2019-12-09
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Ali Bayramoğlu
 
Faili meçhul cinayet davalarının iki yönlü iflası
2017-02-02 18:13
Ali Bayramoğlu
Son 15 yılda, Türkiye’de çeteler, illegal gruplar, faili meçhul cinayetler, siyasi gündemin en önemli meseleleri haline geldi.

90’lı yıllarda “terörle mücadele etmek” için kurulan, subaylar, sivil memurlar, PKK itirafçılarından oluşan infaz grupları yıllarca yüzlerce sivili öldürdü, faili meçhul kalan cinayet işledi. Bu çetelerin hedefi, Kürt şehirlerinde kamusal alanı ölüm üzerinden ve cebirle denetlemekti. An geldi, suçüstü yakalandılar. Cinayetleri 1997-1998’de davalara konu oldu. Ancak seçilen birkaç kurban mahkûm edildi, yaşanan vahşet münferit hadiseler olarak geçiştirildi.

AKP, asker ve yerleşik düzenle çatışma içine girdiği dönemde, 2009-2011 yılları arasında bu dosyaları tekrar açtı. JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele) davaları olarak bilenen bu adli süreçler büyük siyasi iddialarla başladılar, demokrasi ve yüzleşme ihtimali açısından umut saçtılar. Ne var ki zaman içinde siyasi iklimin değişmesiyle gevşediler, özellikle son dönemde askeri karargâh-AKP yakınlaşmasının da etkisiyle kapandılar ve aklandılar. 1993-1995 arasında 22 kişinin infazıyla ilgili Albay Temizöz davası, 1992-1994 yılları arasında yasa dışı keyfi infaz edilen 13 kişiyle ilgili Musa Çitil Davası, 1993’te dokuz kişinin yakılarak öldürüldüğü Vartinis katliamı davası, 2015 ve 2016’ta beraatle sonuçlanan JİTEM dosyalardan sadece birkaçı. Sonuç olarak Türkiye ne bu devlet politikalarıyla yüzleşebildi ne de bu çetelerle hesaplaştı.

2000’lerde bu öykü, oyuncu değiştirerek ancak benzer bir senaryoyla devam etti. Bu kez zemin farklıydı, ülkeyi sarsan Kürt sorunu değil, Avrupa Birliği meselesiydi. AKP iktidarı, 2000’lerin başında AB üyeliği için çabalıyor, köklü reformlar yapıyor, yerleşik Kemalist yapı sallanıyor, Ermeni Soykırımı ve kimlik tartışmaları iç içe giriyordu. Ülke değişim, bölünme, rejim tartışmaları etrafında kutuplaşmıştı. Reformlar ve AKP asker kazanını kaynatıyor, öfkeli kimi generaller hükümete ve politikalarına ateş püskürüyor, muhtıra veriyor, siyasete daha sert ve açık müdahale zemini arıyorlardı.

Gerçek failleri meçhul kalan siyasi cinayetler bu ortamda tekrar baş gösterdi. Kimlik, rejim, egemenlik tartışmalarının öne çıktığı iklimde, namlu bu kez içerideki “öteki”ye, gayrimüslimlere çevrildi. Çeteler 90’lara oranla daha karmaşık ve organize, politikalar da daha örtülüydü. 2006 şubatında Trabzon’da rahip Andrea Santoro öldürüldü. Katili rahibin “misyonerlik faaliyetlerine tepki duyduğu” için galeyana geldiğini söyleyen 15 yaşında bir çocuktu.

Bir yıl sonra, 2007 ocak ayında Agos Gazetesi yayın yönetmeni, Ermeni entelektüel Hrant Dink katledildi. Katilleri sözüm ona bir grup öfkeli serseriydi. Aynı yılın nisan ayında sıra Malatya vahşetine geldi. Malatya’da Protestanlığa dair kitaplar satan bir yayınevinde üç misyoner vahşice katledildi. Cinayeti işleyenler, kişisel tepki ve öfkenin arkasına sığındılar.

Ne var ki, pek çok açıdan bir dönemin simgesi olan Dink cinayeti, “tepkisel saldırılar” iddiasını daha ilk günden anlamsız kılan kanıtlarla, yeni bir sistemli cinayet furyasına işaret ediyordu. Cinayetten bir süre önce Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Genelkurmay Başkanlığı’nın talebiyle yayınları konusunda Dink’i uyarmış, “sana tepki duyanlar olabilir, başına bir iş gelir” demişti. Dink’in öldürüleceğine dair ihbar ve cinayet planının ayrıntıları aylar öncesinden polis ve jandarmanın eline ulaşmıştı. İlginç biçimde İstanbul’dan Ankara’ya ilgili tüm birimler görevlerini ihmal etmişler, Dink cinayeti Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanındakine benzer biçimde işlenmişti.

Aradan 10 yıl geçti. Ortada hala ciddi bir sonuç yok. Dink davasıyla ilgili sadece tetikçi ve çevresi mahkûm edildi. Devlet memurlarının, jandarmanın, polisin sorumluluklarına, görevlerini kasıtlı şekilde yerine getirmediklerine ilişkin diğer soruşturma ve davalar, yeni bulgu ve iddialarla süregidiyor. Ancak soruşturma ne ordunun ne istihbarat teşkilatının kıyısına yaklaşabiliyor. AKP hükümetlerinin cinayette sorumluluk taşıyan memurları görevden almaması, kimilerinin zamanla içişleri bakanı, polis istihbarat dairesi başkanı gibi konumlara getirilmesi resmi yaklaşımın açık bir göstergesi.

Santoro ve misyoner cinayetlerinde de durum farklı değil. Rahibi öldüren “çocuk” 12 yıl hapis cezası çektikten sonra salındı, “kendi başıma yaptım” demeye devam ediyor. Misyoner vahşetine ilişkin dava 2016’ın eylül ayında sonuçlandı, beş kişi galeyana gelerek cinayet işlemekten mahkûm oldu. Yönlendiriciler ise buharlaştı.

Bir başka sorun şu: Ortada kalan, hasıraltı edilen bu davaların aslında başka ortak bir işlevi var. Siyasi mücadelelerde, iktidar kavgalarında araç haline getiriliyor, silah olarak kullanılıyorlar.

Dink cinayeti, örneğin, bir dönem kamuoyunun da olağan şüpheli olarak gördüğü “ulusalcı çeteler” tarafından işlenen bir cinayet olarak lanse ediliyordu. Bu düşüncenin yayılmasına en çok katkıda bulunanlar, o dönemde emniyet ve yargıda hakimiyet kuran Gülencilerdi. Bugün ise tam tersi yaşanıyor. Gülenciler Dink cinayetini planlayan ve işleyen merkez ilan edilmiş durumdalar. Keza misyoner davasında suçlanan, uzun süre tutuklu kalan, sonunda beraat eden ulusalcı subay ve generallerin durumu bugün bir Gülenci komplosu olarak açıklanıyor.

Aslında değişen sadece siyasi denklem ve çatışma eksenleri. Dün ulusalcıları hedef alan AKP-Gülenci ittifakı, yerini bugün Gülencileri hedef alan AKP-Ulusalcı ittifakına bırakmış durumda. Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, şubat 2015’te Dink cinayetiyle ilgili fikrini değiştiriyor, “gelişmeler enteresan, işin aktörleri ortaya çıkmaya başladı” diyerek Gülencilere işaret ediyordu.

Dink davasında kamu görevlilerinin ihmallerine ilişkin hazırlanan aralık 2015 tarihli iddianamede, Gülenciler ilk kez cinayetle birlikte anılıyordu. Eylemi “bütün ayrıntılarına kadar bildikleri” iddia ediliyor, Dink suikastı “yol verilen cinayet” olarak tanımlanıyordu.

Araçsallaşma sadece cinayet davaları üzerinden yaşanmadı. Askeri darbe hazırlıklarının peşine düşen Ergenekon ve Balyoz gibi davalar da bu döngüde yer aldı. Bunların arasında yer alan “askeri casusluk” gibi kimi dosyaların orduda tasfiye yapıp Gülencilere yer açmak için sahte delillere dayanan davalar olduğu zamanla ortaya çıktı. Ergenekon ve Balyoz davaları gibi içinde muhtemel bir haklılık payı ve ciddi iddialar olan diğerleri de sahte deliller eklenerek kirletildi, tasfiyelerde kullanıldı. Masum subaylar tutuklandı ve ordudan ihraç edildiler. Bu davaların hepsi siyasi iklimin değişmesiyle, AKP-Gülen çatışmasının başlamasıyla yüksek mahkemeler tarafından bozuldu ve düşürüldü. Ancak orduda ve adliyede ağır bir tahribata ve ciddi hak gasplarına yol açarak derin izler bıraktılar.

Madalyonun diğer yüzü de vardı. Bu furyada Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda sadece masumlar değil, haklarında darbe hazırlamak, suç şebekeleri kurmak konusunda ciddi kanıtlar olan kimi isimler aklandılar. Kimi eylemler ve darbe hazırlıkları böylece geçiştirildi.

Benzer bir şekilde Ergenekon davasında yargılanan avukat Kemal Kerinçsiz ya da emekli General Veli Küçük gibi Dink cinayeti öncesi önemli kışkırtıcı roller oynamış isimler temize çıktı. Ergenekoncuların bu cinayetteki muhtemel rolünün üstü örtüldü.

Bugün bir başka sorun, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası olağanüstü hal döneminin bu garip süreklilikte tehlikeli bir çıkışı başlatmasıdır. Örneğin, 1992-1996 yılları arasında 22 kişinin infazına ilişkin süren JİTEM-Kızıltepe davası avukatı Erdal Kuzu’nun söylediği gibi, “JİTEM davaları Gülencilerle ilişkilendirilerek sulandırılmaya çalışılıyor”.

Örneğin, Dink’in yakın arkadaşı olan Ermeni yazar Etyen Mahçupyan, Erdoğan’ı eleştirdiği ve referandumda “hayır” tavrı aldığı için iktidar gazeteleri tarafından bu cinayetle ilişkilendirilip, Gülenci olmakla itham edilebiliyor.

Muhalif duruş ve sesin kriminalize edilmesi tabiileşiyor. Yargının sıradan iktidar mücadelelerinin aracı haline gelmesi, demokrasinin kalitesini her geçen gün daha aşağıya çekiyor. Keyfilik, yargı-siyaset ilişkilerinin kirliliği, oto-sansür, endişe sıradanlaşıyor. Bu sıradanlaşma ve sıradanlaşan bu hususlar, anayasa değişikliğiyle önerilen yeni dönemin ipuçları mıdır, bilinmez. Ancak, akla geliyor.

-------------------------------------------------------

Al- Monitor. Com -2 Şubat
Print