci yarısında Almanya’da oluşan parlamenter demokrasiyi küçümsemedi ve reddetmedi. İşçi sınıfının parlamenter demokrasinin olanaklarını ciddiye almasını istedi.

Lenin ise, Rusya’daki başarılı Bolşevik Devrimi’nin ardından, Almanya’da Bolşevik devrimi türünden bir devrime, yani ayaklanmaya özenen, kendi ülkelerindeki parlamenter demokrasiyi küçümseyen kimi Alman solcularını ve benzerlerini uyardı: “Almanya’da parlamenter demokrasinin sunduğu olanakları küçümsemeyin. Bizim yaptıklarımızdan ders alın, ama bizi taklit etmeyin. Biz despot Çarlık rejimini başka türlü yıkamazdık; ama çok büyük bedeller ödedik, sizin aynı bedelleri ödemeniz gerekmiyor,” dedi. Lenin’in “Sol Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı” adlı eseri buna dairdir ve ders almasını bilenler için son derece öğreticidir.

Türkiye solu da 1960’lı yıllardan başlayarak benzer bir çocukluk hastalığını yaşadı. 1946’larda başlayan demokratikleşme sürecini küçümsedi. Gerçi sözde serbest seçimlere dayanan bu sistem, demokrasi bakımından göstermelikti. Emekçiler ve Kürt halkı serbestçe örgütlenemiyordu, düşünce ve basın özgürlüğü büyük baskılar altındaydı. Buna rağmen barışçı yol ve yöntemleri kullanarak, baskılara karşı direnerek bu alanı büyütmek mümkündü. Nitekim 27 Mayıs sonrası sol hareket, bir yandan legalde Türkiye İşçi Partisi’ni kurarak, bir yandan sendikalar eliyle, periyodik yayınlar ve yayınevleri ile önemli bir mücadeleyi hayata geçirdi. Solun bazı kesimleri eğer Küba ve Çin devrimlerine özenip şiddete yönelmeseydi, hem sol hem Kürt ulusal hareketi barışçı yol ve yöntemlerle çok daha büyük kazanımlar sağlayacak ve büyük ihtimalle 12 Mart ve 12 Eylül darbelerine zemin oluşmayacaktı.

Oysa solun bir bölümü bu süreci engellemek için fırsat kollayan iç ve dış gerici güçlerin eline kendi eliyle gerekçeler sundu ve onların tuzağına düştü.

Son yaşadığımız darbe, 15 Temmuz, bazı yönleriyle önceki darbelerden farklı olsa bile (darbeyi ulusalcı geçinen “vatan-millet kurtarıcıları” değil, İslamcı kesimin içinde ve önce AK Parti ile birlikte hareket ederken, sonra ona ters düşen Cemaatçi kesim yaptı), bazı yönleriyle daha önceki darbelere benziyor. Bu olayda da yönetim, ordu içindeki yandaş bir kesimin ayaklanmasıyla ele geçirilmek istendi. Arkasında bir dış destek –ABD ve NATO- var mı, emin değilim. Ama başarılı olsaydı herhalde durum farklı olurdu; Sisi ile iş yapanlar onunla da yapabilirlerdi…

Özet olarak diyeceğim şu: Türkiye demokrasisi elbette çağdaş ölçülerden henüz uzak. Kürt sorunu eşitlik temelinde çözülmedikçe, Alevilerin haklı talepleri karşılanmadıkça, çağdaş hak ve özgürlükler Avrupa Birliği standartlarına uygun hale getirilmedikçe de burada “laik ve demokratik” bir sistemden söz etmenin hiçbir ciddi yanı yoktur. Buna rağmen demokrasi bakımından zaman içinde edinilen kazanımları ve var olan olanakları da küçümsememek gerekir.

Yapılması gereken kestirme, kısa yollar arayıp darbe ve şiddetten medet ummak değil, barışçı yol ve yöntemlerle kitleleri kazanmaktır. Bunu yapabildiğimiz zaman Kürt sorununu eşitlik temelinde çözmek, ülkeyi gerçekten laikleştirmek ve çağdaş bir demokrasiye ulaşmak kolaylaşacaktır.

Bu mümkündür. AK Parti seçimle iktidara geldi, seçimle de gönderilebilir. Doğru yol ve yöntem budur.

27 Temmuz 2016

Print