2019-02-21
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Ümit Fırat
 
Mahalli seçimler yaklaşırken
2019-01-14 14:03
Ümit Fırat
12 Eylül hukukuna göre 5 senede bir yapılması belirlenen genel seçim tarihleri her defasında erkene alındıktan sora 2007’de yapılan Anayasa değişikliğiyle 4 seneye indirilmesine rağmen, 2015 ve 2018’de erkene alındı ve yine de 4 yıl kuralına uyulmadı. Oysa aynı hukukun koyduğu mahalli seçimlerin süresi hiç değiştirilemedi ve Mart 1984’den bu yana tam 35 yıldır her 5 yılda bir, hiç şaşmadan ve tartışmasız olarak tam vaktinde gerçekleştirildi. Gerçi Turgut Özal 1988’de bu kuralı bozup seçimleri erkene almak istedi ama Anayasa Mahkemesi buna izin vermedi.

Son 40-50 yılda gerek hızlı nüfus artışı nedeniyle, gerekse köylü nüfusun büyük orandaki göçleri sonucu büyüyen kentlerdeki yerel yönetimlerin önemleri ve seçimleri de giderek daha fazla önemsenmeye ve daha fazla ilgi görmeye başladı. Genel seçimler kadar ülkenin kaderini belirleyici olmasa da yine de toplumun günlük hayatının düzenlenmesinde etkileri her geçen gün artan birer kurum haline geldiler. Özellikle büyükşehir statüsüne sahip ve nüfusça kalabalık kentlerin belediyeleri, bütçeleri, görev alanları, yetki ve inisiyatifleri de arttırılınca, büyük bir toplum kesimi açısından oldukça önemsenen siyasi yapılar haline dönüştüler.

Ne var ki bu kurumların toplum nezdinde sahiplenilmeleri, yerel faaliyet alanları, yetkileri ve itibarlarının hızla artması, merkezi yönetimde bazı rahatsızlıklara da yol açtı. Her ne kadar TC Anayasası’nda ve TBMM duvarlarında “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” yazıyor olsa da Türkiye’de her şey merkezi devlet otoritesinin yönetimde mutlak hâkimiyeti gözetilerek inşa edilmişti. Dolaysıyla mahalli idarelerde başlayan kötü yönetim ve yolsuzlukları bir tarafa, yok kendi kendini yönetebilmesiymiş, yok AB kriterleriymiş gibi demokratik gelişmeler, merkezi otoritede tahammül edilmesi zor birtakım tehdit algılarına sıkıntılara neden oldu.

2014 mahalli seçimlerinde Kürt illerinden BDP (daha sonra bir kısmı DBP’li, bir kısmı da HDP oldular) adayı olarak seçimleri kazanan başta Diyarbekir, Van ve Mardin gibi 3’ü büyükşehir statüsünde olmak üzere bütün il ve ilçe belediye başkanları görevden alınarak, yerlerine İçişleri Bakanlığı tarafından kayyumlar tayin edildi.

Keza 2014 seçimlerinde AK Parti’den seçimlere katılıp kazanmış olan başta İstanbul, Ankara, Bursa, Samsun, Ordu, Balıkesir gibi büyükşehir belediye başkanlarının yanı sıra bazı il ve ilçe belediye başkanları da liderlerinin arzusu veya baskısıyla görevlerinden istifa ettirildiler. Tabii haklarında adli ve cezai bir işlem başlatılmasa da merkezi otoritenin müdahalesiyle görevi bırakmak zorunda bırakıldılar.

Reisicumhur Tayyip Erdoğan, 7 Ekim 2018’de Kızılcahamam’da yaptığı bir konuşmada HDP’li adayları kastederek, "Bu seçimlerde, teröre bulaşmış olanlar sandıktan çıkarsa, anında gereğini yapıp, kayyum tayinleriyle yolumuza devam edeceğiz"tehdidinde bulundu.

Bu açıklamayla birlikte, önümüzdeki mahalli seçimlerde görevden alınarak yerlerine kayyum atanan belediyelere aynı politik anlayışa mensup kişilerin seçilmeleri halinde tekrar azledileceklerini ve yerlerine yine kayyumlar atanacağını öğrenmiş olduk. Böylece 2017 referandumuyla inşa edilmekte olan yeni sistemin artık böyle işleyeceğini de öğrenmiş olduk. Belediye başkanları ve mahalli yöneticilerin politik birer aktör olmaları ve temsili pozisyonlarının herhangi bir önemi kalmamış olacak; fiilen ve esas itibariyle devletçe kendilerine verilmiş görevleri yerine getirmekle yükümlü birer memur olmaları sağlanmış olacak.

Aslına bakılırsa, Türkiye’nin tek adam rejiminde bütün müesseseler Reisicumhur’un kontrol ve denetimi altına girmiş oldu. Zaten bir süredir fiilen de yaşayıp şahit olduğumuz gibi, başta güvenlik ve dış politika olmak üzere, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun bütün sosyal, ekonomik, mali, politik meseleleri zaten Reisicumhur’un iradeleriyle çözüme kavuşturuluyor.

Böylesi bir durumda kimsenin toplum önüne çıkıp çöpleri toplamak, suları akıtmak, ulaşım, çevre ve trafik problemlerini çözmek gibi vaatlerde bulunarak belediye hizmetine talip olmasına da fazla gerek kalmamış oluyor. Ama buna rağmen önümüzdeki mahalli seçimlere geçmiştekilere nazaran çok daha fazla önem veriliyor.

Belediyelerin pek de siyasi öneminin kalmadığı bir döneme geçilmiş olduğunu düşünmeme ve genel seçimlerin üzerinden henüz 7 ay bile geçmemiş olmasına rağmen, adayların aylarca önce tespit edilmeye başladıklarını ve bütün bu gayretlere rağmen sonuçta neyin değişeceğini de merakla bekliyorum.

Eğer gaye AK Parti’nin oy yüzdesinin düşmesi için bir çaba ise, bu çabadan bir sonuç çıkabileceğini pek tahmin etmiyorum. AK Parti’nin oyları 2009 mahalli seçimlerinde de 2007’deki yüzde 47 oranından 39’a düşmüştü ama 2011 genel seçimlerinde bu kez yüzde 50’ye çıkmıştı. Kaldı ki arada bir HDP ile görüşmediklerini söylemeye ihtiyaç duyan CHP-İYİ Parti ittifakının da muhalefet olarak AK Parti karşıtı olmalarının ötesinde, topluma “Erdoğan ve AKP gitsin!” demelerinin ötesinde ne gibi vaatlerde bulunduklarını henüz anlayabilmiş değilim.

Öte yandan Diyarbekir’de bazı Kürt partileri ile seçim ittifakı pazarlıkları neredeyse sonuçlanmak üzereyken, CHP-İYİ Parti ittifakının vebadan kaçar gibi uzak durduğu HDP’nin bir bahaneyle istifa edip güya ikna edilerek görevine devam etme özverisinde bulunan sözcüsü Ayhan Bilgen’in 5 Ocak günü Evrensel gazetesine yaptığı açıklamaları ise doğrusu hiç anlayabilmiş değilim. Bay Bilgen, bir yandan AK Parti Ankara Belediye Başkanı adayı için, “Kayseri"deki bütün dosyalarda iş dünyasının tanınan isimleri, kendilerine Özhaseki’nin aracılık ettiğini, Pensilvanya ziyaretlerini organize ettiğini açık açık anlatıyor” diyerek hakkında suç duyurunda bulunurken, bir yandan da TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın İstanbul adaylığı hakkında birkaç kere okuyup pek bir şey anlayamadığım bir komplodan bahsetmiş. İttifak meselesinde de yine bazı tuhaf ve pek anlayamadığım şeyler söylemiş:

“Eğer muhalefet bloğu bir bütün olarak güçlü dayanışma içinde hareket edecekse -CHP ve İyi Parti bunun kısmi anlaşmalarını yapıyorlar- orada bütün seçmeni kucaklayacak bir süreci işletmeniz gerekir. Birçok şehirde kıl payı ya kazanılacak ya da kaybedilecek. Bu nedenle ‘Ben bu seçmen kitlesini görmezden gelirim, onlar mecbur zaten verirler’ -HDP seçmeni için söylüyorum- diyorsanız, yerel seçimlerde iki ittifak şeklinde bir denklem kuruluyorsa HDP seçmeninden oy almanın gereklerini gözetmeniz gerekir.”

Özellikle Kürt partilerinin Türkiye’nin içinde bulunduğu bu günkü siyasi şartlarda belediye seçimlerinden ne beklediklerini de sormadan edemiyorum. Yasal olarak süresi gelmiş seçimlere yasal vazifelerini yerine getirip katılmaları bence yeterliydi ama bu işi abartılı bir şekilde pazarlık konusu yaparak fazla ciddiye almalarının gerekçelerini de sormadan edemiyorum.

Gerçekten mahalli seçimler esas itibariyle demokrasinin belli başlı unsurlarından biridir ama tabii ki ortada bir demokrasi yoksa bunun bir manası olduğunu da söyleyemeyiz. Öte yandan parti organları ve seçmen tercihlerinin hiçbir şekilde dikkate alınmadan, sadece liderin direktifleriyle bir tür atamayla aday gösterilenlerin, seçilseler bile ne ölçüde demokratik seçimlerle iş başına geldikleri de ayrıca tartışma konusudur.

Aslında şu günlerde yaşanmakta olan ekonomik sıkıntılara ve kötü hava şartlarına rağmen gösterilen zahmete, fedakârlığa ve enerji kaybına değecek bir seçim olmayacak. Şahsen bu belediye seçimlerinde oy verebileceğim ne bir aday, ne de bir siyasi parti var. Üstelik baraj altında kalıp oylarının rakip partiye yazılması gibi tuhaf bir durum da yok. Bu açıdan bakıldığından da kullanacağım oyun ne demokrasiye bir katkısı olacağını, ne de vicdanımın sesine uygun olacağını düşünüyorum.

İyi haftalar diliyorum.

------------------------------------------------------------------

Basnews-9-1-2019
Print