2019-07-17
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Kemal Burkay
 
Kadına şiddet furyası (*)
2017-11-26 15:41
Kemal Burkay
Değerli okurlar, bu yazım 2012 yılı mayıs ayında Radikal gazetesinde ve Dengê Kurdistan sitesinde yayınlanmıştı. Şimdi kadına karşı şiddetin yeniden gündemleştiği bir zamanda onu bir kez daha sizlerle paylaşmayı uygun buldum.

Şiddet sonucu yılda acaba kaç kadın hayatını kaybediyor? Gazetelerde, TV’lerde kadın cinayetlerinin haber verilmediği gün yok. Bazen bir günde iki-üç cinayet haberi birden geliyor. Sokak ortasında dövme, bıçaklama; evde çocuklarının gözü önünde delik deşik etme; pencereden, balkondan, uçurumdan atma; öldürüp gizlice gömme…

Bunlar öylesine bir anlık öfkenin yarattığı çılgınlığın ürünü de değil çoğu zaman. Tasarlanarak, günlerce izleyip uygun an kollanarak işleniyor birçok durumda.

Adam, kendisini terk eden sevgilisini acımasızca öldürüyor. Ya da anlaşamadığı, kötü davrandığı için kendisini terk eden, boşanmaya kalkan karısını… Kendisini aldatmaktan kuşkulandığı eşini… Bir delikanlıya gönül veren veya mesaj atan kızını, kız kardeşini…

Öyle ki bu tür haberleri okuyup dinlemekten zaman zaman asabımın bozulduğunu hissediyorum. Bunca vahşetten tiksiniyorum.

Bunlar ne biçim adamlar diyorum, insan sevdiğine böyle yapar mı? Varsayalım ki sen seviyorsun, ama o seni sevmiyor. Ayrılma arzusuna saygı göster, kadının peşini bırak. Onurlu biriysen sana yakışan bu. Seviyorsan, daha iyi ya, sevdiğinin sensiz de mutlu olmasını iste, sevginin ölçüsü budur, onu bıçakla delik deşik etmek değil.

Hatta varsayalım ki kadın seni aldattı. Ayrılma diye bir şey vardır. Ayrıl ve kendi yoluna git. Ne onu canından et, ne de katil olup hayatını söndür… (Erkekler, hem de çok daha sık, eşlerini aldatmıyorlar mı? Bunun için onların canını almak mı gerekir?)

Ama ben aklı başında, vicdanlı, onurlu insanlara göre konuşuyorum. Oysa bunu yapan erkeklerin aklı başında, vicdanlı, onurlu oldukları söylenemez. Bunların daha çocukluktan, aile çevresinden, okuldan, mahalleden aldıkları eğitim hiç de onları kadın-erkek ilişkilerinde ve genel olarak insan ilişkilerinde uygar biri olacak şekilde biçimlendirmiyor.

Binlerce yıllık küflenmiş gelenekler, kadını erkeğin malı gibi gösteren değer yargıları, böylesine insanlar yetiştiriyor. Okullardaki eğitim, okudukları kitaplar, gazeteler, seyrettikleri filmler, diziler de çocuk ve gençleri, doğayı, çevreyi, insanları sevmeye yöneltecek türden değil. Onlar, iyi kılıç ve mızrak kullanan, baş kesen, vurup kıran kahraman atalara dair öykülerle biçimleniyorlar, şiddete hayranlıkla büyüyorlar.

Öte yandan, toplumdaki tek şiddet furyası kadına yönelik olan değil. Şiddet bu ülkede ailede, okulda, sokakta, kışlada hayatın bir parçası. Son günlerde doktorlara, öğretmenlere yapılan saldırılar bunun bir örneği. Genç bir adam, 85 yaşındaki kanserli dedesi ölünce, bundan tedaviyi yapan doktoru sorumlu buldu, bıçaklayıp öldürdü. Sözde hak ve özgürlüklerimizi koruyacak olan bir milletvekili, karısı ile ilgilenmekte geç kalan doktoru dövüp yerlere attı. Başkaları, hem de üç kişi birden, yengelerine iğne yapan erkek doktoru dövüp hastanelik ettiler… (Bu da kadınları sevmenin herhalde başka türlüsü!) Bir başka genç, kendisini sınıfa almayan öğretmenini bıçaklayıp öldürdü. Bunlar son birkaç günde cereyan eden olaylardan ilgi çekenleri.

Geçmişte hayatımızda bu kadar şiddet var mıydı? Vardı da biz mi farkında değildik? Belki o zaman Televizyon ve internetle bu kadar haşır neşir değildik. Olayların birçoğundan haberimiz olmuyordu belki. Şimdi çok gelişkin iletişim imkânları ülkemizde ve dünyamızda olup bitenleri anında bize ulaştırıyor. Bunlardan etkileniyor, insan olarak acı duyuyoruz.

Ama yalnızca bu değil. Bu ülkede son yıllarda şiddetin katlandığını, adeta bir salgına dönüştüğünü sanıyorum. Çünkü ülkemiz, 1960’lı yıllardan bu yana yoğun bir şiddet ortamı yaşadı. Provokasyonlar, komplolar, siyasi cinayetler birbirini izledi. Hele 30 yılı aşkın çatışma dönemi, bir tür iç savaş, bu ülkeyi şiddet batağına çekti. Kürt gerçeğini kabul edip, Kürt halkının meşru haklarını tanıyarak sorunu çağdaş bir anlayışla çözmek yerine, Kürt halkını ezip sindirmeyi, zorla asimile ve yok etmeyi hedef seçmiş olan çağdışı politikalar ülkeyi bir yangın yerine çevirdi. Şiddet sarmalı ülkenin ekonomik, sosyal dengelerini, bunun yanı sıra toplum psikolojisini bozdu.

Sistem, ülkenin diğer sorunlarıyla ilgili olarak da benzer inkâr ve baskı yöntemlerini izledi. Tüm bunların sonucu toplum adeta hastalandı, şiddet toplum yaşamını bir ağ gibi sardı.

Kanımca gerek kadınlara karşı artan bu şiddet furyasına, gerek toplumdaki öteki yaygın şiddet olaylarına çare ararken bütün bunlar üzerinde düşünmek gerekir.

Tek renkli Kemalist bir nesil yetiştirme tutkusuyla ülke ve dünya gerçeklerine sırt çeviren, topluma şovenizmi pompalayan, şiddeti kutsayan ve onu tüm kapıları çözecek bir anahtar gibi gören sistem, ülkeyi işte bu duruma getirdi. Şimdi bu bataktan çıkmaya çabalarken yapılacak şey, “dindar bir gençlik yetiştireceğiz” diye ülkenin çocuklarını, gençlerini yeni bir ideolojik tornadan geçirmek değildir. Hayır, yaşadığımız sorunlar dindar olup olmama meselesi değildir. Dindar biri El kaideci veya Taliban türünden olabilir, barışçı ve adil de olabilir. Aynı şey dindar olmayan biri için de geçerlidir.

Toplumun gerek duyduğu, çağdaş bir eğitimden geçen, işinde, mesleğinde ehil, aynı zamanda özgür düşünen, başkalarına kölece biat etmeyen, insanları seven, kadınlarına saygılı, başkalarının hak ve özgürlüklerine saygılı, adil ve vicdanlı nesiller yetiştirmektir.

Ülkemizin gerek duyduğu, aynı zamanda, başta Kürt sorunu olmak üzere, yüz yüze olduğumuz sorunları uygar insanlara yaraşır yöntemlerle çözmektir. Ülkemize barış ancak böyle gelir. Onyıllardır süren şiddet ortamında psikolojisi bozulmuş toplum ancak böylece rehabilite olur ve bugün yaşadığımız vahşi manzaralardan zamanla kurtuluruz.
-----------------------------------------------
Bu yazı 2 Mayıs 2012 tarihli Radikal Gazetesi’nde, “İşçi Ölümleri ve Kadına Şiddet” başlığı altında yayınlandı. Ancak yazıyı Dengê Kurdistan için iki bölüme ayırdım. Birinci bölüme 1 Mayıs’la ilgili bir yorum da ekledim ve bu bölüm “1 Mayıs, İş Kazaları ve İşçi Hakları” başlığı altında bir hafta önce yayınlandı. Şimdi de yazının kadına şiddetle ilgili ikinci bölümünü yayınlıyorum.

8 Mayıs 2012

Print