2020-10-24
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Arif Sevinç
 
Değişim fırtınası altında dün, bugün…
2014-08-08 12:30
Arif Sevinç
Dünyanın son 25 yılına damgasını vuran ve bizim açımızdan öne çıkan en önemli siyasal olayları kabaca şöyle sıralayabiliriz; SSCB ve sosyalist sistemin dağılması, ABD ye yapılan 11 Eylül saldırıları, Afganistan ve Irak’ın işgali, Güney Kürdistan’ın özgürleşmesi, Arap Baharı olarak adlandırılan Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da meydana gelen siyasal olaylar, 2008 Dünya Ekonomik Krizi’nin etkileri, Filistin İsrail savaşı, bu gün sıcaklığını koruyan ve öne çıkan Irak’taki İŞİD saldırıları sonrası oluşan durum, Güney Kürdistan’ın bağımsızlık yolunda ilerleyişi, İsrail’in Filistin’e saldırısı ve Suriye’de devam eden iç savaş…

Bilindiği gibi 1.ve 2. dünya savaşlarının ardından dünyada oluşan statüko çökmüş, başını SSCB nin çektiği sosyalist sistem ile liderliğini ABD’nin yaptığı kapitalist sistem arasındaki mücadeleden kapitalizm muzaffer çıkmış, SSCB ve sosyalist sistem dağılmıştır.

1917 den 1991 yılına dek dünyanın neredeyse yarısına hükmeden bir sistemin çökmesi etkileri çok uzun yıllara yayılacak bir kaosun, yeniden şekillenişin de nedeni olacaktır.

Nitekim kapitalist ve sosyalist sistemin lider ülkelerinin yanı sıra, onlara, yani ABD veya SSCB ye dayanarak veya bu iki kutbun çekişmesinin yarattığı dengeler üzerinde şekillenerek var olan pek çok ülke hızla değişim sürecine girmiş, iki kutuplu dünyada soğuk savaş koşullarında var olan bu ülkelerdeki rejimler birer birer çözülmeye başlamıştır.

Avrupa’da Bulgaristan, Romanya, Polonya, Doğu Almanya, Macaristan, Arnavutluk gibi ülkelerde rejimler değişmiş, Çek ve Slovakların ortak devleti Çekoslovakya uygar bir biçimde bir birinden ayrılırken, Yugoslavya dramatik bir biçimde parçalanmıştı.

Yugoslavya’nın dağılmasıyla sahneye Bosna Hersek, Slovenya, Hırvatistan, Makedonya, Sırbistan, Karadağ ve Kosova adıyla yeni ulus devletler çıkmıştır.

SSCB’nin dağılmasının ardından bu topraklar da yeniden şekillenmiş, harekete geçen Rusya Federasyonu eski ülkelerin 11ini yanına alarak Bağımsız Devletler Topluluğu’nu kurmuş, Gürcistan, Ukrayna ve Türkmenistan’ın da kopmasıyla BDT bu gün Azerbaycan, Beyaz Rusya, Kazakistan, Özbekistan, Moldova, Tacikistan, Ermenistan, Kırgızistan ve Rusya Federasyonu’ndan oluşmuştur.

Değişim dönüşüm süreci Avrupa ve Rusya ile sınırlı kalmadı elbette.

90lı yılların en önemli olaylarından biri de Körfez savaşı oldu.

8 yıl süren İran Irak savaşının ardından dünyanın 5.büyük ordusuna sahip Irak, 2 Ağustos 1990 da Kuveyt’i işgal etti. Dünya petrol rezervlerinin %20 sine sahip olan Kuveyt’in işgali Ortadoğu’da yepyeni bir durum oluşturdu. ABD. Birleşik Krallık, Fransa, Suudi Arabistan, Mısır, Suriye’nin de aralarında bulunduğu 34 ülkenin dahil olduğu koalisyon gücü 17 Ocak 1991 de başlattıkları hava hareketiyle Irak ordusunu yenilgiye uğrattı ve Kuveyt’ten çıkardı.

Irak ordusunun yenilgisi içerdeki muhalefeti de harekete geçirdi, Güneyde Şiiler, Kuzeyde Kürtler ayaklandı. Saddam Hüseyin yönetimi ayaklanmaları kanlı bir biçimde bastırdı. Halepçe katliamının anıları henüz tazeyken Kürtlere yönelik başlayan askeri imha hareketi büyük bir göçe neden oldu.

Yaklaşık 1,5 milyon Kürt Türkiye sınırına yığıldı. Katliamdan korkarak sınırlara yönelen Kürtler için Birleşmiş Milletler harekete geçti.

Nisan 1991"de, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı 688.no’lu kararla Irak Ordusunun 36. paralelin kuzeyinde karada ve havada faaliyet göstermesi yasaklandı. Çekiç Güç oluşturuldu.

11 Eylül 2001 de ABD’de dört yolcu uçağını kaçıran kişilerin uçakları birer bomba gibi kullanarak New York’taki Dünya Ticaret Merkezi gökdelenleri ve Pentagona yaptıkları saldırılarda 3000 dolayında insan yaşamını yitirdi. Usame Bin Ladin’in liderliğinde El Kaide örgütü tarafından gerçekleştirilen bu saldırının hemen ardından ABD Afganistan’ı işgal etti. Bunu 20 Mart 2003’de ABD ve Birleşik Krallık önderliğinde oluşturulmuş Çokuluslu Koalisyon Kuvvetleri’nin bir askeri harekâtla Irak"ı işgali izledi. Saddam yakalanarak idam edildi, BAAS rejimi yıkıldı.

Afganistan’ın ve Irak’ın işgali ardından Büyük Ortadoğu Projesi sıkça tartışılır oldu.

Bu proje Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerini kapsayan çok geniş bir coğrafyanın yeniden dizaynını içermektedir.

Özellikle Kuzey Afrika ve Ortadoğu,(yani eski Osmanlı nüfuz alanları) İngiltere ve Fransa arasında 16 Mayıs 1916 tarihinde yapılan Sykes-Picot Antlaşması ile şekillendirilmiş, tamamen bu iki ülkenin çıkarları gözetilerek, emperyal hesaplarla, bölgenin etnik ve dini yapısı gözetilmeden yapay devletler oluşturulmuş, sınırları cetvelle çizilen bu devletler sürekli bir kargaşa içinde olmuşlardı.

Bölge önce İngiliz ve Fransız egemenlik alanıyken daha sonra SSCB nin nüfuz alanına dönüşmüş, SSCB’nin yıkılmasının ardından ABD bu bölgelerin, bu kez kendi çıkarları ekseninde yeniden dizayn edilmesi çabasına girişmiştir.

Bu bölgeye batılı anlamda demokrasi getirileceği, ekonomik olarak batıya uyumunun sağlanacağı ve terörizmin ortadan kaldırılacağı gibi gerekçelerle propagandası yapılsa da

işin özü, BOP; 1.dünya savaşın sonrası oluşan statükonun yıkılarak ABD merkezli yeniden dizayn edilmesinden başka bir şey değildir.

Afganistan’ın, Irak’ın işgali ve sonrası bölge sarsılırken, ABD İran gerginliği öne çıkmaya başlamış, ABD İran’ın nükleer silah elde etme çabalarını ve terörizme destek sunmasını gerekçe yaparak İran’a ciddi yaptırımlar uygulamaya başlamıştır. W.George Bush yönetiminin İran’ı şer ekseni içinde tanımlaması ve müdahale sinyalleri vermesi Ortadoğu’da gerilimin tırmanmasının bir diğer nedeni olmuştur. Obama yönetimi dönemimde tansiyon düşse bile yaptırımlara devam edilmiştir.

İran ABD gerginliği çok uzun bir süre daha devam ederek Ortadoğu’yu etkilemeye devam edecektir.

Burada Dikkat edilmesi gereken temel nokta bölgenin yeniden dizayn çabaları zorunlu olarak statükonun çökertilmesiyle mümkün olacağıdır.

Geçmişte 1.ve 2.dünya savaşları sonrasında büyük emperyal güçler tarafından oluşturulan ve ısrarla korunan, zaman zaman “kutsal ilan edilen” statüko; Kürdistan’ın İran, Irak, Suriye ve Türkiye arasında parçalanması sonucunu doğurmuştu. Kürt halkının özgürlük mücadeleleri maalesef statükonun duvarlarını aşamamaktaydı.

Bu gün durum değişmiştir.

Bölgenin yeniden şekillenmesi Kürtlerin özgürlük mücadelesi açısından tuzaklar ve olanaklarla dolu yeni imkanlar doğurmaktadır.

Nitekim daha şimdiden Güney Kürdistan bağımsızlık eşiğindedir. Kuşkusuz Kürdistan’ın diğer parçaları için de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu parçalarda da halkımızın haklı –meşru Özgürlük mücadelesi başarıyla sonuçlanacaktır.

ARAP BAHARI

Afganistan ve Irak’ın işgali sonrasında Ortadoğu’yu ve Kuzey Afrika’yı sarsan en önemli olay iki kutuplu dünya dengeleri üzerinde şekillenen Arap ülkelerinde diktatörlüklere karşı başlayan halk hareketleridir.

Bölgedeki sarsılmaz sanılan, tüm değişimlere direnen otoriter rejimler daha çok kentli orta sınıfların başını çektiği protestolarla, değişim ve özgürlük talepleriyle bir bir yıkıldı veya değişmek, dönüşmek zorunda kaldı. Elbet direnen, değişime karşı durmaya çabalayan ülkeler de var… Ancak onlarda da hiçbir şey eskisi gibi değil. Ve sokakların tansiyonu her gün biraz daha yükselmektedir.

Tunus’ta, 18 Aralık 2010 da, bilgisayar mühendisi, meyve sebze satıcısı, Muhammet Buazizi’nin satış arabasına polisin el koymasından sonra kendini ateşe vermesi ile başlayan protestolar, ARAP BAHARI olarak adlandırılan bir dizi olayın tetikleyicisi oldu.

Bu protesto ve isyanların en temel özelliği diktatörlükle yönetilen ülkelerde artan işsizlik, yüksek enflasyon, siyasi yozlaşma, ifade özgürlüğünün kısıtlanması ve kötü yaşam koşullarına karşı kitlesel tepkilerin iktidarları sarsmasıdır.

Halkın meşru ve haklı değişim talepleri ile dünya genelinde başlayan değişim dalgası birleşti.

Gösteriler domino etkisiyle, özellikle Mısır, Cezayir, Yemen, Ürdün Libya başta olmak üzere tüm Arap ülkelerine, hatta İran Arnavutluk, Ermenistan gibi ülkelere de yayıldı.

Tunus’ta başlayan protestolar sonucunda 30 yıldır iktidarda bulunan Zeynel Abidin Bin Ali ülkeden kaçtı.

Bu ayaklanmalar Mısır’ı da harekete geçirdi.

Mısır’da sivil itaatsizlik eylemleri, kitlesel protestolarla Hüsnü Mübarek yönetimi devrildi.

Libya’da başlayan gösterilerle kısa sürede iktidarı sarstı, ülke iç savaşa sürüklendi. Batı müdahale ederek Libya’da Kaddafi yönetimini sona erdirdi.

Libya da iktidar değişikliğini Suriye’deki ayaklanma ve gösteriler izledi. Suriye devlet başkanı Beşşar Esed in ve BAAS rejiminin yıkılması amacıyla genişleyen protesto eylemleri kısa sürede silahlı bir hal aldı. Suriye halen devam eden bir iç savaşa sürüklendi.

Bu olaylar hemen tüm bölge ülkelerinde şu ya da bu şekilde eylemliliklerle, yaygın protestolarla devam etmektedir.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da diktatöryal rejimlere duyulan öfkenin rejimleri sarsması, devirmesi ne yazık ki beklenen demokratik rejimlerin kurulmasıyla sonuçlanmamıştır. Demokratik geleneklerin zayıf olduğu, askeri diktatörlükler altında ve ağır militarist sistem içinde, daha çok petrol gelirlerinin paylaşılması üzerine kurulu, içe kapalı ekonomik yapı demokratik rejimlerin doğmasına olanak sağlamamıştır.

Bölgede baskı altında olan dine, mezhebe dayalı kimlikler, ulusal farklılıklar ile İslami hareketler öne çıkmış, neredeyse yüz yıla yakın bir süre bu rejimlerin Batı tarafından desteklenmesi sonucu batı karşıtı hareketler, etnik ve mezhepsel çatışmalar artmıştır. Mısır’da olduğu gibi eskinin yeniden inşası çabaları baş göstermiş, askeri darbeyle halk hareketi sonucunda başa gelen sivil iktidar yeniden değiştirilmiştir.

Ancak bu gün daha çağdaş,demokratik yönetimler başa gelmese de bu olaylar İngiliz ve Fransızlar tarafından çizilen sınırların, oluşturulan ve desteklenen diktatoryal rejimler üzerinden kurulan statükonun çöktüğü ve yeniden bir yapılanmanın zorunlu hale geldiğini göstermektedir.

GÜNEY KÜRDİSTAN FEDERE DEVLETİ

16 Nisan 1991 de 36 paralelin kuzeyine askeri uçuşların yasaklanmasıyla oluşan görece özgür ortamı iyi değerlendiren Kürtler 19 Mayıs 1992"de ilk genel Kürdistan Parlamentosu seçimleri gerçekleştirdiler.100 sandalyeli parlamentoda YNK 50, KDP 50 sandalyeyi paylaştı. 4 Ekim 1992 yılında ise “Kürdistan Federe Devleti ” ilan edildi. Ne yazık ki 1994 de KDP ve YNK güçleri savaşa tutuştu ve ancak 1998 de Waşington da bir araya gelerek çatışmaları sonlandırdılar. Kürdistan’da iki ayrı hükümet kuruldu.

2003 de ABD’nin Irak’a müdahalesi sırasında Kürtler gerçekçi bir strateji izlediler. Ve Saddam rejimi yıkıldı. 4 Ekim 2002"de Kürdistan Parlamentosu açıldı. Ancak bu kez Kürtler tek parlamentoda birleşmişlerdi

2005 de yapılan Kürdistan genel seçimlerinde Mesut Barzani Kürdistan Federe Devleti başkanı seçildi.

Kürdistan’da birleşik bir hükümet kurulurken Celal Talabani’de Irak Cumhurbaşkanı oldu.

Güney Kürdistan hızlı bir biçimde ulusal kurumlaşmalarını tamamladı, istikrar içinde ekonomik kalkınmasını gerçekleştirmeye koyuldu.

Kürdistan’ın KERKÜK dahil pek çok alanı Kürdistan’ın dışında kaldı, Bu alanlar için Irak Anayasasına göre referandumlar yapılacaktı. Ancak Irak’da ki Maliki yönetimi Anayasada ki bu konu ile ilgili 140.maddeyi uygulamamak için sürekli çabaladı…

Zaman zaman Güney Kürdistan hükümetine merkezi bütçeden ödenmesi gerekli payı da ödemedi. Son yıllarda Kürdistan Hükümeti ile çatışmanın eşiğine gelindi. Kürdistan Hükümeti Türkiye üzerinden petrol satışına başladı. Nihayet IŞİD örgütünün gerçekleştirdiği ayaklanma ile Irak’ta yeni bir durum oluştu. Merkezi Irak Ordusu IŞİD karşısında hemen hemen hiçbir varlık gösteremeden dağıldı. İŞİD MUSUL kenti başta olma üzere Sünni nüfusun yaşadığı kentleri ele geçirdi.

Irak ordusunun çekilmesi üzerine Kürdistan Hükümeti “tartışmalı bölgeler” olarak bilinen ve Kerkük dahil Kürdistan Bölgesi dışında kalan toprakları ele geçirdi. Bugün Güney Kürdistan’ın tümü Peşmerge denetimindedir.

Güney Kürdistan Hükümeti yaptığı açıklamalarda Kürdistan’ın peşmerge denetimine geçen yerlerinden çıkmayacaklarını, referanduma gideceklerini ifade etti.

Bugün Irak fiilen Güneyde Şii, orta da Sünni ve kuzeyde Kürdistan olmak üzere üç bölgeye ayrılmış durumda.

Güney Kürdistan Bağımsızlık yolunda

Bu güne kadar uluslar arası ve bölgesel koşullar Güney Kürdistan’ın bağımsızlığı için uygun değildi. Ancak Irak’ta Maliki başkanlığındaki merkezi hükümetin Saddam rejiminden devraldığı tekçi, baskıcı anlayışı sürdürmesi, İran ekseninde Sunilere, Kürtlere hatta kendisiyle birlikte hareket etmeyen Şii gruplara yönelik baskıcı politikaları, sorunları demokratik olmayan yollarla çözme, dışlama, bastırma çabaları Irak’ı sürekli bir kaos içinde tuttu. Kürdistan’a karşı düşmanca ve saldırgan tutumuna ek olarak Sünni bölgelere karşı izlediği ayrımcı baskıcı politikaları, Suriye ve İran ile birlikte hareket etmesi hem içerde hem de dışarıda yalnız kalmasına neden oldu. Sünni bölgedeki halkın yaygın memnuniyetsizliği Saddam dönemindeki orduda görevli subayların, BAAS yöneticilerinin arta kalanlarınca yönetilen, El Kaide ile şu yada bu şekilde bağı olan ve terör örgütü olarak tanınan IŞİD’in desteklenmesine neden oldu.

Vahşi, insanlık dışı eylemleriyle korku salan IŞİD’in Tikrit, Musul başta olmak üzere suni Arapların yaşadığı bölgeleri kısa sürede ele geçirmesi Kürdistan sınırlarına dayanması, ve Merkezi hükümete bağlı ordunun hemen hemen hiç direnmeden dağılması yeni bir durum oluşturdu.

Kürtler Kerkük dahil Kürdistan’ın tüm topraklarında denetimi sağladılar ve bağımsızlık yolunda ciddi bir mesafe kat ettiler.

Mesut Barzani, Alman Welt am Sonntag gazetesine verdiği bir demeçte durumu şu şekilde özetlemektedir.’’Kürdistan Bölgesi kendi kendine yeten ancak Irak Merkezi Hükümeti’ne bağlı bir bölge şeklinde hareket etti. Biz, başından beri Irak’ın demokratikleştirilmesi ve demokratik bir yönetimin egemen olması için çabaladık. Ancak görüyoruz ki bu çabalar yetmemiştir. Talep ve çabalarımız karşılıksız kalmıştır. Şimdi Irak’ta şiddetin hakim olduğu bir ortam ve şiddet üzerine yürütülen bir siyaset var. Bu halde Irak’ın bir bütün olarak kalması zor görünüyor.’’
Kürdistan’ın bağımsızlığına Kürdlerin karar vereceğini de vurgulayan Barzani, ’’Birliktelik gönüllü temelde olursa olur. Bunun koşulları kalmamışsa zorla birliktelik olmaz. Eskiden bir kişi bağımsızlıktan bahsettiğinde hapse atılır sürgün edilirdi. Bağımsızlık istemek suç değildir. Kürdistan’ın bağımsızlığına Kürd halkı karar verecektir. Bağımsızlık referandumu için parlamento gerekli çalışmaları yapacak.’’

Irak bu haliyle fiilen 3 e bölünmüş durumdadır. Özellikle Şii Araplarla, Sünni Arapların artık bir arada yaşayamayacağı kesinleşmiş görülmektedir.

Geçmişten bu yana Demokratik bir Irak da federal bir yapı içinde bir arada yaşamak için mücadele eden Kürtlerin çabası tek başına yeterli olmadı. Araplar Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerine karşı düşmanca bir tutum aldılar, Irkçı, şoven militarist bir kültür içinde, petrole ve silaha dayalı ekonomik model içinde demokratik bir atmosfer şekillenmedi. Geçmişte Sünnilere dayanan BAAS rejimi Şii Araplara Ve Kürtlere soykırıma varan imha politikaları izledi. BAAS rejiminin yıkılmasının ardından iktidara ağırlığını koyan Şii Araplar benzer bir politikayı Suni Araplar ve Kürtlere yönelik olarak sürdürmek istedi. Elbette Irak’ın bu hale gelmesinde İran, Suriye, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye ve diğer bölge devletleri ile ABD ve Rusya başta olmak üzere büyük güçlerin de payı vardır.

Her ne olursa olsun fiili durum şudur. Skays Picot antlaşmasıyla oluşan yapay Irak devleti yeni bir şekil alacak, sınırlar değişecektir.

Bu koşullarda Güney Kürdistan’ın bağımsızlık yolunda ilerlemesi hakkıdır ve gereklidir…Bu yürüyüşü her Kürt yürekten selamlamaktadır.

SURİYE

Kürdistan’ın bir parçasını elinde bulunduran, Kürt halkına hiçbir hak tanımayan, kimlik bile vermeyen Suriye de bu gün bir iç savaşın içindedir.

“Arap baharı” çerçevesinde başlayan olaylar Suriye’ye dayandığında Beşar Esat yönetiminin sürdürdüğü ŞAM BAHARI politikası da sona ermiştir. Hafız Esad’ın ölümünden sonra iktidara gelen Beşar Esad reformlar yapacağı sözü vermiş, eskiye oranla kısmi bir rahatlama sağlamıştı, Ancak rejim demokratikleşmeye, iktidarı paylaşmaya yanaşmadı, yeniden bir yapılanmaya cesaret edemedi. Artan ekonomik sıkıntılar, yoksulluk, işsizlik, emtia fiyatlarındaki artışlarla büyüyen hoşnutsuzluklar, Arap baharının etkisiyle başlayan protestolarla büyüdü.

Başlangıçta barışçıl geçen eylemler kısa sürede terörize oldu. Rejim göstericilere karşı silah kullandı. Sivillere ateş açmayan askerlerin infaz edilmesi ordudaki firarları arttırdı.Muhalif kesim kısa bir sürede silahlanmaya başladılar.Özgür Suriye Ordusu kuruldu.

Hızlı bir biçimde kentlere yayılan gösterilere karşı rejim ağır silahlar kullandı, Tanklarla uçaklarla kentler bombalandı.

Bu gün Suriye tahrip olmuş bir ülke konumundadır.

ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Almanya,Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Libya gibi ülkeler muhalifleri desteklerken, Rusya, Çin ve İran İle Hizbullah BAAS rejiminin yanında yer almaktadırlar.

Suriye’de Özgür Suriye Ordusu dışında, El Kaide, El Nusra, İŞİD gibi pek çok örgüt hem rejimle, hem de bir biriyle çatışmaktadır.

Radikal İslami örgütlerin varlığı ve Esad sonrası yönetimin nasıl şekilleneceği konusundaki kuşkular batının süreci temkinli izlemesine neden olmaktadır.

Batının müdahalesi beklenirken, Rusya’nın girişimiyle Suriye"nin kimyasal silahlarını uluslararası denetime açmasına izin vermesi yeni bir durum oluşturdu. Anlaşılan o ki Rusya, Libya da batının kendi aleyhine bir müdahale ile yarattığı zararları düşünmekte, Suriye’de de benzer duruma düşeceği bir batı müdahalesine izin vermemektedir.

Suriye de meydana gelen olaylar buranın da artık eskiye dönemeyeceğini göstermektedir. Suriye’de tıpkı Irak gibi yeniden şekillenecektir. Nusayri, Suni ve diğer inançtan guruplar ile Kuzeydeki Kürdistan’ın statüsü yeniden belirlenecektir.

Suriye’de Kürtlerin durumu

Suriye’de iç savaş koşulları oluştuğunda Batı Kürdistan’da da Kürtler harekete geçtiler. Kendi aralarında ENKS adıyla bir cephe kurdular. Öncelikle savaşın Kürdistan’a taşınmaması, Kürtler arası birliğin sağlanması, Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerini garanti altına alan, otonom ya da federal bir statüyü kabul eden ittifakların geliştirilmesi için çabaya başladılar. Bölgede 1950lerden bu yana etkin olan Kürt partileri bu yönlü çabaları bir süre sonra sabote edildi.

Öcalan İmralı’dayken, onun talimatlarıyla kurulan PYD, BAAS rejimiyle anlaştı. Esed rejimi Moskova’da bulunan Salih Müslüm’ü ülkeye davet etti. Güney Kürdistan’da, PKK saflarında bulunan Batı Kürdistanlı binlerce gerillanın dönüşüne de müsaade edildi. Esed rejimi ve Batı Kürdistan’ın kontrolünü PYD ye terk etti.Rejim bu bölgeden tümden çekilmedi elbette, Devlet mekanizması olduğu gibi kaldı, buradaki memurların maaşları Rejim tarafından ödenmeye devam etti…PYD kısa sürede rejime karşı harekete geçen Kürtleri baskı altına aldı. Mişel Temo’nun öldürülmesi dahil pek çok siyasi cinayet işlendi. Rejimle savaşan Özgür Suriye Ordusu ve diğer gruplarla çatıştı, savaşı Batı Kürdistan’a taşıdı. Rejimin de “şimdilik kaydıyla” göz yummasıyla kantonlar oluşturdu.

Kürtler arasında başlayan gerilimin kardeş kavgasına dönüşme tehlikesi karşısında harekete geçen Güney Kürdistan Federe Bölgesi başkanı Mesut Barzani ENKS ve PYD yi bir araya getirdi. Tarihe “Hevler Mutabakatı” olarak geçen toplantı sonucu “Desteya Bılınd” adında bir üst birlik oluşturuldu. Ancak kısa süre sonra PYD bu antlaşmaya uymadı. Tam da Esed rejiminin isteğine paralel olarak kendisi dışındaki Kürtlere yönelik baskıları yoğunlaştırdı. Güney Kürdistan Hükümetine karşı düşmanca bir tutum aldı.

Bölgede İran, Suriye, Irak Maliki yönetimi ile paralel hareket eden PYD’nin “Rojava Devrimi” diye propaganda ettiği alanlarda Kürtlerin önemli bir kısmı göç etmeye başladı. Propaganda bir yana herkes PYD ile Rejim arasındaki sıkı ilişkileri ibretle izlemektedir. Nitekim Birleşmiş Milletler tarafından desteklenen ve Suriye’deki Esad rejimini ve muhalefeti bir geçici hükümetin kurulması için müzakere masasına oturtmayı amaçlayan uluslararası Cenevre 2 konferansına PYD davet edilmemişti. Tepkiler üzerine İngiltere’nin Suriye temsilcisi “PYD, Cenevre 2 Konferansına Esed Rejimi heyeti tarafında katılsın” demişti.

Özetle Batı Kürdistan’da PYD, Rejimin muhalefeti tasfiye etmesi durumunda Kürtlerin haklarının tanınacağına dair her hangi bir emare olmamasına rağmen rejime dayanarak, İran ve Maliki yönetimi ekseninde pozisyon almaktadır. Bu durumun yaratacağı dramatik olaylar zincirini önümüzdeki süreçte göreceğiz.

Doğru olan PYD nin Esed rejimi ile bağları koparması, Hevler mutabakatına uyması, Kürtler arasında güçlü, bir ittifakın kapılarını aralaması, Güney Kürdistan hükümetiyle dostça ilişkiler geliştirmesidir.

Kürtlerin gerçekten ulusal kazanımlar elde etmesi bu kaotik ortamdan kazançla çıkması buna bağlıdır.

Özetle

Büyük emperyal güçlerin bölgeyi yeniden dizayn çabaları, Bölge devletlerinin statükoyu koruma kendilerini güvenli kılma arayışları, 1.dünya savaşı sonrası çizilen ve ısrarla korunan sınırların artık huzursuzlukların kaynağı olduğunun görülmesi, Kürdistan Federe devletinin bağımsızlık yolunda ilerlemesi ve dört parçaya bölünen Kürdistan’ın tümünde ulusal bilincin yükselmesi, Etnik, mezhep ve dini kimliklerin öne çıkması ve radikalizmin güçlenmesi, son yılların altını çizilmesi gereken konuları olarak, uzun bir süre daha gelişmeleri etkileyecektir.

Türkiye’de Durum

Türkiye, Osmanlı imparatorluğunun bakiyesi üzerinde kurulduğunda çok uluslu, çok dinli bu coğrafyada, zorla Türk etnisitesine dayalı, tek ulus yaratma çabası içine girmiş, başta Kürdistan sorunu olmak üzere temel problemleri çözmek yerine bastırma yolunu tercih etmiştir.

Kürtler bu sömürgeci politikaları, ardı arkası kesilmeyen isyan ve ayaklanmalarla red etmiştir. Devletin başta Kürt halkının olmak üzere, Alevilerin, emekçilerin, tüm muhalefetin meşru haklarını bastırmak üzere kullandığı baskı, bir bütün olarak militarizmi güçlendirmiş, toplumda ırkçı-şoven anlayış kökleşmiş, sıkça başvurulan askeri darbelerle demokratikleşmenin önü tıkanmıştır.

Yoğun baskı ve asimilasyon politikalarının dramatik sonuçları bir yana, tekleştirme politikası Kürtlerin direnişi nedeniyle başarılı olamamıştır.

Dünyada ve Ortadoğu’da başlayan değişim rüzgarları, içerdeki toplumsal tepkilerle birleşerek Türkiye’ye dayandığında, değişime direnen, statükonun korunması için çabalayan partiler neredeyse silinmiş. 2002 de yapılan seçimleri yeni kurulan AK Parti kazanarak Türkiye’nin son 12 yılına damgasını vurmuştur.

1999 da Suriye’den çıkarılan ve bir süre Rusya, İtalya,Yunanistan arasında mekik dokuyan Öcalan’ın Kenya’da yakalanarak Türkiye getirilmesi üzerine Kürt meselesi yeni bir hal almıştır.

AK Parti İktidara geldiğinde statükocu militarist kesimin ağır direnciyle karşılaşmıştır.

Başlangıçta statüko ile uzlaşma eğilimi içine giren Ak Parti, kendisine yönelik darbe teşebbüsleri üzerine ABD ve AB’nin de desteğini alarak bu güne dek sivil iktidarlardan beklenmedik bir refleks göstermiştir.

Geleneksel olarak Türk ordusunu destekleyen, askeri darbelere yeşil ışık yakan ABD’nin,sivil iktidara destek olması ve darbecileri sırtını dönmesinin pek çok nedeni olsa da,bir nedeni de; ABD silahlı kuvvetlerinin Türkiye üzerinden Irak’a geçmesine izin veren Teskerenin daha çok ordunun dayatmasıyla Mecliste reddedilmesidir diyebiliriz.

1 Mart teskeresi olarak anılan bu olayın Türk ABD ilişkileri üzerideki etkileri uzunca bir süre devam edecektir.

Maliyeti artmış bir şekilde de olsa Irak’ı işgal eden ABD Süleymaniye’de ki bir binbaşı komutasındaki Türk askeri birliğini derdest etmiş ve başlarına çuval geçirilmiştir.Türk ordusunun onuru zedelenmiş, karizması çizilmiştir…

Öte yandan, bir derin devlet yapılanması olan, statükocu militarist kesimce “devletin sahibi, koruyucusu” refleksleriyle oluşturulan, yasadışı, karanlık örgüt Ergenekon’un Ümraniye’de yakalanan el bombaları soruşturmasının genişletilmesi üzerine deşifre olması, bu güne kadar sol kesimce ifade edilen karanlık yapılanmanın tüm toplumca görülmesini sağladı.

Danıştay saldırısı, Cumhuriyet gazetesinin bombalanması, Malatya Zirve Kitapevinde gerçekleştirilen cinayetlerle öne çıkan provokasyonlar zinciri, Yakamoz, Eldiven, Gün ışığı, Balyoz gibi isimlerle hazırlanan ve sürekli olarak güncellenen darbe planları, Kemalist, militarist kesimin 12 Eylül 1980 de ki faşist askeri darbeye bile rahmet okutacak bir kanlı darbe hazırlığında olduğunu gösterdi.

Yıllarca Türkiye’yi ırkçı şoven zihniyetle militarist bir çark içinde yöneten bu kesimin iktidarı paylaşmaya niyetli olmadığı anlaşıldı.

Nitekim 27 nisanda Ordu’nun verdiği e-muhtırayı savuştursa da 14 temmuz 2008 de AK Parti hakkında kapatma davası açıldı. AK Parti kapanmaktan kıl payı kurtuldu.

Türkiye’nin kuruluşundan bu yana iktidarı elinde tutan Kemalist elit, toplumda var olan muhalefetle (İslami kesim, Aleviler, Kürtler vs.) iktidarı paylaşmak yerine baskı ile sindirme yolunu seçmiştir. Her yükselen muhalif dalga karşısında askeri darbelerle ayrıcalıklarını korumuş Kemalist militarist düzenin aksayan, yanlarını tahkim etmiştir.

Bu yapı, içeride, başta Kürtler olmak üzere tüm etnik guruplara karşı ırkçılığa varan Türk milliyetçiliğine, Aleviler başta olmak üzere diğer inançtan kesimlere karşı, sahte bir laiklik söylemiyle, kendi kontrollerinde olmak üzere Hanif i mezhebine dayanmakta.

iki kutuplu dünya dengelerinde ABD ve NATO’nun bölgedeki ihtiyaçlarını göz önünde tutan, tüm komşularını düşman gören ve topluma sürekli korku pompalayan orduya, sırtını devlete yaslayarak, kapalı ekonomik düzen içinde, özel ayrıcalıklarla palazlanan İstanbul sermayesine dayanmaktadır.

Türkiye’nin kuruluş sürecinde Kemalist kesimle kurdukları sıkı ittifaktan adım adım dışlanan Türkiye’deki İslami kesim ise “siyasi anlamda” devletçilik, Türk milliyetçiliği, Kürt karşıtlığı gibi alanlarda Kemalistlerle ciddi bir farklılık göstermemektedir.

Daha çok Devletin laiklik ilkesinin gevşetilmesi, iktidar olanaklarının paylaşılması gibi alanlarda farklılık göstermektedir.

Bu nedenlerle gerçek anlamda bir demokratikleşme programları hiç olmamıştır.

Menderes iktidarının tasfiyesi ile sonuçlanan 1960 darbesi sonrasında, çeşitlenen siyaset sahnesine Necmettin Erbakan ile çıkan muhafazakar İslami kesim, demokratikleşme yerine “Milliyetçi cephe” gibi yapılanmalarla “devletçi”, Türk milliyetçisi” giderek Türk İslam sentezci bir çizgide sol ve Kürt hareketinin karşısında konumlanmıştır. Sınıfsal olarak küçük sanayici ve esnaf diyebileceğimiz küçük burjuva bir tabana oturan İslami hareketin durumu 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Özal iktidarının serbest piyasaya, özelleştirmelere, ihracatın ve ithalatın teşvikine dayalı iktisadi politikaları ile değişmeye başlamıştır…

İran’da Humeyni iktidarının radikalizmine karşı, Ilımlı İslami hareketleri destekleyen ABD ile uyumlu olarak hızla yükselen Turgut Özal ile Türkiye’de İslami kesim de palazlandı, Anadolu kaplanları olarak isimlendirilen daha çok Denizli, Kayseri, Gazi Antep, Konya gibi illerde öne çıkan İslami sermaye Ortadoğu ülkelerine açıldı.

TÜSİAD la temsilini bulan İstanbul sermayesi karşısında, İslami sermaye, MÜSİAD ya da “yeşil sermaye” olarak konumlandı.

Kemalist Militarist kesimin Erbakan’ı 28 Şubat darbesiyle tasfiyesi kısa bir aradan (Koalisyonlar Dönemi) sonra Ak Partiye alan açmıştır.

Menderes’in, Özal’ın Erbakan’ın tasfiyesinden dersler çıkaran AK Parti hem uluslararası desteğe hem de yeterli-güçlü bir halk desteğine ihtiyacı olduğunu öğrendiğinden olmalı ki ABD ve AB ile uyumlu bir dış politika izlemeye, içerde de bir dizi reformlar yapmaya yönelerek, Kemalist militarist kesimi geriletmeyi başarabilmiştir.

AK Parti liberallerle dirsek teması içinde, Avrupa birliği ile ilgili bir dizi reforma imza atsa da Kürt sorununun çözümü, Alevilik meselesi gibi temel problemler karşısında zikzaklı bir politika gütmüştür. Toplumun neredeyse yüzde 25ini oluşturan Alevi kesiminin meşru talepleri karşısında geleneksel Sünni refleksiyle yaklaşmış, adım atmakta hep tereddüt içinde olmuştur.

Keza Kürt meselesinde artık askeri çözümün mümkün olmadığının anlaşılması üzerine sivil çözüm arayışları başlamış. Ancak Ak Parti’nin bir çözüm perspektifinin olmaması nedeniyle mesele de savrulmalar yaşanmış, bu konuda da cesur adımlar atılamamıştır.

Geçmişte sorun tümden askerlere devredilmişken, Ak Parti bu durumu şeklen değiştirmek istemiş, sivillerin eliyle askeri çözüme yönelmiştir. Tek Devlet, Tek millet,Tek dil , Tek bayrak, Tek din gibi söylemlerle çerçevelen çözüm perspektifi eskinin devamından başka bir şey değildir.

Ak Parti İktidarının Kürt meselesinin çözümünün en uç sınırı “Kürtlerin bireysel haklarını” kullanabilmesidir.

Yine de Türkiye şartlarında Kürt meselesinin kabul edilmesi başlı başına önemli bir adım olarak not edilmelidir.

2005 yılında Başbakan Erdoğan’ın Kürt meselesini kabul eden ve çözmek için çabalayacağını vaad eden Diyarbakır konuşması ile başlayan süreç “Açılım politikaları” adıyla sürdürülmüş. Kürt dili üzerindeki inkarcı, yasakçı politika esnemiş, önce Kürtçe kursların açılmasına izin verilmiş,daha sonra TRT-6’te Kürtçe yayın ve bazı üniversitelerde Kürtçe eğitim başlamıştır.

Kuşkusuz bunlar Kürtlerin hakları ve talepleri karşısında çok yetersizdir. Ancak geleneksel politikanın değişmeye başladığının da bir göstergesidir.

Nitekim, Kürdistan özgürlük mücadelesinin mimarlarından Sayın Kemal Burkay’da tıpkı pek çok sürgün gibi döndü. Şimdi aramızda ve politik mücadelesini ülke içinde sürdürüyor. Elbet daha önce de dönenler olmuştu. Burkay’dan sonra da dönenler oldu, oluyor, Onun dönüşünü “AKP projesi” olarak sunan, karalama çabasına girenler de tek tek dönüyor.

Bu konuda birkaç not daha düşmekte yarar var;

Değerli ozan Şıvan Perwer, Sayın Mesut Barzani’yle birlikte Diyarbakır’da halkı selamladı.

Kürtler Kürdistan bayrağıyla sokaklarda yürüyüşler yapıyor. Kürdistan adıyla dernekler, partiler kuruyor., Legalleşme kararı alan PSK dönüş hazırlıkları yapıyor.

Dünyada ve Ortadoğu’daki değişim dalgası ile içerideki özgürlük ve demokrasi mücadelesinin birleşmesinin bir ürünü olan bu gelişmelerin giderek artacağına kuşku olmamalıdır.

Bu dönemin en karakteristik özelliği Kürt meselesinin her alanda görece serbestçe tartışılması, çözüm önerilerinin dillendirilmesidir.

Hükümetin Kürt açılımına karşı en sert muhalefet Ordu, CHP, MHP Ve PKK den gelmiştir.

“Açılım”ın Türkiye’yi böleceğini söyleyen Kemalist militarist kesim ile bu politikaların PKK’yi tasfiyeyi amaçladığını iddia eden PKK ve legal kurumlarının ortaklaşması ve AK Parti hükümetine karşı harekete geçmesi Hükümetin askeri vesayeti geriletmesi ve İmralı da inisiyatifi ele almasına dek sürmüştür.

Bilindiği gibi Öcalan yakalanıp İmralı ceza evine konduğunda, Türkiye’ye getirilirken uçakta “bana bir fırsat verilirse hizmete hazırım” sözüne uygun olarak, bağımsız devlet veya federasyon hatta otonomi gibi taleplerden vaz geçmiş, mahkemede ve daha sonrasında öne sürdüğü “demokratik cumhuriyet” ortak vatan, demokratik ulus gibi tezlerle devletin geleneksel, “ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük” anlayışına paralel bir söylem geliştirmiş, PKK ve türevleri de buna uymuştu.

O dönemde Türkiye askeri vesayet altında, İmralı ceza evi de ordunun denetimindeydi .

Öcalan Kemalist militarist kesimin telkin ve yönlendirmeleriyle Ak Parti iktidarına karşı konumlanmıştı. Generallerin “savaşacaksanız adam gibi savaşın, yoksa kimse sizi muhatap almaz” sözleri üzerine PKK yeniden çatışma pozisyonuna geçmiş, silahlı eylemleri tırmandırmış, Öcalan’ın sağlık sorunları ve hücresinin darlığı gerekçeleriyle kentlerde de Kürtlerin sokağa dökülmesi için çabalamıştı.

Öcalan “devlet çözüme hazır, AK Parti engel” demekte ve AK Parti İktidarını yıkmak için harekete geçen Ergenekon yapılanmasıyla birlikte pozisyon almaktaydı.

PKK bu süreçte İmralı’da MİT ve Ordunun denetimi altındaki Öcalan’ın eliyle yeniden yapılandırıldı. En son olarak KCK yapılanması ortaya çıktığında sadece siyasi hedefleri, fikri yapısı değil kadro yapısı da çeşitlendirildi. Bu süreçte başlayan KCK operasyonlarında, KCK içine 1500 dolayında MİT elemanının yerleştirildiği, mahkeme tutanaklarına ve basına yansıdı.

Hükümetin Askeri vesayeti geriletmesi ve İmralı’nın kontrolünü ele geçirmesi sonrasında Öcalan da saf değiştirdi. Habur’da 34 PKK linin giriş yaparak teslim olması ve sonrasında Türkiye’de estirilen ırkçı şoven dalganın etkisi ile “Açılım süreci” bir süre askıya alındıysa da Öcalan MİT arasındaki ilişkiler sürdü.

Öcalan’ın Avukatları aracılığıyla “tırnak içinde” “heyet”le yaptıkları görüşmelerin olumlu olduğu, artık “pratik adımlar” aşamasına gelindiğini söylediği bir dönemde KCK temmuz 2011 de Silvan eylemiyle Öcalan’ı devre dışı bıraktı

Bu tarih aynı zamanda Suriye’de iç savaşın hararetlendiği ve Türkiye’nin Suriye muhalefetini desteklemeye başladığı dönemdi. Suriye ve İran’ın bu durumdan duydukları rahatsızlık nedeniyle PKK’yi (KANDİL’i) savaşa özendirdiklerini söylemek yanlış olmasa gerek.

Yeniden bir kanlı çatışma dönemi başladı.

KCK yöneticilerinin “AKP faşizmi”, ”Soy kırımcı AKP” sıfatlarıyla niteledikleri hükümeti devireceklerini, “siyasi değil askeri çözüm”de karar kıldıklarını ilan eden söylemleri “Halk Savaşı, alan hakimiyeti Stratejisi”yle kanlı bir saldırı dalgasına dönüştü.

Yüzlerce Kürt genci yaşamını yitirdi. Sokalar hareketlendi, Ceza evlerinde ölüm oruçları kitlesel ölümlere yol açacak kadar tehlikeli bir hal aldı. Bu aşamada PKK yine Öcalan’ı adres göstermeye başladı. Öcalan ile yapılan görüşme sonrasında eylemler sonlandırıldı.

Geride ne “alan hakimiyeti”, ne de eski katı söylemler kaldı. Olan çatışmalara sürülen ve yaşamını yitiren yüzlerce Kürt gencine oldu.

Bu arada, tüm bu hengame içinde Emre Taner zamanından beri Oslo’da MİT ve PKK yetkililerinin görüştüğü de deşifre edildi. Bu görüşmeler daha sonra MİT Müsteşarlığına getirilen Hakan Fidan ve heyeti tarafından da sürdürülmüştü.

Bir gerilim ve korku filmi gibi izlediğimiz bu dönemde yıldızı tekrar parlayan Öcalan ile AK Parti Hükümeti (MİT) arsındaki ilişkiler olumlu bir seyir izlemeye başladı.

Bu sürece Kürtler daha çok İmralı süreci demektedir.

Eskiden Avukatların sürdürdüğü köprü görevini Bu kez BDP/HDP heyetleri sürdürür oldu.

Bu diyalog sürecinin amacı nedir?

PKK cenahı süreci allayıp pullasa da asıl amaç PKK nin silahsızlandırılması ve Türkiyelileştirilmek kaydıyla, yani etnik milliyetçilikten uzak durulması kaydıyla mevcut düzene entegre edilmesidir.

Bu nedenle PKK ve Legal partileri sürekli ve ısrarlı bir biçimde devletin kötü bir şey olduğunu dilendirmekte ve Kürtler için devlet taleplerine karşı sert söylemler geliştirmekte,”ilkel milliyetçilik”le suçlamaktadır. PKK Türkiye’nin de altına imza attığı ve bu güne kadar askeri vesayet ve silahı eylemler nedeniyle gündemleşemeyen Avrupa Özerklik Şartı’nı yani yerel yönetimlerin güçlendirilmesini “demokratik özerklik” diye sanki bir statüymüş gibi sunmaktadır.

Kürtlerin sadece Kuzeyde değil, Güneyde de devletleşme taleplerine çok sert söylemlerle karşı çıkmaktadır.

Oysa aynı çevre örneğin Filistin meselesinde farlı bir turum sergilemektedir. HDP parti Programında “Filistin halkının bağımsız devlet kurma hakkını” açıkça savunmaktadır.

Özetle AK Parti Hükümeti, ve devlet PKKyi tasfiye etmekten ziyade onun eliyle Kürtleri kontrol etmek, Kürt sorununu da devletin birliği ve bütünlüğü çerçevesinde, yani üniter yapı içinde “ancak bireysel ve kültürel hakların kullanılması” çerçevesinde, tırnak içinde “çözmek” çabasındadır.

Çatışmaların bitmesini, PKK’nin silahsızlandırılmasını, küçük de olsa kimi demokratik adımların atılmasını olumlu buluyoruz.

Kürt sorununun yaygın olarak tartışılır hale gelmesi bu sürecin en olumlu yanlarından biridir denebilir.

Ama bu durumu çözüm diye sunanlar ancak kendilerini kandırırlar.

Kürt halkı da diğer uluslar gibi kendi kaderini kendisi tayin edecektir. Nasıl yaşayacağına kendisi karar verecektir.

Kürt sorununun esasen Kürdistan sorunu olduğunu,Kürtlerin kendi kendilerini yönetme haklarının tanınmasıyla çözüme kavuşacağını bunun yolunun da asgari olarak Federasyon olduğunu belirterek Türkiye’deki son güncel meselelere de bir göz atalım.

Gezi Olayları

Başlangıçta bir çevre hareketi olarak ortaya çıkan ve Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılmasını engellemeye yönelik eylemleri dağıtmak için güvenlik güçlerinin baş vurduğu şiddet geniş protestolara neden oldu.

Türkiye’ye yayılan protestolar Hükümeti sarstı.

AK Parti iktidarının dış politikasında ki değişiklikler, AB reformlarını gevşetmesi, giderek otoriterleşme eğilimi göstermesi, kutuplaştırıcı, buyurgan ve toplumun hassasiyetlerini görmeyen uygulamaları, toplumu kendi İslami değerleri çerçevesinde şekillendirme çabaları, muhalefet partilerinin de işlevsizliği nedeniyle biriken toplumsal öfke, Hükümetin uygulamalarından rahatsız olan çok farklı kesimleri sokakta bir araya getirdi.

Bu protestolar sırasında 2 güvenlik görevlisi 8 sivil yaşamını yitirdi. Binlerce kişi yaralandı.

Sonuçta hükümet gösterileri kontrol altına almayı başardı.

Ancak o günden bu yana iktidar ve muhalefetin dersler çıkardığını söylemek mümkün değil. Toplumdaki kutuplaşma devam ediyor.

17 Aralık AKP ve Cemaat kapışması

Kemalist militarist kesimle AK Parti’nin iktidar savaşının başlangıcında Erdoğan’ın yanında yer alarak güven sağlayan Gülen Cemaati, dershane ve okullarında yetiştirdiği kadroları ile öncelikle, milli eğitim, emniyet, yargı, bürokrasi ve hatta ordu içinde kritik tüm alanlarda Hükümetin desteği ve teşvikiyle kadrolaştı. Cemaatin, MİT’te de kadrolaşma talebi üzerine Tayip Erdoğan için tehlike çanları çalmaya başladı.

Zira bu bir iç iktidar mücadelesiydi. AK Parti ile Gülen Cemaati arasında daha önce Mavi Marmara olayı sırasında kendini hissettiren ufak tefek gibi görünen ayrılıklar, 7 Şubat 2012 tarihinde İstanbul’da özel yetkili savcı Sadrettin Sarıkaya’nın KCK soruşturması nedeniyle MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve diğer MİT yetkilerini ifadeye çağırmasıyla tırmandı. Hakan Fidan’ın tutuklanmasına neden olabilecek bu girişime Hükümet el koydu. Yeni bir yasayla MİT koruma altına alındı.

MİT üzerinde tırmanan bu gerilim Hükümeti yeni önlemler almaya itti. Gülen Cemaati’nin tırmanışının kısıtlanması için dershanelerin kapatılması gündeme geldi. Gülen Cemaati’ne bağlı olduğu söylenen savcılar, beş bakan ile bürokrat, iş adamı, banka müdürü, hakkında yolsuzluk ve rüşvet soruşturması açtılar. Çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Hükümet bunu bir darbe girişimi olarak gördü ve sert tedbirler aldı. Savcıların ve gözaltı emrini uygulayan polislerin yerleri değiştirildi, meslekten men edildi. Yeni bir yasa çıkarılarak HSYK’nın yapısı değiştirildi. Gülenci olarak bilinenler tasfiye edildi ve Hükümetin denetimi sağlandı.

Haklarında soruşturma açılan beş bakan görevlerini bıraktı ve yeni bir kabine oluşturuldu.

Öte yandan Ak Parti’den Gülen’e yakın 7 milletvekili de istifa etti.

Hükümet, Gülen Cemaati’nin devlet içinde bir paralel yapı oluşturduğunu iddia etti ve sert önlemlerin artarak devam edeceğini ilan etti.

Bu koşullarda toplumda var olan kutuplaşma ilginç bir hal aldı.

Geçmişte AK Parti karşıtlığı üzerinde şekillenen CHP, MHP, Kemalist Sol blokuna, Gülen cemaati de eklendi.

Öyle ki yapılan yerel seçimlerde CHP ve MHP (Ankara belediye seçimlerinde olduğu gibi) fiilen ittifak yaptılar.

Seçimler genel olarak AK Parti’nin zaferiyle sonuçlandıysa da kutuplaşma bitmedi, daha da derinleşti.

Bu arada özel mahkemelerce görülen tüm davların zembereği boşaldı. Darbe ve KCK davalarından tutuklu olanlar serbest bırakıldı.

Bu koşullarda Türkiye, Cumhurbaşkanlığı seçimleri için sandığa gitmektedir.

Yapılan anayasal değişikliklerle ilk kez halk tarafından seçilecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerine 3 aday katılmaktadır.

Cumhurbaşkanının Parlamento tarafından değil de direk olarak halk tarafından seçilecek olması yarı başkanlık sistemine geçiş tartışmalarını da beraberinde getirmektedir.

Ak Parti adayı Tayip Erdoğan’ın karşısında, CHP MHP tarafından “Çatı adayı” olarak sunulan Ekmelattin İhsanoğlu yer alacak. İhsanoğlu’nu Büyük Birlik Partisi, Demokrat Parti, liberal Parti, Bağımsız Türkiye Partisi, DSP de destekleyeceklerini açıkladılar.

Bu çatı adayı projesinin arkasında Gülen Cemaati’nin olduğu iddia edilmektedir.

Üçüncü aday ise PKK çevresinin Türkiyelileşme projesi üzerinden, adaylığını açıklayan

Selahattin Demirtaş oldu.

Adaylar ilk turda gerekli oyu alamamaları halinde ikinci tura en yüksek oy alan iki aday katılacak. HDP Adayı daha çok Türkiyeleşme projesini topluma anlatmak ve mümkünse oylarını yükselterek hem bu projenin desteklendiği mesajın vermek, hem de ikinci turda pazarlık yapmayı planlamaktadır.

Öcalan çok önce ikinci turda Erdoğan’ı destekleyebileceklerine dair mesajlar verdiği, “Çözüm süreci” konusundaki hassasiyetleri, son günlerde çıkan “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”da hatırlanırsa seçimin ikinci turunda HDP’nin alacağı pozisyonu şimdiden görmek mümkündür.

Sonuç olarak, Dünya, Ortadoğu, Türkiye değişti ve değişmeye devam ediyor.

Dünyadaki değişimin dönüştüren rüzgarı, halkımızın özgürlük mücadelesi ile de birleşiyor.

İki kutuplu dünya dengeleri üzerine kurulu rejimlerle beraber statüko çökerken Kürt halkını özgürlük mücadelesi üzerindeki ağır beton da çatlıyor.

Kürt halkı egemenlerin tuzaklarını boşa çıkararak, engellerini aşarak özgürlük yürüyüşünü sürdürüyor.

Kürtler değişimin rüzgarını da arkaya alarak çok daha donanımlı ve en önemlisi çok daha umutlu yola devam ediyor.

Arif Sevinç
18 Temmuz 2014

Print