2019-12-11
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Kemal Burkay
 
Toplum kriz değil, çözüm bekliyor (*)
2011-07-21 14:22
Kemal Burkay
12 Haziran seçimlerinin sonuçları kamuoyunda oldukça iyimserlik yaratmıştı. Yüzde 50 oy alan ve 326 parlamenter çıkaran AK Parti, başta Kürt sorununun çözümü ve daha ileri bir demokrasi yönünde toplumun gerek duyduğu ve beklediği reformları yapmak için gereken desteği bulmuştu. CHP de, Ergenekon’a ilişkin tavrını sürdürmesine, hatta bu seçimde bu davadan yargılanan kişileri aday göstermesine rağmen, yeni lideri Kılıçdaroğlu’nun ağzından ilk kez, Kürt sorununa ilişkin inkarcı, statükocu tavrını esnetmiş, çözümden söz etmiş, demokratikleşme yönünde sözler vermişti. 36 bağımsız adayını seçtirme başarısını gösteren BDP de –geçmişte parlamentoda beklenen etkinliği göstermemiş, hatta kimi demokratikleşme adımlarına destek olacağına köstek olmuş olsa da- bu kez hem Kürt sorununun çözümü, hem de bir bütün olarak demokratikleşme yönünde önerici ve destek olabilir, olumlu ve etkin bir rol oynayabilirdi.

Ne yazık ki bu olumlu ortam çok sürmedi. Aradan daha birkaç gün geçmeden ciddi bir krizle karşı karşıya kaldık. BDP, Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin YSK tarafından düşürülmesini ve KCK davasında tutuklu olan beş arkadaşlarının seçildikleri halde tahliye edilmemesini gerekçe göstererek parlamentoyu boykot etti. CHP ise benzer biçimde, Ergenekon davasından yargılanan iki arkadaşlarının seçildikleri halde tahliye edilmemelerini gerekçe göstererek, meclise gelse bile, yemin etmedi. Boykotun bir başka biçimi olan bu durum da halen devam ediyor.

Ben, söz konusu boykot olayına ilişkin olarak CHP ile BDP’nin tavır ve tutumları arasında, soruna salt hukuk açısından yaklaşsak bile, ciddi bir fark olduğu kanısındayım. BDP, benim de öteden beri eleştirilerime hedef olan ciddi yanlışları, zaafları olsa da, Kürtler adına siyaset yapan bir örgüt olarak, hak ve özgürlük isteyen taraftadır. Onun şu anda karşılaştığı durum, yıllar yılıdır Kürt halkının ve ona sözcü olan aydınların ve örgütlerin karşılaştığı nice baskı ve engelin yeni örnekleridir. Hatip Dicle’nin ve KCK davasından yargılananların durumuna öncelikle bu açıdan bakmak gerek.

Evet, mevcut yasalar KCK örgütlenmesini suç sayabilir. Söz konusu kişiler bu nedenle tutuklanmış ve yargılanıyor olabilirler. Hatip Dicle için de kesinleşmiş bir hüküm olduğundan söz edilebilir. Sonuç olarak “yasalar böyle emrediyor,” denebilir. Ama bu yasalar Kuran ayetleri değildir. Onları bu ülkeyi yönetenler koydu. Ayrıca onlar adil de değildir; Kürtleri veya toplumun bir bütün olarak değişim ve demokrasi isteyen kesimlerini engellemek için konmuştur. Eğer hukukun birincil değeri ve özü hak ve özgürlükleri korumaksa, işlevi hak ve özgürlükleri engellemek ve baskı rejimini sürdümek olan, pek çok durumda düşünce açıklamayı bile terör suçu sayan bu tür yasalar hiç de hukukla bağdaşmaz. Haktan hukuktan söz edenlerin de bu tür engelleri ortadan kaldırmak için çaba göstermesi, en azından bu yönde irade beyan etmesi, güven vermesi gerekir.

Bu nedenle ben BDP’lilerin buna ilişkin tepkilerini haklı buluyorum. Öte yandan, bunun yöntemi parlamentoyu boykot olmamalı. Şu aşamada boykot türü bir protesto kamuoyu yaratmaya ve hükümeti etkilemeye yönelik bir çaba olsa bile, tek başına sonuç veremez. Hele bir aşamadan sonra sürdürülmesi yarar yerine zarar verir, demokratik süreci kilitler, gerginliğe ve kaosa yol açar. Kanımca BDP’lilere düşen parlamentoya girip yemin etmek ve bundan böyle, söz konusu ırkçı, onur kırıcı yeminin değiştirilmesi veya tümden kaldırılması dahil, hem yeni ve çağdaş standartlarda demokratik bir anayasanının yapılması, hem de bir bütün olarak demokratikleşme yönünde adımlar atılması için önerici, yapıcı ve etkin olmaktır. Yoksa, “şu şu olmazsa ben oynamam” gibi dayatmacı bir tavır, kişileri de örgütleri de maraza çıkaran huysuz çocuk durumuna düşürür.

CHP’nin durumuna gelince, CHP’nin daha baştan listelerinde Ergenekon davasından yargılanan kişilere yer vermesi, Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarının seçim döneminde dile getirdikleri, Kürt sorunu, değişim ve demokrasi yönündeki kimi mesajların inandırıcı olmasını büyük ölçüde engelledi. Ergenekon davası herhangi bir dava değil. Ergenekon, daha fazla hak ve özgürlük isteyenlerin, baskılara karşı çıkanların değil, tersine, toplumda hak ve özgürlük istemlerini, demokrasi yönündeki mücadeleyi engellemek, bastırmak isteyenlerin kurdukları bir örgüt. Geçmişinde nice provokasyon, nice kanlı eylem var. O, darbecilerin, militarizmin hizmetinde bir örgüt.

Baykal’ın Ergenekon avukatlığı gibi, Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Şu Ergenekon örgütü nerde, gösterin de üyesi olayım!” biçimindeki alaylı sözleri de, bu örgütü yok saymaya, yaptıklarını bilmezden gelmeye ve aklamaya yönelik çok talihsiz bir açıklamaydı. Bu her şeyden önce, arkasında Ergenekon örgütünün (daha önceleri kamuoyuna yansıyan adıyla Kontrgerilla’nın) bulunduğu Maraş, Malatya, Pazarcık, Çorum, Sivas, Gazi Mahallesi katliamları ve bunun gibi nice provokasyonların kurbanlarına; Alevilere, Kürtlere, toplumun sol güçlerine ve aydınlara karşı sorumsuzca sözlerdi.

Ama siyaset işte böylesine ilginç ve garip... Bu ülkede siyaset sahnesinde kurbanlarla katillerin yana yana geldikleri çok görüldü ve bugün yaşadıklarımız da tipik olarak bu türden...

CHP’nin, demokratik kamuoyunun duygu ve düşüncelerini adeta kaale almaksızın Ergenekon sanıklarını aday gösterip parlamentoya taşıma, böylece yargıdan kurtarma ve aklama çabası yetmiyormuş gibi, şimdi onların tahliye edilmemesini gerekçe göstererek yemin boykotuna yönelmesi, parlamento çalışmalarına katılmayı onların serbest bırakılması şartına bağlaması, daha da olumsuz bir durum yaratmıştır. Bu dayatmacı bir tutumdur ve parlamentoyu kitlemeye yöneliktir.

CHP’nin bundan beklediği gerçekte bir çözüm müdür, yoksa çözümsüzlük mü? Kılıçdaroğlu’nun bunu bir demokrasi mücadelesi gibi sunmaya kalkışması inandırıcı olmadığı gibi komik kaçıyor. Ergenekoncu kesimin, Balyoz davasından yargılananların, yani darbecilerin bundan çok memnun olduklarına kuşku yok. Onların bekledikleri yeni bir anayasa veya demokratikleşme ve barış yönünde adımlar değil, bunun tam tersi. Kurtların dumanlı havayı sevmesi gibi, onların istedikleri de kaos.

Ama kitlelerin istemi bu değil. Kitlelerin istemi yeni ve çağdaş standartlarda bir anayasa, Kürt sorununun çözümü, ülkeye barışın gelmesi, demokrasinin sınırlarının genişlemesi, AB ile bütünleşme yönünde yeni ve ciddi adımlar... Bu ise parlamentoyu kitlemekle ve kaos yaratmakla sağlanamaz.

Bir yandan mevcut siyasi aktörlerin yanlış tutumlarının, öte yandan türlü tuzaklarla dolu bir labirenti andıran şu andaki köhne sistemin yol açtığı bu kriz nasıl aşılacak? Bunu aşmak da yine siyasi aktörlere, en başta da son seçimlerden yüzde 50 gibi yüksek bir kamuoyu desteği almış olan AK Parti’ye ve onun lideri Erdoğan’a düşüyor.

Sayın Erdoğan ve arkadaşları ise, ne yazık ki şu ana kadar sorunun çözümüne elverir bir diyalog ortamı yaratabilmiş değiller. “Sorunların çözümü parlamentoda” demek düğümü çözmeye yetmez. Hele hele, “tükürdüklerini yalayacaklar” biçimindeki itici bir dil ve üslup, ya da “15 Temmuza kadar gelip yemin etmezlerse üyelikleri düşecek gibi” bir tehditle de kriz aşılmaz. Bu tutum yeni gerginliklere yol açar ve sorunu büyütür.

Seçimden yüzde 50 seçmen desteğiyle çıkmış ve kendine güven duyan AK Parti’nin muhataplarına karşı böylesine hırçın bir dil kullanması için neden yoktur. AK Parti sözcülerinin, eğer amaç sorunları çözmekse, her şeye rağmen daha yumuşak ve kucaklayıcı bir dil kullanmaları gerektiği kanısındayım.

İşin burasında akla şu soru gelebilir: Çok mu iyimserim? Gerek Kürt sorununun çözümü, gerekse bir bütün olarak ülkenin demokratikleşmesi konusunda AK Parti’den çok şey mi bekliyorum?

Doğrusu fazlaca iyimser değilim ve AK Partinin ilk iktidara geldiği günden beri de, bu partinin yapabilecekleriyle ilgili olarak fazlaca iyimser olmadım. Ama önyargılı da olmadım. Attıkları her olumlu, ileri adıma destek verdim, olumsuz tutum ve uygulamaları gördüğümde ise eleştirdim.

Daha baştan şunu söyledim: AK Parti ciddi, somut, köklü bir değişim ve demokratikleşme projesiyle yola çıkmış değil. Böylesi bir birikimi yok. Buna rağmen, ulusal ve uluslararası etkenlerle değişim süreci Türkiye’nin kapısına dayanmıştır. Tarih bazen siyasi partilerin ve liderlerin önüne bu fırsatları çıkarır. Onlar bu firsatlara uygun davranırlarsa başarırlar ve adları tarihe geçer. Charles de Gaulle bunlardan biriydi. İkinci Dünya Savaşı’nda Alman işgaline karşı direniş savaşı içinde parlayan bir Fransız komutandı. Çok sonraları Cezayir sorununu çözmek de ona nasip oldu. De Gaulle, bizzat Fransız ordusu içindeki çözüm karşıtı generallerin –ki bunlar çözümü engellemek için Paris üzerine yürüdüler-tehditlerini göğüsleyerek, onlara karşı Fransız halkını yanına çağırarak bu engelleri aştı ve Cezayir halkına özgürlük tanıyarak bu sorunu çözdü, savaşı bitirdi. Kuşku yok ki Fransa’nın yararına olan da buldu.

Bir başka örnek Güney Afrika’dır. Güney Afrika’daki beyaz azınlık rejimi, yıllar yılı siyah halka karşı ünlü apartheid (ırk ayrımı) politikasını yürüttü ve savaştı. Tüm dünyada lanetlenir hale gelen bu rejimin başındaki Ulusal Parti’nin ve onun lideri De Klerk’in beyazlar bakımından sorunu çözen taraf olacağı, günün birinde siyah halkın temsilcileriyle anlaşıp demokratik bir rejimin yolunu açacağı kimin aklına gelirdi? Ama bütün bunlar oldu işte.

Bizim ülkemizde de koşullar çözümü dayatıyor. Kürt-Türk, ülke halkının büyük çoğunluğunun beklentisi budur. Uluslararası planda dünyada barış ve demokrasi isteyen dostlarımızın beklentisi de budur. Sağduyu bunu gerektiriyor. Öyle olunca, neden geçmiş hükümetlere göre Kürt sorunu konusunda daha esnek, daha anlayışlı olan, belli somut adımlar da atan AK Parti hükümeti bu yönde daha ileri adımlar atmasın? Üstelik bu tür adımları atmak parti olarak onun da, temsil ettiği kitlelerin de yararına. Ülkenin ve toplumun çıkarlarının çözümde ve barışta olduğunu kavrayan, vicdan sahibi ve sorumluluk duyan herkese de bunun için hükümete ve muhalefete çağrı yapmak ve bu doğrultuda atılacak adımlara destek olmak düşer.

---------------------------------------------

(*) Daha önceki günlerde yazılmış olan bu yazı Star Gazetesi’nin 10 Temmuz tarihli “Açık Görüş” ekinde yayımlandı.
Print