2019-02-21
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Ümit Kıvanç
 
Anti-emperyalist Mugabe’nin milyon doları
2019-01-28 11:06
Ümit Kıvanç
Pek çok potansiyel despot, emperyalizme karşı mücadelenin kazandırdığı onurdan yararlanarak saygınlık temin etti ve sonra halkın canına okudu
Zimbabwe’nin devrik diktatörü Robert Mugabe’nin evinden, çanta içindeki bir milyon dolar çalınmış! Kabul edin ki sıkı haber.

Ve dedikodudan ibaret değil. Çünkü bu hırsızlıkla suçlanan üç sanığın yargılandığı bir dava açılmış. “Evrak” var yani ortada. Sanıklardan biri Mugabe’nin akrabası Constancia Mugabe. Dava dosyasına göre, devrik diktatörün çantasından çaldıkları parayla üç sanık, arabalar, evler, çiftlik hayvanları almışlar. Bu yüzden, Mugabe’nin başkent Harare’nin dışındaki kır evinde bulunan çantada sadece yetmiş sekiz bin dolar kalmış.

94 yaşındaki devrik diktatörün Singapur’da tedavi görmekte olduğu ve artık yürüyemediği ileri sürülüyor. Nihayet bitkin düşmesine onca yıllık zulmetme gayretinin yorgunluğu mu, ömrünün sonuna kadar oturacağına muhakkak ki kesin gözüyle baktığı iktidar koltuğundan düşmesi mi yoksa paraları çaldırması mı yolaçtı, bilemiyoruz.

Aslına bakarsanız zavallı Zimbabwelilere korkunç zamanlar yaşatan Mugabe’nin istikbali ve kaderiyle ilgilenmemiz için sebep yok.

Ama geçmişiyle ilgilenmemiz için var. Çünkü bu adam bir vakitler, ezilen halkların emperyalizme karşı verdikleri kurtuluş savaşlarından birinin önderi, dünya çapında mazlumların haysiyet mücadelesinin simgelerinden biriydi.

Şimdi mahkeme, üç hırsızın çaldığı ileri sürülen para yüz elli bin dolar mı yoksa bizzat Mugabe’nin iddia ettiği üzre dokuz yüz yirmi iki bin dolar mı, bununla uğraşıyor ve yenilenen dosyaya göre Mugabe’ye hak veriyor.

Zimbabwe’de halk, diktatörün devrilmesine rağmen hâlâ rahat nefes alamıyor ve karnını doyuramıyor. Bu yüzden her şeyi göze alıp sokaklara döküldü. Ucunda ülke parasının muazzam değer kaybının da bulunduğu bunalım, zaten uzun yıllardır kâbusa dönüşmüş toplum hayatını daha da derin karanlığa sürükledi. Akaryakıttaki fiyat artışı da bardağı taşırdı. Gösteriler yayıldı, yayılmasın diye harekete geçen asker-polis, kalabalıkların üzerine ateş açtı. On iki insan öldü, yaklaşık bin yüz kişi gözaltına alındı.

Mugabe Zimbabwe’si, dünyada hak-adalet, eşitlik için uğraşan insanlar için önemli bir gündem maddesi oluşturmadı. Daha çok ekonomicilerin konusuymuş gibi davranıldı. Çarşı-pazarda terazilerin bir kefesine konmuş tartılan kağıt para yığınları, azıcık da uzak fantezi muamelesi yapılan tipik Zimbabwe görüntüsü oldu. Bir dönemin anti-emperyalist önderi Mugabe’nin önderliğinde kurulan düzen, Türkiye’de, bu mevzuyla ilgilenmesi beklenecek çevrelerde hemen hiç sorgulanmadı. Çünkü Mugabe anti-emperyalistti ve emperyalizm denince akan sular duruyordu.

Mugabe gibi pek çok potansiyel despot, emperyalizme karşı mücadelenin kazandırdığı onurdan yararlanarak saygınlık temin etti ve sonra kendisine umut bağlamış halkın canına okudu. Ve bu diktatörlerle kadroları o arada kendilerine, yakınlarına ve “dava arkadaşları”na zenginlik ve ayrıcalıklar sağlarken emperyalist tahakküme karşı duyarlı insanları ikilemler içinde bıraktılar. “Amerika saldırırken Maduro’yu nasıl desteklemeyeceksin”, değil mi?

“Kamp”lar

ABD başta, yoksul ülkeleri işlerine geldiği gibi şekillendirmeye düşkün ve alışkın büyük güçler, kendi çıkarlarına karşı iş gören ve başkalarına da kötü örnek olan Üçüncü Dünya önderlerini devirmeye, öldürmeye, hemen olamıyorsa kötü göstermeye, onlara karşı propaganda savaşı sürdürmeye her zaman çalıştılar.

Bir vakte kadar, Sovyetler Birliği, kendi etrafında bir ittifaklar çemberi, bir “kamp” kurmayı başarmıştı, ABD’nin şerrinden kaçan, buraya sığınabiliyordu. Çin Halk Cumhuriyeti de birilerine destek-dayanak olabiliyordu. Bu ikisine yanaşanlar, otomatikman anti-emperyalist sayılıyorlardı. SSCB ile ÇHC’nin tutumunda emperyalistlik niyeti aranmıyordu, çünkü emperyalizm kapitalizmin ileri aşamasıydı ve bu ülkeler kapitalist değillerdi.

Gerçi Çin SSCB’nin “sosyal emperyalist” olduğunu ileri sürmeye başlamıştı, ama bu, çok ilginç bir şekilde, “sosyalizm-içi tartışma” kapsamında görülebiliyordu. Her iki büyük devletin, güçlendikçe, kendilerinden zayıf devletlerle ilişkilerini hegemonik bir çizgiye oturtmaya çalışmaları, stratejik hesaplara göre yürütmeleri, bunlara kondurulmayan, kötülere ait karakter özellikleriydi. (“Devlet” etkenini gerçekte olması gereken konuma oturtmak henüz becerilememişti.) Oysa global siyasî-toplumsal hedef olarak sosyalizmden ayrılışın, ülkelerin içinde -en başta devlet(parti)-toplum ilişkisinde- olduğu kadar dış politikada da bol bol işareti, delili, kanıtı vardı.

Arındırma lazımdı

Öbür yanda, emperyalizmin mağduru değil kazananı olan gelişmiş Batı ülkeleri dahil, dünyada gayet geniş bir anti-emperyalist cephe ve kuvvetli anti-emperyalist hissiyat vardı. Anti-emperyalistler, güçlü ve zalim olanın kendine hak gördüğü emperyalizme karşı içsel ve derin refleksler geliştiren kişiler, gruplar, hareketlerdi. Ancak bu reflekslerdeki milliyetçilik payını ve dozunu teşhis etme niyeti pek kimsede yoktu. Milliyetçi hisleri anti-emperyalist tepkiden ayıklamaya yanaşılmıyordu.

Bu hayatî arındırma işleminin yapılamayışından en büyük zararı genel sosyalist hareket gördü. Sınıf ayrımının nihaî olarak ortadan kaldırılması gibi bir amacı olmayan, aksine, kendisi ve mümkün en dar “dava arkadaşları” çemberi için imtiyazlar peşinde koşan, iktidara bu hevesle göz dikmiş veya zamanla bu hale gelmiş, milliyetçi çekirdekli hareketlerin içinde, yanında, yol arkadaşı, müttefiki vs. rolünde, sosyalizm, eridi gitti.

Türkiye, anti-emperyalizmin, neredeyse üzerine el basılması gereken, kutsallaştırılmış bir sihirli sözcük olarak iş gördüğü yerlerden. Bu ülkenin toplumsal muhalefet tarihinde anti-emperyalizmin kapladığı yere benzer yer tutan başka kavram yoktur. Çünkü bu kavram etrafında oluşturulmuş dünya kavrayışı, koca bir toplumsal muhalefet damarını Cumhuriyet’in kuruluş öyküsünün çizdiği sınırların dışına çıkmamaya mecbur kılabiliyor. Duygusal bağlar yaratarak. Buradan da, her birinde ayrı eğlenceler, ayrı oyalamacalar, ayrı meşgûl etmecelerin arasına dalınan sıra sıra duraklara yolculuk edilebiliyor. Beri yanda da, sosyalist kimlikle edinilemeyecek geniş çevrenin, kurulamayacak ahbaplıkların anti-emperyalistlik ortak zemininde başarılabileceği inancı yahut yanılsaması iş görüyor.

“Anti-emperyalizm” kavramı Türkiye için hayatî. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde, HDP’li siyasetçilerin başlarına getirilenlerden hareketle, Ankara’nın hukuka adalete uygun davranmaya çağırılmasını öngören karara CHP’liler aleyhte oy verdi. Sorsanız söyleyeceklerinde anti-emperyalistlik muhakkak bulunacaktır bir doz. Ve kendini gönül rahatlığı ve dürüstlükle “sol” olarak tanımlayan kişiler, gruplar, hareketler arasında buna hak verenler çıkacaktır. “Tamam, HDP’liler ezilmesin, ama Avrupalılar da bize ne yapacağımızı dikte etmesin” diyenler çıkacaktır. Her sıkışıldığında demokrasi yardımı beklenen Avrupa Birliği’ne Türk solunun kategorik olarak karşı çıkışında, “emperyalistler kulübü” teşhisinin gerçek rolü ne kadar, anti-emperyalizm kılığında dolaşan milliyetçiliğin payı ne kadardır?

Soracağım o ki, Venezuela konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’la onun en kararlı ve şiddetli muhaliflerini aynı çizgide buluşturan şeyin ne olduğunu da mı merak edip sorgulamayacağız? Suriye’den toprak apartılacak diye kendinden geçerken birden Maduro’cu oluveren Türkçü-İslâmcı için “o sahici anti-emperyalist değil” demek yalnız kendini kandırmaya yarıyor. Şüphesiz bununla da yetinebiliriz. Hattâ ona yetinmek de denmez, tatmin olabiliriz. Kendimizi kandırmak bizim içinde en çok rahat edebildiğimiz varoluş tarzıdır.

Bakın, Maduro demedim, Mugabe dedim mahsus, daha rahat konuşulabilsin diye.

Print