2019-07-19
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Ümit KARDAŞ
 
Yargılanan Gazetecilik
2017-03-15 19:12
Ümit KARDAŞ
“Basın özgürlüğünün her azalışını medeniyetin de azalması takip eder.” Victor Hugo

Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun (TGDP) 10 Mart 2017 itibariyle açıkladığı verilere göre bir kısmı imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü, bir kısmı hem yazar hem akademisyen bir bölümü de muhabir, editör olmak üzere 158 gazeteci tutuklu bulunmakta. Tutuklu gazetecilerden Ahmet Altan, Mehmet Altan, Mümtazer Türköne, Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Şahin Alpay, Hanım Büşra Erdal, Murat Sabuncu, Musa Kart, Kadri Gürsel, Ahmet Şık, Gültekin Avcı, Mehmet Baransu, Murat Aksoy, Mustafa Ünal, Tunca Öğreten benim bildiğim, tanıdığım, panel ve toplantılarda birlikte bulunduğum bazısıyla dostluk geliştirdiğim isimler. İsimlerini bu nedenle saydım. Diğer tutuklu gazeteciler de aynı mağduriyeti yaşamakta. Kuşkusuz tutuklu olmayıp, yurtdışında yaşamaya zorlanan gazeteciler bu sayının dışına.

New York merkezli Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) 2016 yılı Aralık ayında yayımladığı raporda, Türkiye’nin dünyada en çok sayıda gazeteciyi hapse atan ülkeler sıralamasında 2016 yılında da birinci olduğunu açıkladı. Dünyada 259 gazetecinin yaptıkları iş nedeniyle hapiste oldukları açıklanan raporda Türkiye’yi Çin, Mısır, Eritre ve Etiyopya izledi. Durumun üç ay içinde daha da vahim hale geldiği açık.

Basına baskı ortamının Temmuz ayındaki başarısız darbe girişiminden sonra ivme kazandığı, 100’ün üzerinde medya organının kapatılarak medyaya eşi görülmemiş bir baskı uygulandığı belirtilen raporda, “Bu üç ülkede de, devlet karşıtı cürümlere ilişkin muğlak yasalar muhalif görüşleri susturmak için kullanılıyor. 2016 yılında dünya çapında gazetecilere karşı en sık kullanılan devlete karşı işlenen cürüm suçlamaları, terörizm, vatana ihanet ve darbecilik girişimi oldu. CPJ sayımına göre dünya çapında birçok gazeteci bu tip suçlamalar sonucu hapiste bulunuyor” saptaması yapıldı.

Askeri darbe dönemlerine göre daha ağır bir tablo ile karşı karşıya olduğumuz açık. Söz konusu durumun bir boyutu ifade ve medya özgürlüğünü kısıtlayan Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu gibi temel ceza kanunları ve siyasi iktidar uygulamalarıyla ilgili olduğu gibi önemli bir boyutu da yargı ile ilgili. Özellikle adil yargılanma hakkının unsurları olan tabii hakim, hakim bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri ve tutuklama konusundaki yargı pratiğiyle..

HAKİM BAĞIMSIZLIĞI VE TARAFSIZLIĞI

Hakimin gözü hatta kulağı kapalı olarak elindeki terazinin tam tartmasının en önemli koşulu tüm etkilere ama özellikle siyasi iktidara karşı korunmasıdır. Buna hakimin tarafsızlığı ya da objektifliği denir. Hakimin özlük işlerinde yürütme gücünün etkili olması ise hakim bağımsızlığını ortadan kaldırır. Özellikle siyasi iktidarın sözcülerinin yaptığı gibi hakimleri etkileyecek tarzda konuşmaların yapılması anayasa ihlalidir ve yargıya olan güveni sarsar.

İnsan hak ve özgürlükleri konusunda kısıtlamalar getiren gözaltına alma, tutuklama, elkoyma, hak ve alacaklara elkoyma, arama gibi koruma tedbirlerine tek hakimden oluşan sulh ceza hakimlikleri karar vermekte. Bu hakimler, Adalet Bakanının başkanı, müsteşarının da üye olduğu yani iktidarın etkili olduğu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca atanmakta olup, yargı pratiğinde de tarafsızlık ilkesinden uzaklaşmaktalar. Nitekim tek ve şablon gerekçelere dayanılarak tutuklamalar yapılmakta, devam kararları aynı şekilde verilmekte, itirazlar gerekçe yazılmadan ret edilmekte. Üstelik hak ve özgürlükleri kısıtlama yetkisi verilen bu hakimliklerin kararlarına bir üst mahkemede itiraz edilebilmesi imkanı kaldırılarak hak ve özgürlüklerin yok edilmesi sonucunu doğuran kapalı devre sistemine geçilmiş bulunmakta.

Gücü ele geçirenlerin muhaliflerini ya da ötekileştirdiklerini hukuk dışına çıkarak ve yargıyı araçsallaştırarak etkisiz hale getirdikleri tarihsel bir tecrübe. Bu nedenle tabii hakim, hakim bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri sahih bir demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve adil yargılanma hakkının insanlık hak ve hukuk mücadelesinden süzülüp gelen vazgeçilmezleridir.

İfade ve medya özgürlüğünün ve insanların hakikati öğrenme ve haber alma haklarının en önemli uygulayıcıları olan gazetecilerin adil yargılanma hakkından mahrum bırakılması sahih bir demokraside ve hukukun üstünlüğünün bulunduğu bir yerde yaşamadığımızı göstermekte.

TUTUKLAMA UYGULAMALARI

Bir bireyin özgürlüğü yalnızca çok ciddi nedenlerle sınırlandırılabilen çok önemli bir hukuksal değerdir. Bunun için kanuni dayanaklar yanında, adil yargılanma hakkı, maddi gerçeğin araştırılmasının asgari ölçütleri ve hukukun üstünlüğüne özgü gerekliliklerin bulunması gerekir. Bu nedenle kişisel özgürlüğü kısıtlayan tutuklama kararının yeterli özgürlük güvencelerini içermesi ceza muhakemesinin vazgeçilmez koşuludur. Tutuklamanın kanunda öngörülmeyen amaçlar için kullanılması, kararların yeteri derecede gerekçelendirilmemesi, tutuklama sürelerinin orantısız biçimde uzun tutulması hukukun üstünlüğünün bulunduğu bir rejimde kabul edilemez. Orantılılık prensibine göre tutuklamanın bütün somut etkileri ve kişinin sağlığına, ailesine, işine, ticari varlığına ve imajı da dahil olmak üzere hayatının bütün alanlarına etkisi değerlendirilmek zorundadır. Gazeteci tutuklamalarında bu prensiplerin ihlal edildiği açık.

Tutuklama, şartları gerçekleşmiş olsa bile başvurulması zorunlu olmayan bir koruma tedbiridir. Kural, soruşturma ve kovuşturmanın tutuklama olmadan yapılmasıdır. Hakim tutuklamada öncelikle kuvvetli suç şüphesi olgularının bulunup bulunmadığına bakacaktır. Bu olgular muhakeme sonucunda kişinin mahkum olma olasılığının yüksek olduğunu göstermelidir. CMK 100/3’te yer alan suç listesinde sayılan suçlar bakımından dahi tutuklama zorunluluğu yoktur.. Hakim bu suçlarda bile suçun işlendiğine dair delillere dayanan kuvvetli şüphe sebebinin varlığıyla yetinmemeli, ayrıca kaçma şüphesi veya delil

karartma şüphesinin var olup olamadığını da incelemelidir. Listede yer alan suçun isnat edilmesi sadece bir karinedir ve bir karineden yola çıkılarak tutuklama yapılamaz. Somut olayda şüpheli kimsenin kaçacağına veya delilleri karartacağına yönelik somut delillerin bulunması, tutuklama nedeninin karar gerekçesinde açıkça belirtilmesi, elde edilen delillerin kuvvetli suç şüphesini ve tutuklama nedenlerinden birinin varlığını göstermesi gerekir. (AİHM, Boicenco/Moldova, Memedova/Rusya kararları)

Kaçma şüphesinin kabulü somut bir takım olguların varlığına bağlıdır. Mesela kişinin pasaport alması, ikametgahının veya sabit bir işinin bulunmaması, uçak bileti alması gibi olgular kaçma şüphesi uyandırabilir. Hakim kararında bu olguların neler olduğunu göstermek zorundadır. (AİHM, Labita/İtalya,Punzelt/Çek Cumhuriyeti kararları) Kaçma şüphesi, sadece şüpheli ve sanığın ileride mahkum edilebileceği cezanın ağırlığına göre varsayılamaz. Şüpheli veya sanığın karakteri, mesleği, dış dünyaya yansıyan davranışları, aile bağları gibi faktörler ile somut deliller birlikte değerlendirilmelidir. (AİHM,Neumeister/Avusturya kararı)

Anayasa, CMK düzenlemeleri ve AİHM içtihatlarıyla“gerekçeli karar hakkı” kabul edilmiştir. Söz konusu kararlarda gerekçesizlik olarak değerlendirilebilecek “kuvvetli suç şüphesinin devam ettiği”,”suçun önemi”,şüphelinin tutuklu kaldığı süre”,”kaçma şüphesinin devam ettiği” gibi somutlaştırılmamış,basmakalıp (stereo-type), genel, soyut ve hukuka aykırı tabirler kullanılması, savunmanın taleplerine yönelik nedenlerin irdelenmemesi ve bu hususlara cevap verilmemesi bu hakkın ihlalidir.. Nitekim AİHM, Türkiye’yi bu nedenlere bağlı olarak tahliye talebiyle ilgili kişiye başarı şansı ve umudu sunmaması sonucu AİHS’nin “özgürlük ve güvenlik” başlıklı 5/4 hükmünü ihlal ettiği gerekçesiyle mahkum etmiştir. (AİHM Koşti ve diğerleri-Türkiye, Mehmet Özcan ve diğerleri-Türkiye kararları)

Sulh ceza hakimlikleri, kurulma amaçları ve uygulamalarıyla objektif tarafsızlıklarının sorgulanmasına neden olmakta, bu durum hakimler bakımından da Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi’nce benimsenen ve HSYK’ca da hakimlere tebliğ edilen BM Bangalor Yargı Etiği ilkelerine de aykırılık oluşturmakta.

OHAL ve KHK uygulamaları ile birlikte bir çok hak ihlali yaşandığı gibi özellikle tutuklu gazeteci sayısının fazlalığı dikkat çekmekte. Gazetecilerin kanunen ve hukuken muğlak “terör” tanımı üzerinden tutuklanması ve haklarındaki iddiayı ve delilleri bilmeden aylarca cezaevinde tutulması adil yargılanma hakkının tipik bir ihlalidir. İfade özgürlüğü, medya özgürlüğü, hakikati arama ve haber alma hakları bağlamında ise antidemokratik-totaliter bir uygulama ve medeniyet kaybı.

---------------------------------------------

Taraf-15 Mart


Print