2020-10-25
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Kemal Burkay
 
7. Bölüm TÜKETİM TOPLUMU ÇILGINLIĞI
2020-05-24 16:58
Kemal Burkay
Şu Korona Günleri – 7. Bölüm
TÜKETİM TOPLUMU ÇILGINLIĞI

Kemal Burkay

Paranın Ortaya Çıkışı, Altın –Gümüş

Önceki yazılarımda insanların nasıl da akla uygun olmayan işler yaptıklarına, özel mülkiyet hırslarının onları nerelere sürüklediğine, sözde daha iyi bir yaşam peşinde koşarken nasıl dünyayı yaşanılmaz hale getirdiklerine örnekler vermiştim. Ama bu akla uygun olmayan garip işler bunlardan ibaret değil, pek çoktur.
Örneğin şu para ve altın,-gümüş, elmas gibi şeyler…
Para nasıl ortaya çıktı? O bir değeri temsil eder ve değişim aracıdır. İnsanlar önce mallarını takas ediyorlardı, yani bir mal verip karşılığında kendilerinde olmayan bir mal alıyorlardı. Örneğin hayvan verip karşılığında buğday alıyorlardı. Benim çocukluğumda, köylerdeki kapalı ekonomi koşullarında bu takas hâlâ vardı. Örneğin köylere gelen çerçiler kadınlara verdikleri inci-boncuk, ayna, tarak ve benzer şeyler karşılığında buğday veya başka ürünler alıyorlardı.
İnsan toplumunun ilk zamanlarında mal karşılığı başka şeyler de verilir oldu, örneğin deniz hayvanlarının kabukları, renkli taşlar… Zamanla, az bulunur ve parlak madenler, altın ve gümüş de bu işte kullanılır oldu. Diğer bir deyişle bir değer ölçüsü oldular. Onlar aynı zamanda süs eşyaları idi; zamanla bileziğe, küpeye, kolyeye filan dönüştüler. Krallar, zenginler onlardan hazineler kurdu…
İnsanların sahip olmak için çılgınca maceralara atıldıkları irice bir elmas parçasını düşünün…
Oysa bunlar renkli taşlar olmaktan başka nedirler?
Ama biz onlara sanal bir değer vermişiz ve onlar kendileri yenip içilmeseler de, onlarla mal-mülk, bol yiyecek ve giyecek almak mümkündür.
Derken madeni ve kağıt parayı icat etmişiz. Kendisi beş para etmeyen bir demet kağıt parçası ile bazen bir ev almak mümkündür…
İnsanların bir bölümü cevher denen altın-gümüş, elmas ve benzeri taşlardan hazineler kurmak için, sahip oldukları güce dayanarak diğer insanları acımasızca sömürdüler, ezdiler. Bıçağın kemiğe dayandığı zamanlarda söz konusu sömürülenler zaman zaman ayaklandılar. Örneğin -sanırım Roma döneminde- Mısır’da, böylesine acımasız bir valiye karşı halk ayaklanmış, onu yakalamış ve hazinesinin kapısını açıp biriktirdiği atın ve gümüşleri, kıymetli taşları ağzına doldurmuş, “Hadi ye… Ye ulan ye!” deyip öldürmüşlerdi…
Altın-gümüş avcılığı için insanların giriştiği maceralar, Amerika’nın altın arayıcıları, “Define Adası” hikâyeleri malum… John Steinbeck “İnci” adlı romanında, bir midyenin karnında iri bir inci bulan balıkçının başına gelen belaları nasıl da güzel anlatır…
Günümüzde ise aç gözlü kapitalistler, büyük ölçekte altın ve elmas elde etmek için güzelim ormanlık alanları tıraşlıyor, tepeleri, dağları kele çeviriyorlar.

TÜKETİM ÇILGINLIĞI
Bu yazı dizisinden önce kaleme aldığım, yine Covid-19’la ilgili “Demek ki Neymiş” başlıklı yazımda çağımız toplumlarını sarmış tüketim çılgınlığından söz etmiş ve şöyle demiştim:
“Dolaplarımız yiyecekten ve giyim eşyalarından dolup taştı.”
Evet, zenginlerimizin, hatta orta halli olanlarımızın bile evleri bu hale döndü, bazen eşyadan adım atmaya yer olmuyor...
Benim çocukluğumda köylülerimizin, büyük-küçük, çoğu zaman bir çift ayakkabıları bile yoktu. Sığır derisinden yapılmış bir çarığa sahipsek ne mutlu bize. Karda kışta okula çıplak ayakla gittiğimi hatırlarım. Üstümüze giyebileceğimiz ceket pantolonumuz da yoktu. Annemizin elle dokuduğu bir yün kazak, Kayseri bez fabrikasının ürünü beyaz don ve gömlek…
Elbet bu imrenilecek bir durum değil. İnsanın yaza ve kışa uygun giysileri, ayakkabıları olmalı.
Ama bugünün insanına bir bakın. Dolaplar çifter çifter botlar, yazlık ve kışlık ayakkabılarla dolup taşıyor. Çoğu zaman onlarca çift… Onlarca gömlek, onlarca takım elbise…
Çok mu gerekli bu? İkişer takım kışlık ve yazlık elbise, ikişer çift kışlık ve yazlık ayakkabı pekâlâ yetmez mi?
Ya yiyecekler? Dışarda, lokantada ve kantinlerde yenenlerin yanı sıra, dolapları tıka basa dolduran etler, meyveler, sebzeler… Kıtlıktan çıkmış gibi bir açgözlülük…
Yenenin yanı sıra çöpe atılan yığınla yiyecek…
Bunun sonucu ise çağımızın en yaygın hastalığı, obezlik… Daha gencecik yaşta bile koca bir göbek, doksanı, yüzü aşkın kilolar… Erken gelen şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kalp…
Buna tüketim toplumu deniyor. Kapitalizmin kışkırttığı tüketim çılgınlığı çağımızda akıl almaz düzeydedir. Bir reklam furyası bu işin hizmetinde. Yol boylarında, kent caddelerinde, duvarlarda sizi satın almaya davet eden dizi dizi kocaman tabelalar… Gazetelerde, televizyonlarda, cep telefonlarında bitip tükenmeyen çağrılar… Ustaca, kulaklara, beyinlere işleyen bir ses tonuyla… İhtiyacınız var mı yok mu, hiç önemli değil; koşup o nesneden almalısınız!
Ben bu reklam işine adam –tabi kadın-çocuk da- kandırma sanatı diyorum.
Öte yandan işsizler, yoksullar… Yırtık papuç ve gömlekle dolaşanlar, evine ekmek götüremeyenler…
Zengin ülkelerin yanı sıra yoksul Asya, Afrika, Latin Amerika ülkeleri… Kıtlık ve susuzluk çekenler, açlıktan bir deri bir kemik insanlar… Kitle halinde ölümler…
20 Mayıs 2020
Gelecek ve son bölüm: “Çıkış Yolu Ne?”
Print