2019-07-18
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Ümit KARDAŞ
 
Kürtlerle birlikte cumhuriyeti demokratikleştirmek
2019-03-26 11:16
Ümit KARDAŞ
Kürt sorunu da, Ermeni sorunu da Osmanlı’dan bu yana hak talepleri olarak değil, bölünme korkusuyla güvenlik sorunu olarak görüldü. İttihat ve Terakki ile ön plana çıkarılan Türk kimliği başat kimlik olarak kendisini diğer kimlikler üzerinden var etti.

Bu nedenle sorun Kürt ya da Ermeni sorunundan çok bir Türklük sorunu. Tarihi derinliği olan bu sorun, Osmanlı’nın son döneminden tevarüs edilen milliyetçilik anlayışına dayalı politikalar sonucu bugüne kadar ağırlaşarak geldi.

Çünkü bürokratik sınıfla birlikte siyasi kadroların da milliyetçilik anlayışında bir değişiklik olmadı. İttihatçı zihniyet, devletin baskıcı -asimilasyoncu bir anlayışla Türklük üzerinden inşa ettiği, ırkçı özellik taşıyan bir milliyetçilik uygulamasıyla sürmekte.

Kürt sorunu ve daha çok bir dış sorunmuş gibi algılanan ancak az sayıda kalsalar da Ermeni yurttaşları doğrudan ilgilendiren Ermeni sorunu bunun temel göstergeleri.

Tek bir ırka dayanan bir ulus-devlet yaratılırken Türk olmayan gayrimüslim azınlığın hukuk dışı yasalar ve uygulamalar ya da şiddet yoluyla mülksüzleştirilmesi ve göçe zorlanması bir devlet politikası olarak uygulandı.
Varlık Vergisi uygulaması (vergi yoluyla tehcir), İstanbul’u Rumsuzlaştırma amacına yönelik 6-7 Eylül 1955 faciası bürokrasinin ve siyaset kadrosunun sabıkaları.

Hem etnik kimlik hem de dini inanç bakımından farklılık gösteren gayrimüslimler, söz konusu mağduriyeti yaşarken Kürtler Türklerle aynı dine sahip olduklarından başlangıçta asimilasyoncu politikalara maruz kaldılar.

1935 yılında İsmet İnönü, Atatürk’ün emriyle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde bir geziye çıkar ve gezi sonunda hazırladığı Kürt raporunu kendisine sunar. İnönü’nün bu rapordaki tespit ve önerileri asimilasyoncu, baskıcı ve tehcirci anlayışla aynen örtüşmekte.
“- Siirt Türklüğe hevesli bir Arap şehridir. Hükümete yakın itaatkâr halkı vardır.
- Van halkı derlemedir. Sağlam bünyeli şarkta cumhuriyetin çok önemli bir temeli olacaktır. Böyle bir temel Türk hâkimiyeti için her bakımdan lazımdır.”
- Diyarbakır kuvvetli Türklük merkezi olmak için tedbirlerimizi kolaylıkla işletebileceğimiz bir olgunluktadır. ( Şehirde kolordu bulunması ve 1. umumi müfettişliğin (genel ekspektörlük) burada kurulması )
- Dersim vilayetinin teşkili ile askeri bir idare kurulması ve Dersim ıslahının bir programa bağlanması lazımdır.
- Bitlis devlet tedbiriyle Türk merkezi olarak kalabilir. Bitlis olmasaydı bizim onu yaratmamız icap edecekti.
- Karaköse hükümete yakın bir Kürt şehridir. Halk Türklüğe hevesli ve mutidir. Türklüğe ısındıkları besbelli idi.”
- Az zamanda Erzincan’ın Kürt merkezi olmasıyla asıl korkuncu Kürdistan’ın meydana gelmesinden ciddi olarak kaygılanmak yerindedir.
-Her yerde subay hem cumhuriyetin, hem Türk medeniyetinin en temiz örneğidir.”

1935 yılında, Balıkesir ve Sakarya civarında Çerkesler, Doğu ve Güneydoğu’da Kürtler olmak üzere Ermeniler, Araplar, Nasturiler, Süryaniler ve benzeri azınlıklar bulunmaktaydı. Oysa rapordaki saptamalardan da açıkça anlaşıldığı gibi cumhuriyetin kuruluşunda ve temelinde Türklük yatmakta.

Balıkesir, Doğu ve Güneydoğu’da kurulan umumi müfettişliklerin asayiş, iskân konuları başta olmak üzere çok geniş yetkileri bulunmaktaydı. OHAL bölge valiliği uygulamasının bu örnekten esinlendiği anlaşılmakta.
İnönü, Türklüğün güvencesi olarak orduyu ve mülki amirleri görmüş, bölgedeki güvenliği sağlamak için özel mahkemeler kurulması gerektiğini de belirtmişti.

İnönü’nün raporunu sunmasından sonra, bölgeye umumi müfettiş olarak Abidin Özmen gönderilir.1.bölgenin (Diyarbakır,Van,Hakkari, Muş, Mardin, Urfa, Bitlis, Siirt) umumi müfettişi olan Özmen, bölgede gizli bir nüfus sayımı yaptırır.

Sayım sonucuna göre bölgede 765 bin 150 Kürt, 228 bin 282 Türk, 92 bin 274 Arap, 20 bin 508 Süryani, 5 bin 85 Ermeni bulunmaktadır. (Saygı Öztürk- -“İsmet Paşa’nın Kürt Raporu”) Etnik çeşitliliği ve inanç gruplarıyla bölge kozmopolittir.

Özmen’in bu kozmopolitliğe rağmen hazırladığı rapor tam bir asimilasyon öngörmekte.

Özmen raporunda Van gölü havzası, Muş ovası, Bulanık ve Malazgirt’in Türk muhacirleriyle iskân edilmesini, bölgede Türklüğü aşılayacak azimli öğretmenlerin görevlendirilmesini, veteriner ve ziraatçilerin köylerde Türkçe propaganda yapmalarını, Kürt kızlarıyla evlenecek Türklere arazi verilmesini, memur ve hizmetlilerin Kürtçe konuşmalarının yasaklanmasını, bu yasağa uymayanların ihtar, maaş kesme, ihraç gibi cezalarla cezalandırılmalarını, her yıl 3 bin kişinin batı illerine göç ettirilmesini ve bu bölgenin genel kanunların dışında farklı kanunlarla idare edilmesini önermekte.

Kürtlerin yaşadığı bölgedeki yarı-feodal yapı aynen korundu, devlet bazı aşiret reisleriyle işbirliği yaparak bölgeyi dolaylı yönden yönetmeyi tercih etti. Aşiretler arası çatışmalar, toprak uyuşmazlıkları, kan davaları, feodal değerlerin hâkim olması sonucu oluşan kaotik düzene devletin görünen gücü sadece katkıda bulundu.

Bölgede tarihsel olarak asimilasyoncu politikalar nedeniyle ağır bir kimlik sorunu da yaşanmış olduğundan tüm bu sorunlar şiddete zemin yarattı. 1921’de Koçgiri ile başlayan, 1925 yılından itibaren de artan isyanlar şiddetle bastırıldı.

Kürt etnik kimliğinin, dilinin, kültürünün inkârı yüzünden Türkiye coğrafyasında yaşayan insanlar büyük bedeller ödemek zorunda kaldılar. Kanayan açık yara olarak bırakılan bu sorun büyük devletlerin Türkiye’yi yönlendirmelerine de açık kapı bıraktı.

Devlet kimlik ve dil sorununu gündeme taşıyan ve barışçıl bir yöntemi savunan Kürt oluşumlarını PKK, Kawa, Ala Rızgari gibi politika olarak sadece şiddeti benimseyen silahlı örgütleri bahane ederek cezalandırıp susturdu.

Özellikle 12 Eylül döneminde Diyarbakır sıkıyönetim bölgesi gözaltı merkezlerinde ve askeri cezaevinde uygulanan insanlık dışı işkence yöntemleri ve meydana gelen ölümler Kürt sorununu insani ve vicdani bir sorun haline getirdi, Kürt milliyetçiliğinin güçlenmesine yol açtı. PKK’ye katılımları arttırdı.

12 Eylül’ün Kürtler dışında azınlıklar üzerindeki etkisi de ağır oldu. Lozan Antlaşması’nda azınlık statüsü verilmeyen ve bu nedenle kendi dillerinde eğitim alabilecekleri okulları bulunmayan Süryanilerin büyük bir bölümü 12 Eylül sonrası baskılar sonucu Avrupa’ya göç ettiler.

Bunun sonucu sahipsiz kalan Süryani malları başkalarının eline geçti, geriye dönüp mallarıyla ilgili haklarını aradıklarında ise toprak talebinde bulunan yabancı muamelesine tabi tutuldular.

Osmanlı’nın Jön Türk ve İttihatçı anlayışından tevarüs edilen Cumhuriyetin Türklük zihniyeti ve uygulamaları bugün gelinen noktada, demokrasiyle paradoks oluşturarak toplumsal barışı tehdit edip, siyasi birliği sağlayamaz duruma gelmiş durumda.

Güvenlik anlayışını ön plana alan şiddete dayalı militarist yaklaşımlar siyasi birliği sağlayamaz. Siyasi birliği ancak siyasi, hukuki, insani, vicdani, ekonomik ve psikolojik yaklaşımlar sağlar.

Cumhuriyetin sorunlu Türklük zihniyeti demokrasinin ve barış içinde hukuk güvenliği altında yaşamanın önündeki en büyük engel olarak durmakta. Türkiye coğrafyasında farklılıklarıyla yaşayanlar önce insan, sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan yurttaş olarak kabul edilmeli.

Her yurttaş demokrasinin öznesi olarak etnik bağı, dili, inancı ve kültürü bakımından farlılıklarıyla birlikte hukuk güvenliği altında yaşamalıdır.
Temel felsefesi ve ilkeleri ortaya bu şekilde konan bir toplumsal mutabakata dayalı yeni bir anayasa ancak Türk kimliğini sorun yaratan bir başat kimlik olmaktan çıkarıp, demokratik bir kimlik haline getirir ve diğer kimlikleri de sorun yaratır olmaktan çıkarır.

Bunun için buyurgan, merkeziyetçi ve otoriter zihniyeti bir tarafa bırakarak sorunu muhatabıyla birlikte tartışmak gerekir. Öncelikle tarihte yaşananlarla toplumun yüzleştirilmesi, toplumsal bilinç ve vicdanın uyandırılması ve devletin yaşananlardan ders çıkararak tüm kimliklere güven vermesi gerekmekte.

Osmanlı’dan bu yana değişmeyen şey, tartışma ve uzlaşmayı dışlayarak, siyasi birliği güvenlikçi politikalarla, baskı, şiddet ve inkâr yoluyla sağlamak oldu. Bahçeli’nin savaş diline dayalı milliyetçi aşırılığıyla ortaklaşan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve Bakan Soylu’nun söylem ve uygulamaları uzlaşma yoluyla siyasi birliğin sağlanmasının önünü tıkamakta ve Türkiye’yi içte ve dışta güçsüz kılmakta.

Türkiye’nin defalarca denenmiş güvenlik politikalarıyla sahih bir demokrasi inşa etmesi, hukuk güvenliğini sağlaması, siyasi birliğini güçlendirip, biz duygusunu yaratması dolayısıyla ekonomisini güçlendirmesi mümkün gözükmemekte.
.
----------------------------------------------------------------------
Artı Gerçek-15 Mart 2019
Print