2020-07-10
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Ahmet Altan
 
Beklenen duruş
2012-01-06 00:03
Ahmet Altan
Ertuğrul Özkök dünkü yazısının başlığında “Sayın Başbakan, sizden beklediğimiz duruş budur” diye yazmış.

Özkök, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Uludere faciasından sonraki duruşunu ve “orduya sahip” çıkışını övüyor.

Aslında buna eklenecek çok fazla bir şey yok.

Tayyip Erdoğan siyasi serüvenine, sonunda Özkök’ün “beklediği duruşu” sergilemek için çıktıysa amacına ulaşmış demektir.

Kendisini Ertuğrul Özkök’le aynı “duruşta” buluştuğu için kutlarız.

Biz onun başka bir amaç, başka bir “duruş” için yola çıktığını sanmıştık.

Biz sanıyorduk ki; “öldürülen çocuklarla” “öldüren generaller” arasında bir taraf tutması gerektiğinde, Başbakan kendi halkından, milletinden, köylüsünden, çocuğundan yana çıkacak, onlara taraf olacak.

Biz sanıyorduk ki; “35 Türk askeri” öldürüldüğünde ne hissediyorsa “35 yoksul Kürt köylüsü” öldürüldüğünde de öyle hissedecek.

Biz sanıyorduk ki; bu halkın insanları kurban olduğunda, Başbakan onları öldürenlerden hesap sormak için kükreyecek.

Biz sanıyorduk ki; Başbakan devleti şeffaf bir hale getirecek, değiştirecek, çağdaşlaştıracak.

Biz sanıyorduk ki; Başbakan bu ülkede eşitliğe, hakkaniyete, adalete dayalı bir düzen kurulması için mücadele edecek.

Biz sanıyorduk ki; otuz beş çocuk öldürüldüğünde Genelkurmay Başkanı’na “hassasiyetinden ötürü” teşekkür etmeyecek.

Biz sanıyorduk ki; Başbakan böyle korkunç bir olayda devletin kurbanı olan insanların ailelerinden samimiyetle özür dileyecek.

Biz sanıyorduk ki; Başbakan, insanı devletten daha çok sevecek.

Biz sanıyorduk ki; Başbakan, insanı devlete karşı savunacak.

Biz öyle sanıyorduk.

Herhalde, Başbakan’ın çok övündüğü “yüzde elli oyu” kendisine verenlerin çoğu da öyle sanıyordu.

Bilmiyorum, Başbakan Erdoğan seçim meydanlarında açık yüreklilikle “ben altı ay sonra Ertuğrul Özkök’ün beklediği duruşu sergileyeceğim” deseydi aynı oranda oy alır mıydı.

Ya seçimlerde gerçek düşüncelerini sakladı ya da seçimlerden sonra “duruşunu” değiştirdi.

Çünkü öldürülenlerin ailelerinden bir özrü bile esirgeyen bu Başbakan ile “biz yaratılanı severiz yaratandan ötürü” diyen Başbakan “aynı duruşun” insanları değiller.

Askerle köylüyü ölüm karşısında birbirinden ayırıyorsan, birisi için duyduğun kederi öbürü için duymuyorsan, birisinin acısını içinde hissederken öbürünün ölümüyle ilgili açıklamaya devleti savunarak başlıyorsan, “yaratılanlar” arasında bir ayırım yapıyorsun demektir.

Bu, gönül kırıcı, incitici, hakkaniyetsiz ve adaletsiz bir ayırımdır.

Bu, milletin bağrından çıkıp usul usul devletin koynuna giren bir duruşun sergilediği ayırımdır.

Aslında bunun işaretleri uzun zamandır vardı.

Erdoğan “devleti değiştirmek” vaadiyle geldi iktidara.

Bu eski devletle çok mücadele etti.

Önemli değişiklikler de yaptı.

Ama kendisini “devletin tek hâkimi” sanmaya başladığı andan itibaren devleti değiştirmeyi bırakıp kendisi devletleşmeye başladı.

Aslında bir tür sürrealist roman gibi bu macera, kendi halkına zulmeden düşmanıyla mücadele ederek hayatına başlayan bir genç adamın, romanın sonunda düşmanına benzemesini izliyoruz.

Ölenleri değil öldürenleri savunmaya çabalıyor, devletten hesap soracağına “devletini” aklamaya uğraşıyor.

Devletini koruyabilmek için bu çocukların nasıl öldürüldüğünü kendi halkından saklıyor.

Sanıyor ki böyle yaparsa devleti kazanacak, egemenliğini sürdürecek.

Devleti değiştirmekten bunun için vazgeçiyor, bu devletin hâkimi olabilmek için.

Hâlbuki onun temsilciğini yaptığı halkın meşru iktidarının yegâne yolu, bu devleti, hiç kimsenin tek başına hâkim olamayacağı demokratik bir devlet haline getirmektir.

Başbakan, “tek başına” devlete hâkim olma hayalini sürdürdüğü sürece halkından uzaklaşacak, devletle yakınlaşacak ve sonunda ikisini birden kaybedecek.

Özkök’ün “beklediği duruşu” sergileyen epeyce insan oldu bu ülkede, Başbakan’a o insanların siyasi sonlarına bir bakmasını öneririm.

Tabii bir de Erdoğan dışında kocaman bir AKP tabanı ve bu partiye oy veren milyonlarca insan var.

Onlara da sormak isterim:

Bu muydu istediğiniz, Başbakanınızın Özkök’ün beklediği duruşu sergilemesi miydi?

Eğer öyleyse, o “duruşu” çok önceden sergileyen 28 Şubatçıları, Demirelleri neden bıraktınız da AKP’ye geldiniz?





Ahmet Altan

Devlet yardakçılığı ve ahlak

Devletin içindeki zehri temizlemeden o devleti on yıl boyunca yönetmeye kalkarsan, o devletin en tepesine tırmanabilmek için kendi halkına arkanı döner, devletin yardakçılığına soyunursan, o zehir kaçınılmaz olarak senin damarlarına da akar.

Sen de zehirlenirsin.

Zehirlenmiş bir devletin zehirlenmiş bir parçası haline gelirsin.

O zaman başlarsın tehditlere, yalanlara, saptırmalara, iftiralara.

O yönettiğini sandığın devlet senin emrinde halkını bombalar, sen devlete sahip çıkarsın.

Bir özür bile dilemezsin.

Senin başbakanlığını yaptığın devlet bu ülkenin 35 çocuğunu bombalarla parçaladı.

Ya seni kendi yönetimindeki devlet tuzağa düşürdü...

Ya sen bile bile öldürttün.

Hangisi?

Biz senin “tuzağa düşürüldüğünü” düşünüyorduk ama sen bombacılara sahip çıkarak, gerçekleri halkından saklayarak, olayları saptırarak, “tuzağa düşmediğini” anlattın bize.

O zaman öldürülen çocukların hesabını ver.

“Devlet halkını bombalamadı” diye tepineceğine, devlet halkı nasıl bombaladı onu anlat.

O insanların ölüm emrini kim verdi?

Niye verdi?
“Tugay komutanımla konuştum” diyorsun, tugay komutanın sana “bir dakika başbakanım, sınır karakoluna bir sorayım, orada gerçek kaçakçılar var mı” demedi mi?

Demediyse niye demedi?

Niye bombardıman başlamadan önce durumu kontrol etmedi?

Sordun mu bunu o senin “tugay komutanına”?

Sen milletin bir parçasıydın işbaşına geldiğinde, devletin bu millete yaptıklarına karşı çıkıyordun, gidip milletinle konuşuyor, milletine danışıyordun, devletin suçunu saklamaya çalışmıyor, devletin suçlarını aydınlatmaya, engellemeye uğraşıyordun, şimdi devlet yardakçılığına soyununca sadece istihbaratçınla, generalinle, “komutanınla” konuşuyorsun.

Sorsana o köydeki insanlara o gece neler olduğunu.

Bak BDP Eşbaşkanı Demirtaş sormuş: “Son bir aydır her gün gidiyorlar. Son bir aydır karakol izin vermiş durumda. 50 ve 100’er kişilik gruplar her gün katırlarla gidiyorlar. 28 aralıkta öğlen saatinde devletin karakolunun önünden gidiyorlar. Kaç kişinin gittiğini karakol biliyor. İki yol var, ikisi de karakolun önünden geçiyor. Bunların hepsi tanık anlatımıdır. Alışverişini yapıyorlar, geri geliyorlar. Öğlen geçtikleri iki yol da akşam saatlerine doğru köyün girişinde askerler tarafından kapatılıyor. İlk köylü grubu köye girmek üzereyken onlara kılavuzluk yapan bir kişi ‘Askerler köyü kapatmışlar, bekleyin’ diyor. Askerler mallarına el koyarlar diye bekliyorlar.”

Sana “komutanların” bunları anlatmıyor, değil mi?

Anlatıyorlarsa da sen bize anlatmıyorsun.

Biz senin dün yaptığın konuşmadan Uludere ile ilgili ne öğrendik?

Hiçbir şey.

Bir sürü boş laf.

Manasız bir bağırış çağırış.

Bu devletin zehrini yutan, milletiyle böyle konuşur zaten, korkutmaya çalışır, tehditler yağdırır, iftiralar atar.

Senin “komutanların” bunları daha önce çok yaptı, şimdi onların yerine sen yapıyorsun, yaşadığımız “büyük değişim” bu oldu, gerçek generaller yerine “sivil postuna bürünmüş generaller” çıkıyor artık karşımıza.

Bize, o sınır karakolunun varlığından haberdar olduğu 35 çocuğu nasıl, neden, kimin emriyle öldürttüğünüzü anlatmıyorsun, o akşam sınır karakoluna neden danışmadığınızı anlatmıyorsun, danıştıysanız karakolun size gerçeği niye söylemediğini anlatmıyorsun, yanlış istihbaratın nereden geldiğini anlatmıyorsun, o istihbaratı neden “çek edemediğinizi” anlatmıyorsun, sen bize hiçbir şey anlatmıyorsun bu katliamla ilgili.

Bu çocukları niye öldürdünüz, bize bunu söyle.

Niye bir özür bile dilemediniz?

Bu umursamaz, aldırmaz, devlet yardakçısı hallerinizle bütün bir Kürt halkını da kurban haline getirdiniz, sadece o çocukları bombalayarak değil, o bombardımandan sonraki o korkunç umursamazlığınızla bu ülkeyi hiç kimsenin beceremeyeceği biçimde böldünüz.

Ölenler Türk askeri olsa o kürsüde öyle mi konuşacaktın?

Askeri sivilden, Türk’ü Kürt’ten üstün gördüğün için öyle konuştun, senin gibiler yıllardır öyle gördüğü için zaten bu ülkenin acıları hiç dinmiyor.

Yazık sana, şu düştüğün hale bak, milletin yiğidiydin, devletin oyuncağı oldun.

Bir de kalkmış hiç yüzün kızarmadan bizim gazeteye laf ediyorsun, “bizim gazetenin arkasındakileri, emelleri, amelleri biliyormuşsun”.

Bu gazetenin “arkasındakilerle”, gizli emelleriyle, amelleriyle ilgili ne biliyorsan dürüst bir adam gibi lafı dolaştırmadan açıkla.

Açıklayamazsın çünkü yalan söylüyorsun.

28 Şubat’ın andıççı generalleri gibi iftira atıyor, kendi ahlakından da hepimizi kuşkuya düşürüyorsun.

Değer miydi bir Köşk için bu zillete?

Değer miydi gidip devletin zehrini içmeye?

Bak sen de zehirlendin sonunda.

--------------------------------------------------

Taraf Gazetesinden
Print