2019-03-20
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Cengiz Aktar
 
Kötülüğü seçmek
2019-03-07 11:10
Cengiz Aktar
Rejim tarafından, en hafifinden itilip kakılmasına rağmen gidip hep AKP’ye oy veren kitle muamması tanzim satış üzerinden hortladı. Kuyruklardaki yüz kızartıcı konuşma, tartışma, hakaret, saldırılardan geriye memleket çapında bir mağduriyet tablosu ve bir o kadar da kafa karışıklığı kaldı.

Salt hileyle açıklanamayacak seçim sonuçları gibi salt nesnel verilerle açıklanamayacak bir durumla karşı karşıyayız.

Kimi yorumcular yine mâlum sınıf analizlerini piyasaya sürdü. İnsancıkların hayatlarının bu hâlde olmasının nedenini toplumsal determinizmle açıklamayı seçtiler.

Sözkonusudeterminizm öyle kocamandır ki, genlerden başlayıp, aile, okul, kışla, mahalle, ulus, düşmanlar, gökteki yıldızlar, televizyon, medya tarafından şekillendirilirsiniz. Enva-i çeşit çevre o kadar belirleyicidir ki insankızı ve insanoğluna göz açtırmaz; kişiye hiçbir özerk alan bırakmaz.

Alınyazınıza toplumyazısı eklemlenir. Toplumsal olayların tahlilinde hiçbir cevapsız soru bırakmaz. “Truism” yani su götürmez gerçek öyledir ki gerçek olmaktan çıkar.

İnsanın varlığının kendi dışındaki etkenler tarafından belirlendiğini yadsımak mümkün değil elbet. Sorunsal, bu denli belirlenme sonrasında insana kalan özerk alanın ne olduğu, ne kadar olduğu ve insanın tavrını nasıl ve ne kadar belirlediği.

Birkaç zamandır sosyal medyada muhalif sesler “millî kötülük salgını” karşısında hayretten hayrete düşen paylaşımlarda bulunuyor. Gerçekten de kötülükle beslenen, kötülükle yaşayan, kötülükle bakan hatırı sayılır bir kitle mevcut. Kötülüğe, siyaseten hukukdışılık da diyebiliriz.

Kötülüğe aşina, diğerini hiçe sayan ve dolayısıyla diğerinin (bu “diğerine” günü geldiğinde kendisi bile dâhil) hakkını külliyen reddeden bir kitle var. Kitleninki bilinçli bir seçim, dayatılmış filan değil!

Üstelik, bırakın AKP’ye devamlı oy vermeyi, ya da tanzimden memnun olmayı, ya da rejimin her icraatına sevinç çığlıkları atmayı, kötülüğü yaşayan da, yaşatan da, görmezden gelen de bu kitle. Kadın, çocuk, işçi, hayvan cinayetleri, işsizlik, açlık, fakirlik, her türlü melânetin ağırlıklı olarak cereyan ettiği yer…

Mümkün mü bu gönüllü kulluğu sadece sınıfsal determinizmle açıklamak? Ya da kötülük de determinizmin sonucu!

Galiba çürümüşlüğü sınıftan, mağduriyetten, yoksulluktan, rehbersizlikten, rolmodellikten de öte bir yerlerde aramalıyız.

Türkiye’nin toplumsal kontratı artık yok, aslında epeydir yok. Cumhuriyetle dayatılan toplumsal kontrat çoktan iflas etti ve yerine yenisi koyulmadı, koyulamadı muhtemelen de rejimin tanımladığı şekilde koyulamayacak.

Ara bir dönemde olduğumuz hissediliyor. Bu ara dönemin temel özellikleri rejimce teşvik edilen hukukdışılık, çürümüşlük, kötülük ve vicdansızlık. Bunların alıcı kitlesi var, her şeyin farkında olan ve bu fıtratı bir hayat tarzı hâline getirmiş olan.

Üstelik, tekrar edelim, bu kötülük ve ahmaklık deryasının hem failleri hem kurbanları hem de vurdumduymazları kendileri. Gerekçeler hep hazır: Sabık dönem, tekparti, yıkılan camiler, allahsızlık, emperyalizm, dinini yaşamak, Yahudiler, ABD, AB, küffar, terörizm…

Rejim karşıtı eğitimli kitlenin ise hukukdışılıkla ve dolayısıyla kötülükle arası en az eğitimsiz kitle kadar. Afrinişgâline destan diyen, şehide rahmet okuyan, vatan sağ olsun diye tepinenler okumamış değil. Bu okumuşlar işlerine gelmeyen herhangi bir konuda kötü olmaya, hukuk dışına çıkmaya, diğerinin hakkını gasp etmeye hep hazır.

Milyonlarca örneği var. Dolayısıyla mesele eğitimsizlik değil. Kaldı ki bunlar arasında rejimle organik ilişkiler içinde olan veya olmaya can atan, yani kendi çaplarında kötülük yarışına dâhil sayısız okumuş var.

“Yanlış eğitim” diyenler çıkacaktır. Bunun tembellik hatta küstahlık olduğunu düşünürüm. Alalım gayet nazik bir konuyu, Ermeni Soykırımı’nı. Eğitimsizleri mazur görelim, eğitimlilerin isteseler emrinde her dilde onbinlerce cilt kitap, bilgi, veri var. “Oxford vardı da okumadık mı” diyecek hâlleri yok.

Dünyanın kâbul ettiği bir olguyu insan bir nebze olsun merak etmez mi? Sakatlık herhalde başka derinlerde…Ve belki o derinlerdir bu toprakların kötülüğünü belirleyen.

Determinizmle her şeyi açıklayanların besledikleri bağnaz bir iyimserlik vardır. Dış etkenler iyileştirildiğinde, misâlen yanlış eğitimden doğru eğitime geçildiğinde kötülüğün, yerini iyiliğe bırakacağını varsayarlar.

Aynı minvalde, kitlelerin aldatılmış olduklarını farzedince siyasî kavramlar sadece tek taraflı işler. Misâlen otoriterlik kavramı ağırlıklı olarak yöneticiye işaret eder; değişmez bir asimetrik yöneten-yönetilen ayrımı ifade eder.

Kötü olan yönetici yönettiklerini istismar eder ama özünde yönetilenler iyidir demeye getirir. Bu varsayımın siyasî uzantısı, otoriter kötü yönetici günün birinde gittiğinde her şeyin güllük gülistanlık olacağıdır.

Tarihte bunun örneği neredeyse yok. 2. Dünya Savaşı’nı kazanan devletlerin dayattığı Nazisizleşme olmasa bugün parmakla gösterilen Almanya ne olabilirdi anlamak için soykırımcı tarihiyle yüzleşmemiş bir Polonya’ya bugün bakmak yeterli.

1900’lerin başında Avrupa’yı kasıp kavuran totalitarizmin sağduyulu gözlemcisi Wilhelm Reich’ın dediği gibi, ne Marksist yaklaşımın sosyal sınıflara dayanan ekonomici izahı, ne Hitler ve Stalin’de vücud bulan kişi kültü, ne saf kitlelerin kötü niyetli politikacılar tarafından aldatıldıkları iddiası, ne olan bitenden bihaber oldukları safsatası faşizmi anlamak için yeterlidir.

Reich’a göre, faşizm arzulanır. Kitle, tarihin bir evresinde koşullar elverdiğinde arzuladığı faşizmi yaşama imkânı bulur. Mim koyalım ve Nâzım’a kulak verelim:

Dünyanın en tuhaf mahlûku

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil, beş değil, yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani,
hani şu derya içre olup deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin, — demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!

--------------------------------------------------------------------------------------

Haberdar – 6-2-2019
Print