2020-07-07
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Kemal Burkay
 
Şu Korona Günleri - 4. Bölüm İNSANLAR BU DURUMA NASIL GELDİ?
2020-05-12 19:52
Kemal Burkay

Kemal Burkay

Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde, insan eylemi sonucu günümüzde dünyanın yüz yüze olduğu ciddi sorunlara, özellikle kapitalizmin yol açtığı kötülüklere özetle değinmiştim. Peki insanlar dünyayı bu duruma nasıl getirdiler, ya da kendileri bu duruma nasıl geldiler. Kısaca bundan da söz etmek istiyorum. Çünkü -eğer zaman kaldıysa- kendimizi ve dünyayı bu kötü durumdan kurtarmak bunu kavramaya, insanlığın bu yönde bilinçlenip harekete geçmesine bağlıdır.
Atalarımız, “komünal toplum” da dediğimiz avcılık ve toplayıcılık döneminde oldukça sade bir yaşam sürüyorlardı. Gruplar halinde avlanarak ve meyve toplayarak, bu ürünleri ortaklaşa tüketerek, yani eşit bir paylaşımla yaşamlarını sürdürüyorlardı. Henüz ev yapmayı ve tarla tarımını bilmiyorlardı, mağaralarda, ağaç kovuklarında yaşıyorlardı. Gelişkin bir maymun grubu gibi…
İnsanlığın bu ilk evresi yüzbinlerce yıl sürdü.
Ama ellerini kullanıp alet yapmayı beceren iki ayaklılar olarak, yaşam için gerekli araçları giderek geliştirdiler. Sopadan mızrağa geçtiler. Hayvanların bir bölümünü; köpeği, koyunu-keçiyi, sığırları, domuzu, tavuk ve ördekleri ehlileştirdiler. Bahçe kurmayı, arpa, buğday gibi doğadan toplayıp yedikleri tohumları ekip çoğaltmasını, yani tarla tarımını öğrendiler. Bu onların beslenme olanaklarını oldukça iyileştirdi. Topraktan çanak çömlek yaptılar. Bu onların suyu ve sütü, meyveleri, tohumları koruyup taşımasına olanak sağladı. Bu olanaklara kavuşunca artık av peşinde koşup yer değiştirmeye pek gerek kalmadı; barınmak için kulübeler, evler yapmaya başladılar; böylece ortaya ilk yerleşim yerleri çıktı.
İnsanlık tarihindeki bu gelişmeye neolitik devrim diyoruz. Biz Kürtler bakımından bunun ilginç ve onur verici yanı şu ki, bu devrim dünyada ilk kez bizim ülkemizde, Kürdistan’da gerçekleşti ve giderek çevre coğrafyalara yayıldı.
Bunu izleyen dönemlerde bakırın ve demirin bulunması, bu madenlerin alet yapımında kullanılması, atın ehlileştirilmesi, tekerleğin keşfi. Kağnı ve at arabasının otaya çıkması vb. gelişmeler yaşandı. Bunun yanı sıra yazının bulunuşu, bilimler ve sanatların ortaya çıkışı…
Buna insan toplumlarında uygarlığın ortaya çıkışı da diyoruz. Alet yapmakla başlayan, tarımla, mimariyle, yazı, bilim ve sanatlarla gelişen uygarlık, 10-12 bin yıl öncesinden başlayarak çok hızlı bir seyir izledi. İlk gelişkin örnekleri Mezopotamya ve Mısır’da, daha sonra Akdeniz kıyılarında, Anadolu’da, Yunan ve Roma’da, Çin’de ve Hindistan’da yaşandı.
Uygarlık bir yönüyle güzeldi, iyi idi, insan yaşamını iyileştiriyor, onun doğaya uyum sağlamasına olanak veriyordu. Öte yandan bu gelişmenin her yönüyle iyi yönde olduğu söylenemezdi.
Örneğin insanlar demiri bulunca demir uçlu mızrak ve kazma, balta gibi aletler yaptılar. Mızrak avlanmak için, kazma toprağı işlemek için, balta odun kırmak için pekâlâ olumlu bir işlev görüyordu. Ama onlar demirden kama ve kılıç da yaptılar ve mızrağı, kama ve kılıcı aynı zamanda başka insanları öldürmek için de kullandılar. Bu tür aletleri, bunun yanı sıra, atı ve at arabasını kullanarak komşu coğrafyalardaki insan topluluklarına savaş açtılar, onların topraklarını ve mallarını ele geçirmek için. Kadın ve erkeklerini ya öldürdüler, ya da esir edip köleleştirdiler.
Örneğin Asurlular heykel ve kabartma sanatında bugüne kalan, müzeleri süsleyen hayranlık verici pek çok eser bıraktılar. Ama aynı Asurlular savaş seferleri ve şiddetleriyle de çevre halklara dehşet salmışlardı. Bir Asur kralı, komşu Mitanniler üzerine yaptığı böyle bir seferinden söz ederken orada 14.400 kişinin birer gözünü kör ettiğini övünerek anlatır.
Mısır firavunlarının inşa ettikleri piramitler de muhteşemdir ve bugün de insanların hayranlıkla gezip gördükleri yapılardır. Öte yandan, firavunların kendilerini ebedi kılmak, şan ve şöhret için yaptıkları bu eserlerin her birinde on binlerce köle acımasızca çalıştırılarak hayatını yitirdi.
Köleci toplum ilk sınıflı toplumdu. Komünde ayrışma olmuş, özel mülkiyet, zengin-yoksul ayrımı ortaya çıkmıştı. Güçlü olanlar toprakları, hayvanları kendi özel mülkleri yapmışlardı; hatta esirlerden başlayarak diğer bir bölüm insanı köle olarak mülke çevirmişlerdi.
Kadınların erkekler karşısında eşitsiz duruma düşmeleri de bu dönemde başladı. Komünal dönemde kadın saygın bir konumdaydı, ailede matriarkal (maderşahi), yani erkin anada olduğu sistem geçerliydi. Köleci sisteme geçişle birlikte, ailede patriarkal (pederşahi) istem oluştu, yani erk babaya geçti.
Sınıflı toplumla birlikte, düzeni işletme ve baskı aracı olarak devlet, yasalar, askerler, yargıçlar ve zindanlar ortaya çıktı. Düzene karşı çıkanlar, itiraz edenler cezalandırıldılar; ya öldürüldüler, ya zindanlara kondular… Yasalar ve yargı başından beri mülk sahiplerinin, yani özel mülkiyetin emrinde oldu.
Günümüzde bile adliyelerde, yargıçların arkasındaki duvarda yazılı “Adalet mülkün temelidir,” özdeyişi aslında işte bunu anlatır; diğer bir deyişle, adalet mülkü, daha doğrusu mülk sahiplerini korur. Mülk ise herkesin değildir, kimi Karun kadar zenginken, saraylarda yaşarken, kimi ise meteliksizdir, başını sokacak yeri yoktur. Ve bugünün sözde “modern” kapitalist toplumunda birinci grup küçük bir azınlık iken, ikinci grup çoğunluktur.
İnsan toplumunda kötülük, diğer bir deyişle eşitsizlik ve baskı böyle başladı. Zamanla yeni biçimler kazanarak günümüze kadar geldi.
Köleci toplum insanlık tarihinde bin yıllar sürdü. Hem kölelerin direnişleri sonucu, hem de, asıl olarak sistemin kendi iç gelişimiyle sona erdi ve yerini feodal topluma bıraktı. Feodal toplum iki temel sınıftan oluşuyordu. Büyük toprak sahipleri ile onların topraklarını işleyen topraksız köylüler, yani serfler… Serfler karın tokluğuna çalışanlardı. Onların yarattığı ürüne ise büyük toprak sahipleri el koymakta idi..
Feodal toplumu kapitalist toplum izledi. Bu, buharlı geminin icadı, sömürgecilik ve sanayileşme dönemine denk geldi. Bu kez iki temel sınıf burjuvazi ve işçi sınıf idi. Burjuvazi büyük üretim araçlarının -fabrikalar, kapitalist çiftlikler ve ticarethaneler- sahipleri idi. İşçiler ise onların işyerlerinde emek karşılığı ücret alan mülksüzler… İşçilerin yarattıkları, ücretlerini aşan artı değer tümüyle burjuvaların, yani kapitalistlerindi.
Kapitalist toplumda bu iki temel sınıfa ek olarak bir de küçük burjuvazi denen sınıf var: Feodal sistemden miras kalan esnaf ve zanaatkârlar ile küçük toprak sahibi köylüler ve serbest meslek sahipleri...
Kapitalist dönemde gelişkin sanayi ülkeleri dünyamızın diğer bölgelerini sömürgeleştirdiler ve kapitalizm emperyalist bir aşamaya ulaştı. Emperyalist ülkeler dünyayı yeniden bölüşmek için kendi aralarında savaşa tutuştular ve gelişen silahlarla birlikte uluslararası düzeyde çok daha büyük ve kanlı savaşlar yaşandı. 1. ve 2. Dünya Savaşlarında dünyamız bir uçtan diğer uca yanıp yıkıldı ve on milyonlarca insan hayatını yitirdi.

Devam edecek…
12 Mayıs 2020
Print