2024-04-15
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Aydın Güneşli
 
Ekonomik, siyasal kriz ve HAK-PAR
2022-12-28 11:57
Aydın Güneşli
Türkiye’de ekonomik krizin derinleşerek sürmesi, işsizliğin, yoksulluğun büyümesi ile demokratik değerlerden, evrensel hukuktan uzaklaşılması arasında doğrudan bir ilişki olduğu ortada.

Bu gün aşırı zamlar ve yüksek enflasyonla her gün biraz daha alım gücü eriyen, temel gıda madddelerine dahi erişimi zolaştırılan toplumun geniş kesimleri açlık sınırında yaşamaya zorlanıyor.

Gelir dağılımındaki adaletsizlik her geçen gün daha da büyüyor.

Ekonomik krizin ağır yükünün emeğiyle yaşayanlara fatura edilemesi, ancak, toplumun militarist, ırkçı, şöven atmosfer altında tutulmasıyla, demokratik itiraz kurumlarının etkisizleştirilmesiyle sağlanabiliyor.

Demokrasi ve özgürlük alanları daraldıkça yoksulluk artıyor.

Türkiye’de gerçek anlamda bir demokrasi de hukuk düzeni de var olmadı.

Muhalefetteyken demokrat olanların iktidara gelince birer diktatöre dönüşmelerine neden olan nedir?

Sürekli olarak darbeler, sıkı yönetimler, olağanüstü hal rejimleri ve her türden otoriter, demokratik olmayan, keyfi yönetimlere, hukuksuzluklara kaynaklık eden koşullar nedir?

Elbette bu durumun nedeni Kürt sorunu, Alevi sorunu gibi temel yapısal sorunların adil çözüme kavuşturulmamasıdır. Bu konularda izlenen çözümsüzlük politikası, ancak ülke kaynaklarını yutan militarist çarkın sürekli büyütülmesi ile, adeletsizliğin, hukuksuzluğun, keyfiliğin, otoriter anlayışın egemen kılınmasıyla sürdürülebilmekte. Bu durum demokratikleşmenin önü sürekli olarak tıkamakta, otoriter ve hukuksuz, keyfi yönetimlere zemin hazırlamaktadır.

Dünden bu güne Kürt sorununda izlenen militarist baskı politikaları, ırkçılığı, şövenizmi, hukuk tanımamazlığı büyütürken, giderek tüm alanların da çürümesine, enfekte olmasına neden olmaktadır.

Kürt kentlerine yönelik insan hakları ihlalleriyle, huuksuzluklarla sürdürülen olağanüstü rejim uygulamaları, keyfi yönetimler bir süre sonra tüm Türkiye’yi kapsama alanına alması bundandır.

Kürt halkının en temel ve meşru haklarının dahi baskı altında tutulmasını, siyasetçilerine, aydınlarına, kurumlarına, belediyelerine, vekillerine yönelik gerçekleştirilen keyfi, hukuk dışı uygulamaları görmemezlikten gelenlerin, rutinden kabul edenlerin bir süre sonra aynı hukuksuzluklarla karşılaşması, mağdura dönüşmesi gecikmemektedir.

Pek çok olay gibi, son günler de CHP li İstanbul Belediye Başkanı İmamoğlu’nun da bu hukuk tanımazlığın mağdurları arasına katılması tam da bu türden bir gelişmedir.

Elbetteki, eleştiri nedeniyle hakkında dava açılan İmamoğlu’na verilen ceza keyfi ve hukuk dışıdır. Bu hukuksuzluğun İstinaf veya Yargıtay aşamasında bir an önce düzeltimesini diliyoruz.

Ve bir kez daha hukuksuzluk karşısında sadece kendisine veya kendi yandaşlarına dokunulduğunda ‘ah’ demenin çoğu zaman geç olacağının artık görülmesi gerektiğinin altını çizmekle yetinelim.

HAK-PAR’a gelince;

2002 yılında sosyalist, milliyetci, liberel, muhafazakar ve diğer eğilimlerden samimi yurtseverlerin Kürt halkına dayatılan teslimiyetçi politikaları reddederek , halkımızın temel istemlerine sahip çıkan güçlü bir seçenek yaratmak amacıyla bir birlik projesi olarak kurdukları HAK-PAR önemli mesafeler kat etse de henüz istenilen, hak ettiği yerde değil.

Sadece HAK-PAR değil Kürt hareketi de bir bütün olarak istenilen yerde değil.

Elbette bu olumsuz durumun pek çok nedeni var.

Bunun en başta gelen nedeni; Kürt halkının haklı ve meşru taleplerini kararlıca savunan kadrolar eliyle legal, barışçıl demokratik bir kanalda yürürtülecek mücadeleyi risk olarak gören ve Kürt birliğini engelemek için elinden geleni yapan sömürgecilerdir.

Onlar karanlık merkezlerinde hazırladıkları senaryolarla, ürettikleri örgütlerle, kendi mutfaklarında büyüttükleri kadrolarla kürt hareketini dejenere etmek için çeşitli oyunlar oynamaya devam etmektedirler.

70li yıllarda sömürgeciler tarafından kendi labaraturlarında yaratılan ve Kürt hareketine aşılanan Öcalan ve PKK bu türden başarılı bir oyundu.

Öcalan ‘devrimin dili ve eylemi’adlı kitabında MİT ile ilişkilerini, MİT’ın parasıyla örgütü kurduklarını, onun entelektüel gücünden de yararlandıklarını övünerek anlatır.

Kürt hareketi bu örgüt ve kadrolar eliyle hem şiddete yöneltildi, hem de etkisiz kılındı. Sömürgeciler, Öcalan’ın temsil ettiği ve ‘teröristlikle’ etiketlenen bu sahte ‘radikal Kürtçü’ hareketle gerçek Kürt yurtsever hareketinin gelişmesini engelledi.

Kuzey Kürdistan’da neredeyse kırk yıl Kürt gençlerinin kırımı, Kürt köylerinin boşaltılması ve milyonlarca Kürdün topraklarından koparılarak metrepollere sürülmesi ile devam eden bu uğursuz oyun, aynı şekilde Güney Kürdistan’da Suriye’de Batı Kürdistan’da da sömürgeci politikalara hizmet edecek şekilde devam etmektedir.

1970li yıllarda sömürgecilerin yaptığı uğursuz müdahele, 1990larda Kürt yurtsever hareketinin legal alanda başlattığı mücadelede de tekrarlandığını görüyoruz.

SHP sırf Paris’te yapılan bir Kürt konferansına katıldıkları için Kürt milletvekillerini partiden ihraç ettiğinde başalayan, Kürtlerin kendi legal partilerini kurma arayışı Halkın Emek Partis HEP ile sonuçlanmıştı. PKK dışındaki tüm kürt yurtseverlerinin yanı sıra demokrat Türk kadroların da yer aldığı HEP’i PKK önce hayin ilan etmişti. Türk partilerinden kopuşa neden olacak ve kitleselleşme potansiyeli olan bu girişime karşı MİT’in harekete geçmesi gecikmemişti. HEP’in kuruluşu aşamasında genel başkan olmasına kesin gözüyle bakılan Aydın Güven Gürkan MİT elemanlarının baskısıyla geri çekildi, yerine Fehmi Işıklar’ın geçmesi sağlandı.

Daha sonra sömürgeci rejim Kürtlerin ayrı bir parti ile kendi temsiliyetlerini yaratmasını büyük bir risk olarak görerek PKK’nin HEP’e katılmasını sağladı. Sonrası malum....

PKK’nin yaptığı ilk iş HEP’i yeniden SHP ye yamamak oldu.

Fehmi Işıklar devletin kendisine verdiği görevi PKK ile birlikte yerine getirmiş ve HEP’i SHP ye katmayı başarmıştı. Bu durumu bir röportajında da keyifle açıklamıştı.

SHP kapatıldıktan sonra da kurulan DEP, HADEP ve diğer partilerde de Kürt yurtseverleri adım adım tasfiye edildi.

Legal alanda da PKK tarafından yönetilen partilerin hakimiyeti pekiştirildi.

Samimi Kürt yurtseverleri legal alanda mücadeleyi terk etmek yerine PKK ile yollarını ayırdılar. Demokrasi ve Değişim Partisi , Demokrasi ve Barış Partisi, Katılımcı Demokrasi Partisi gibi legal partiler kurarak bu oyunu bozmaya çalıştılar.

Öcalan yakalanıp Türkiye’ye getirildikten ve ‘Anam Türktür, hizmete hazırım’ diyerek Türk devletine teslimiyetini ilan ettikten sonra, ‘bağımsız devlet kuracağım’ diye Kürt gençlerini dağa çıkaran PKK de, TC ye hizmet perspektifi ile Öcalan’ın ürettiği ‘ortak vatan, demokratik cumhuriyet’ tezlerine sarılınca Kürt toplumunda, hatta Kürt politik kadrolarında başlayan moral çöküntüsü hat safhaya ulaştı

İşte tam da bu süreçte ‘Hayır, Biz Kürt halkının haklı ve meşru haklarını talep etmeye, savunmaya ve bu uğurda mücadele etmeye devam edeceğiz’ diyen farklı gelenek ve eğilimlerden gelen samimi yurtseverler bir araya gelerek 2002 de HAK-PAR’ı kurdular.

Ancak HAK-PAR bir yandan rejimin fiili baskıları ile öte yandan yasaklar ve engelemelerle dolu mevcut yasal mevzuatın kıskacında siyaset yapmak zorunda kaldı.

HAK-PAR, hakkında açılan kapatma davasını kıl payı ile kazandı.

İlk kez legal alanda bir parti, programına federasyonu koyma hakkını bu hukuk mücadelesiyle elde etti.

Ancak ve sadece, iyi bir program, demokratik işleyişi ön gören tüzük ve samimi kadroların varlığı tek başına yetmeyeceği de ortada. Bu büyük bir davadır ve sabırla ustalıkla ilmek ilmek örülmesi zorunludur.

Öncelikle Kürt toplumuna egemen kılınan kendi ulusal kurumlarına yabancılaşma, uzak durma, destek olmama kültürünü aşmak, sömürgeci kurumlarda var olma, hatta başı çekme anlayışını tersine çevirmek çok uzunca bir çaba gerektirir.

Sömürgecilerin legal alana müdahalesinin yanı sıra Kürt yurtsever kadroları arasında birlikte çalışma kültürünün zayıflığı, kendini ve kendi kişisel çıkarlarını her şeyin üstünde gören bireylerin yararttığı güvensizlik, binbir emekle inşa edilen politik yapıları vekillik karşılığı pazarlama eğilimi, zaten varolan olumsuz koşulları daha da ağırlaştırdı.

HAK-PAR kadroları bir dava partisi olarak ve sabırla yoluna devam etmek gerektiğinin bilinciyle hareket etti.

Devlet legal alanı da kendi istediği gibi dizayn etme çabasından vaz geçmemektedir.

Eski devlet balanı Beşir Atalay ‘HDP yi İmarlı’da Öcalan ve MİT ile birlikte kurduk’ diyerek legal alana da nasıl müdahale ettiklerini itiraf etti. HDP de kimin, nerede, hangi pozisyonda görev alacağını , izleyeceği temel siyaseti ki kamuoyuna ‘Türkiyelileşmecilik’ olarak yansıtıldı, MİT’in belirlemesi ilginç değil mi?

HDP parlatılarak çekim merkezine dönüştürüldü. Ve kişisel ikbal peşinde koşanlar açısından parlak, kestirme bir odak olarak görevini layıkiyle yaptı.

Selahattin Demirtaş mahkeme de "MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın kendisiyle görüşmek istediği"ni hatırlatarak “Bana Öcalan’ın yerine geçme teklifi yapıldı. Reddettim. Biz biziz, Öcalan Öcalan’dır. Öcalan’ın Ortadoğu siyasetini etkileyecek gücü ve misyonu var. Biz de parlamentoda çözüm aktörüyüz” diye konuşurken bir gerçeği ifade etmektedir. O da Milli İstihbarat Teşkilatı MİT’in nasıl Kürt siyasetine müdahale ettiğidir.

MİT, Öcalan’la birlikte zaten o dönem HDP nin başında olan Demirtaş’ı PKK nin etkilediği legal- illegal tüm yapılanmaların üst kurumu olan KCK yapılanmasının da başına geçirmek istemektedir.

Bu uğursuz ilişkilerin elbet ağır sonuçları da oldu, olacak;

80 milletvekili, 6 milyon oy, yüzü aşkın belediyeye ragmen HDP nin oylarını aldığı Kürtlerin, ulusal istemleri paralelinde siyaset yapmak yerine Kemalist faşist kesimlerle, İslamcı faşist kesimler arasındaki iktidar mücadelesinin bir aparatına dönüşmesinin nedenini tam da bu uğursuz ilişkide aramak gerekir

Demirtaş’ın 2016 da Başkanlık sistemiyle ilgili olarak ilkelerinden vazgeçmediklerini ve büyük bir faciayı önlediklerini belirttikten sonra , “Başkanlık sistemine evet deseydik, AKP’li Kürtlerin sorunları çözülürdü ancak halkın sorunu çözülemezdi” , “Ver başkanlığı al özerkliği diyenler kusura bakmasın, biz demokrasi için mücadele ediyoruz. Sadece Kürde demokrasi olamaz” diye konuşmasının şifrelerini de bu ilişkide aramak yanlış olmaz.

Kürt yurtseverleri MİT’in Kürtlere örgüt ve lider atama çabaları üzerinde daha ciddiyetle düşünmeli ve daha dikkatli siyaset üretmelidir.

Anlaşılan o ki devlet legal meşru, barışçıl, demokratik Kürt temsiliyetini bu türden müdahalalerle, proje yapı ve kadrolar eliyle engelleme siyasetini sürdürecektir.

Öte yandan MİT tarafında inşa edilen bu yapı ile ‘Kürdistanilik‘ adına flört eden, ittifak için çırpınan siyasetçilerimiz de az değil.

Bu oyunu deşifre etmek ve bozmak, halkımıza güçlü br alternatif yaratmak yerine her seçim öncesi HDP ile ittifak için çırpınan bu siyasi kadrolar, HDP yi meşrulaştırmaktan onları Kürtlerin temsilcis, konumunda tutmaktan başka iş yapmamaktadırlar.

HDP hiçbir zaman Kürt partisi olduğunu söylemedi. O kendini ‘Halkların Partisi’ olarak tanımladı. Merkez yöneticilerinin, vekillerinin genelbaşkanlarının ezici çoğunluğu da Kürt değil. Bu güne dek değişerek gelen 12 eşgenel başkandan sadece Selahattin Demirtaş Kürttür. Ne hikmetse Onu da MİT Kürtlerin başına getirmek istemektedir!

Buna ragmen her seçim sürecinde HDP yi Kürt Partisi, hatta Kürdistani İttifakın baş aktörü olarak ilan eden bu siyasetçilerin hesaplarının başka olduğu malum.

İşte tam da bu nedenle HAK-PAR önemlidir. Ve onu gözümüz gibi korumak, geliştirmek, halkımızla bütünleştirmek, MİT’in oyunlarını bozmak yurtseverliğin gereğidir ve boynumuzun borcudur.

HAK-PAR Kürt yurtsever hareketinin sigortasıdır. Samimi yurtseverler açısından birlik zeminidir. Bu güne dek izlediği bundan sonra da izleyeceği politakaların merkezinde Kürt halkının meşru haklarının elde edilmesi vardır, olacaktır.

Temel mücadele yöntemi olarak barışçı siyasal yöntemleri seçen HAK-PAR Kürt halkının temel taleplerini dile getiren, çağdaş bir programa sahiptir

Program aynı zamanda Alevi halkın haklı taleplerini, kadın haklarını, emekçilerin haklarını, çevre sorunlarına çözümü, temel insan hak ve özgürlüklerini, AB standartlarında bir demokrasiyi de içermektedir.

HAK-PAR doğru bir seçenektir ve onu büyütmek kitleselleştirmek bizim öncelikli görevimizdir.

9. Kongremizin ardından önceliklerini iyi belirleyen Parti Meclisi 5 ay gibi kısa bir sürede partimizin seçimlere katılması için gerekli olan Türkiye’nin 41 ilinde ve bu illerin ilçelerinin en az üçte birinde teşkilatlanma şartını yerine getirdi.

HAK-PAR bu gün itibariyle 43 ilde teşkilatlanmasını bitirmiştir. Teşkilatlanma çabasını aralıksız sürdürmeye de devam edecektir.

Şimdi de yeni bir program yaparak önceliklerimizi tespit ederek adım adım kitleselleşmek için gerekli olan diğer şartları yerine getirelim. Mali kampanyamızı sürdürelim. Kurusal yapımızı daha da güçlendirelim.

Dışımızda kalan samimi yurtsever kadro ve hareketlerle bir araya gelelim. Birlikte neler yapabileceğimizi konuşalım. Bir yol haritası oluşturalım. Bu konuda yapılacakların genel çerçevesini çizelim. Elbette bu da rastgele olmamalı, kiminle hangi çerçevede ve nasıl görüşeceğimizi tartışıp kararlaştıralım ve yine bir planlama yaparak adım adım hayata geçirelim.

Biz seçimleri önemsiyoruz ancak kendimizi sadece seçimlerle sınırlamıyoruz. Atacağımız adımları dikkatle atmalıyız. Perspektifimizi seçim süreçleri ve sonrasını da gözeterek oluşturalım. Ve bir dava partisi olma bilinciyle bu günden yarının güçlü temsil ve legal mücadele aracını inşa etmek için hareket edelim.

Türkiye’de siyaset yapıyoruz. Kendi içimize kapanarak, siyasetten dışlanmaya neden olacak tutumlardan uzak durmayı başarmalıyız. HAK-PAR’ı silikleştirecek onu yamanmacı bir pozisyona sokacak ilişkilerden de özenle uzak tutmalıyız. Kendi ilkelerimizden, duruşumuzdan taviz vermeden kararlı ancak ılımlı, diyaloga açık bir uslupla siyaset yapmayı bir yöntem olarak benimsemeliyiz.

Sabırlı olmalıyız. Başaracağız!

Print