2019-09-23
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Kemal Burkay
 
Linç güruhuna cevap-4 PKK’nın ortaya çıkış öyküsü 1. ve 2. dönem…
2012-02-21 13:42
Kemal Burkay
Linç güruhuna cevap

4. Bölüm

PKK’nın ortaya çıkış öyküsü 1. ve 2. dönem…

Bir önceki bölümün sonunda, PKK’nın, Kürt yurtsever örgütlerine karşı savaşmak, onları ortadan kaldırmak için bizzat sömürgeci rejim tarafından kurulduğunu ve yıllar yılı kendisine verilen bu uğursuz görevi icra ettiği halde bu sıfatını bize ve öteki Kürt yurtsever örgütlerine yakıştırdığını, bizi işbirlikçi ve hain diye nitelediğini ve bu tavrının tam bir yavuz hırsız örneği olduğunu belirtmiştim.

PKK’nın tüm bu marifetlerini geçmişte onlarca kez yazdım. Ama yazmakla ne PKK bu uğursuz işten vazgeçti, ne de söyleyip yazdıklarımız PKK’nın kuyruğuna takılanların ayılmasına yetti. PKK bugün hâlâ bu uğursuz işi sürdürüyor. Öyle olunca bizim de susmamız olmaz. Yavuz hırsız gibi şirret olmasak da, en azından kendimizi savunmaya hakkımız var. Ayrıca halka gerçekleri söylemek ve doğru yolu göstermek de bizim görevimiz.

Öyle olunca bir kez daha erinmeden, dönüp gerçeklere bakalım. Bakalım kim işbirlikçi, kim hain, kim “Hamas”, kim “korucu” ve de kim, Kara Yılan’ın deyişiyle “alçak ve şerefsiz…”

Benim 75 yıllık hayat hikâyem ortada. Bu bakımdan alnım açık, başım dik. Karşıtlarım bu hayat hikâyesinde bir tek kara nokta gösteremezler. Politika, tarih, dil, şiir, roman, tiyatro ve mizah türünden 60 dolayında yayınlanmış eserim var. Bu eserlerimde Kürt halkının mücadelesine zarar verecek bir tek söz, bir tek cümle gösteremezler. Düşmanın oyununa hiç gelmedim. Post ve paraya tenezzül etmedim. Kardeş kanı dökmedim. Önce sosyalist bir partide, Türkiye İşçi Partisi’nde siyasi mücadeleye başladım, sonra kurucusu olduğum Kürdistan Sosyalist Partisi’nde sürdürdüm. Hayatım boyunca emekçilerin, ezilen Kürt halkının ve ülkemizde ve dünyada ezilen, hakkı yenen tüm kesimlerin hak ve özgürlükleri için, daha güzel, yaşanabilir bir dünya için mücadele ettim. Hem benim kişisel hayat hikâyem, hem de uzun yıllar yönettiğim örgütün, Kürdistan Sosyalist Partisi’nin hikâyesi bu bakımdan eşi az görülür türden temizdir, onur duyulacak cinstendir.

Peki ya PKK’nın?..

PKK 1978 yılında kuruldu. Kuruluş aşamasında yaptıklarına geçmeden önce, onun kurucusu ve başkanı olan, taraftarlarının zaman içinde bir puta çevirdiği Öcalan’ın geçmişi üzerinde kısaca durmakta yarar var.

Öcalan daha 1960’lı yılların sonlarında, Tapu Kadastro Okulu öğrencisi iken, derin devletin oluşturduğu derneklerden biri olan Komünizmle Mücadele Derneği’nin üyesi idi. Bu dernek ünlü Kontrgerilla örgütüne eleman derleyen örgütlerden biriydi.

Gazeteci Avni Özgürel bu yıllarda Öcalan’a Ankara’da MİT’in oluşturduğu ve “milliyetçi” gençlerin gidip geldiği bir dernekte rastladığını, onun bu dernekte “Office boy” olarak çalıştığını anlatır.

Öcalan, siyasalda okurken, 12 Mart döneminde, Ankara Yüksek Öğrenim Derneği (ADYÖD) yürütme kurulu üyesi iken, “Şafak Grubu”nun dağıttığı bildiri nedeniyle, arkadaşlarıyla birlikte Sıkıyönetim Mahkemesince tutuklanır, ama bir süre sonra bırakılır. Arkadaşları ise bu bildiri nedeniyle ağır cezalara çarptırılır. Gazeteci Uğur Mumcu yıllar sonra bu olayı, 12 Mart döneminde Ankara’da Sıkıyönetim Mahkemesi Savcısı olup daha sonra emekliye ayrılmış olan Binbaşı Baki Tuğ’dan sorar. Baki Tuğ’un verdiği cevap her şeyi ortaya koyar:

“Emniyet’ten bir yazı geldi, Öcalan adamımızdır deniyordu, biz de bıraktık…”

Bu kadarı bile PKK’nın ortaya çıkış öyküsünü ve çıkar çıkmaz yaptığı “garip işleri” aydınlatmaya yeter.

Bu dönemdeki ilginç gelişmelerden biri de Öcalan’ın, Karakoçan’da oturan dava vekili Ali Yıldırım’ın kızı Kesire Öcalan’la evlenmesidir. Ali Yıldırım, önce 1925 Şeyh Sait ayaklanması, ardından da Dersim direnişi sırasında devlet yararına istihbarat toplayan, yani MİT’e çalışan biridir. Bu yöndeki faaliyetini daha sonraki yıllarda, örneğin 12 Mart döneminde de sürdürmüştür. Böyle bir evliliğin rastlantı olmadığı bellidir. 1990’lı yıllarda Hürriyet Gazetesi’nin kendisiyle yaptığı röportajda, “Kızınız teröristbaşı ile evli, ne dersiniz?” sorusuna Ali Yıldırım’ın verdiği cevap aynen şöyledir:

“Ben kızımı devlete verdim…”

Şimdi de PKK’nın kuruluş dönemine ve bu dönemde yaptıklarına kısaca bir göz atalım:

Öcalan ve arkadaşları, 1970’li yılların ortalarında silahlı bir grup olarak “UKO”cular adıyla ortaya çıktılar ve 1978 yılında PKK’yı kurdular. Kurucular arasında Apo, Kesire, Pilot Necati ve Duran Kalkan da vardılar. Pilot Necati, yüzbaşı rütbeli bir Türk subayıdır, 12 Eylül darbesinin ardından, herhalde görevi bittiği ve deşifre olduğu için PKK’dan ayrılmıştır. Duran Kalkan ise Kürt asıllı değildir (Arap veya Türk olduğu rivayet edilir) ve PKK’nın o dönemdeki kadrolarından, başına bir iş gelmeden, burnu kanamadan bugüne kalanlardan biridir. Şu anda hem PKK’nın üst düzey komutanlarından biridir, hem de ideologluğunu yapmaktadır. Son olarak KCK’yı bir batağa sürükleyen, 2011 yılının “Halk Savaşı” teorisi de onun eseridir.

PKK 1978’li yıllarda ortaya çıkar çıkmaz, diğer Kürt ve Türk sosyalist ve demokratik örgütlerini tüm olarak düşman ilan etti. Öcalan o dönemde yayınladığı “Kürdistan Devriminin Yolu” adlı kitapta o zaman kamuoyunda bilinen adımızla bizi (Özgürlük Yolu) ve öteki Kürt örgütlerini (DDKD, KUK, Rızgari, Kava, Tekoşin vb…) sömürgeci rejimin işbirlikçisi ilan etti ve Kürdistan’ın kurtuluşu için öncelikle bu örgütleri ortadan kaldırmak gerektiğini ileri sürdü.

Bu olacak şey miydi? Kürt halkını ve Kürdistan’ı kurtarmak isteyen bir örgüt, ilk iş olarak diğer yurtsever ve devrimci Kürt örgütlerini ortadan kaldırmaya mı çalışır, yoksa onlarla, sömürgeci rejime karşı bir cephe kurmaya mı?..

Ama biz, Kürt halkının özgürlüğü için çetin bir mücadele yürüttüğümüz, Kürdistan’da ulusal hareketin hızla kitleselleştiği, faşist güçlerin bölgeden kovulduğu ve söz konusu yurtsever cepheyi kurmaya çalıştığımız bir dönemde PKK ortaya çıktı ve ilk iş olarak bize saldırdı.

PKK 1979 yılında Doğu Beyazıt’ta Mustafa Çamlıbel adlı yoldaşımızı evinin önünde vurdu, iki yoldaşımızı da yaraladı. Mustafa, Doğu Beyazıt derneğinin (DHKD) başkanı ve yetenekli, gelecek vadeden bir gençti. Bölgede etkindik, buna rağmen yoldaşlarımızın PKK taraftarlarına karşı aynı yöntemle cevap vermesini engelledik, rejimin bizi PKK eliyle bir kör dövüşüne çekmeye çalıştığını gördük ve bu oyuna gelmedik, yayınladığımız ve yirmi bin adet dağıtımız bir broşürle, bu konuda halkı aydınlatmakla, PKK’yı teşhirle yetindik. Mustafa’nın katili ise yakalandı, ama karakolun bir kapısından girdi, öteki kapısından serbest bırakıldı…

Bu olayın ertesinde bölgedeki genç ve ilerici, solcu bazı yargıç ve savcılar, bazı kaymakamlar, PKK’nın arkasında devlet desteği olduğunu bize açıkça söylediler.

PKK bu olayın ardından Siverek’te Ferit Uzun adlı yurtseveri vurdu (Uzun, Kava’nın önde gelen kadrolarındandı), ardından Bucaklara saldırdı ve bölgede aşiret kavgaları çıkardı. Bu nedenle 10 bin dolayında kişi Siverek’ten göç etti.

Bu arada PKK, Antep yöresinde Tekoşin’in kadrolarına saldırdı ve onu bu yörede etkisiz hale getirdi.

Ardından Kürdistan Demokrat Partisi taraftarlarına karşı da cinayetler işledi ve KUK’la çatışmaya girdi; çatışmalar Mardin, Urfa, Diyarbakır gibi tüm çevre illere yayıldı ve 100 dolayında insanımız hayatını yitirdi, bölge alt üst oldu.

PKK bu dönemde Kürt örgütlerinin yanı sıra bölgede örgütlenmeye çalışan Türk sol örgütlerine, TKP ve diğerlerine de saldırdı, bazı kadrolarını öldürdü, bazılarını yaraladı.

Bu bir rastlantı değildi. Aklı başında herkes PKK’nın rolünü kolayca anlayabilirdi ve anladı. Rejim Kürt hareketini içinden vurmak, birbiriyle çatıştırmak ve engellemek için Öcalan ve arkadaşları eliyle paravan bir örgüt kurmuştu. PKK inandırıcı olmak için kendisini Marksist-Leninist diye niteledi, silahlı mücadeleyi temel yöntem saydı; legal, siyasal ve demokratik mücadeleyi küçümsedi. Öteki örgütleri revizyonist, reformist, hatta düpedüz işbirlikçi ve hain diye niteledi.

Rejim başarmış, PKK eliyle bölgeyi terörize etmiş, aşiret kavgaları çıkarmıştı. 12 Eylül Cuntası, türlü provokasyonlarla kışkırttığı sağ-sol çatışmasının bütünü gibi, PKK’nın bu eylemlerini de kullandı, sömürdü ve yönetime el koydu.

Yıllar sonra Öcalan çeşitli yazı ve konuşmalarında bu kuruluş döneminde MİT’le ilişkisini açıkça ortaya koydu. Örneğin, Mahir Sayın’ın kendisiyle yaptığı ve sonra kitap halinde yayımlanan uzun röportajda aynen şöyle dedi:

“Adamların parasıyla, adamların elemanlarıyla yaptığım politikaya bak. Uğur Mumcu bunu yazacaktı. Adam 10 gün sonra öldürüldü… Hatta tam bu aile ilişkisini (Kesire’nin ailesi), Pilot ilişkisini inceliyordu…” (Erkeği Öldürmek, Abdullah Öcalan Ne Diyor, s. 86)

Abdullah Öcalan, “Aydın Zafer” adıyla Özgür Politika Gazetesi’ne yazdığı 1998 tarihli yazıda ise şöyle övünüyor: “Ekmeğini korumasını TC sağlıyor. TC ‘eski, cahil Kürt hizmetimize girdi’ diyor… Üç yıl süreyle düşmanının parasını, düşmanının adamlarını mücadelenin hizmetine koşturuyor… Zaten Türk yazarlar ‘Apo’yu biz Ankara’da başladık, hem biz para verdik, hem biz koruduk’ diye söylemişler. Bu doğru. Uzun süre Türk ordusunu kendisi için çalıştırıyor…” (29 Ocak 1998 tarihli Özgür Politika).

Öcalan, 27 Kasım 1997 günü, MED-TV’deki programa telefonla katılarak yaptığı konuşmada ise, PKK’nın kuruluş aşamasında devletin kendilerini diğer Kürt örgütlerine karşı kullanmak istediğini, üç yıl süreyle onların tüm dediklerini yaptıklarını, ama sonunda onlara oyun oynadığını, Uğur Mumcu’nun da bu bilgilere ulaştığı için öldürülmüş olabileceğini, böylece susturulduğunu söyledi.

Bunlar dört başı mamur itiraflardır ve ahmaklar dışında hiç kimse, bu sözlere bakarak Öcalan’ın MİT’i kullandığı gibi bir zırvaya inanmaz; ama MİT’in PKK’yı kurup bir güzel yönettiğini, Öcalan’ın da bu işte baş aktör olduğunu kuşkuya yer olmayacak biçimde anlar.

İşte Kürt Hamas’ı böyle kurulmuştu sayın Bayık, bunu sen herkesten iyi bilirsin… (*)

PKK’da 2. Dönem, örgütün Suriye denetimine geçmesi…

12 Eylül darbesi olayların gidişini değiştirdi. Ülkedeki tüm demokrasi güçleri ve sol güçler gibi, Kürt yurtsever hareketi de ezildi, cezaevlerine dolduruldu, işkencelerden geçirildi. Bunlar arasında elbet PKK’nın kadroları ve tabanı da vardı. İçlerindeki, bazısı yönetici planda olup deşifre olmuş ajanlar ise (Apo, Kesire, Duran Kalkan vb) yurt dışına geçirilmişlerdi.

Suriye’ye geçen Öcalan bir süre sonra Suriye İstihbaratıyla bağ kurdu ve PKK giderek Türk istihbaratının güdümünden çıktı, ağırlıkla Suriye’nin güdümüne girdi, Bekaa ve Şam’da üslendi. PKK 1984 yılında Suriye’nin desteğiyle ve onun çıkar ve planlarına uygun olarak Türkiye’ye karşı partizan savaşı başlattı. Türk devletinin ve medyasının “hafif yoğunluklu savaş” olarak nitelediği bu çatışma o günden bu yana devam ediyor. 50 bini aşkın insanımız bu savaşta hayatını yitirdi. Kürdistan alt üst oldu, 3-4 bin dolayında köy yakılıp yıkıldı, 3 milyon dolayında insanımız göç etti, büyük kentlerin varoşlarında perişan oldu. Türkiye bakımından da sonuçlar ortada. Kendi eliyle yangın çıkaran Türk devleti bu yangına eteklerini kaptırdı. Onca insan kaybı, onca acının yanı sıra yüz milyarlarca dolar bu savaşta heba oldu ve durum hâlâ devam etmekte. Bu savaş ülkenin gelişmesinin ve demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel.

PKK’nın MİT tarafından kurulduğunu söylediğimiz zaman, koca koca, sözde deneyimli adamlar, yazar-çizerler ve bir bölüm siyasetçi kuşkuyla başını sallıyor, var olan çatışmaya, kavgaya, bunca can ve mal kaybına bakıp “Devlet kendisiyle mi savaşıyor?” diyor…

Hayır, devlet kendisiyle değil, Kürt halkı ile savaşmak için PKK’yı kurdu, kullandı; sonra denetimini bir süre ve bir ölçüde yitirdi, bunu büyük ölçüde Suriye, İran, Irak (Saddam rejimi) gibilerine kaptırdı ve PKK, Suriye’nin yönlendirmesiyle Türkiye ile savaşa tutuştu. Durum hiç de anlaşılmaz değil, işte bu kadar basit!

Yukarda saydığımız kanıtlardan bir tanesi bile, arif olan için, PKK’nın MİT tarafından kurulduğunu anlamaya yeter de artar bile. Bunca kanıta rağmen “Öyle şey mi olur canım!” deyip başlarını bilgece sallayan kişilere ise bizim diyeceğimiz şu: “El insaf yani! Sizin durumunuz Aziz Nesin’lik…” Aziz Usta’nın ünlü “İnşallah Kurt değildir…” öyküsünde olduğu gibi…

Ama bu dönemde bile Türk istihbaratının PKK içindeki eli tümüyle son bulmadı. Öcalan’ın Kontrgerilla ile ilişkisi, Türk devletinin PKK içindeki eli, değişik biçimlerde ve değişik olaylarla sürüp geldi. Örneğin 1987 yılında PKK’nın yurt dışında bize ve öteki Kürt ve Türk ilerici, solcu muhalefetine karşı yönelttiği şiddet dalgası Türk derin devletinin amaç ve planlarından bağımsız değildi. PKK yurt dışında kadrolarımızı vurdu, Newroz gecelerimize saldırdı, derneklerimizi yaktı. Faşist rejim 12 Eylül sonrası yurt dışındaki muhalefeti sindirmek için de PKK’yı kullandı.

Bu dönemde PKK’nın bizzat kendi içindeki farklı sesleri susturmak için kullandığı yöntemler de üzerinde ciddiyetle durmayı gerektiren türdendir. Örgüt içi demokrasi tanımayan, en ufak farklı düşünceye, sese katlanmayan, herkesi “Serok”un görüş ve düşüncelerini tekrarlayan bir papağana çevirmeye çalışan bu örgütün bizzat kendi tabanına yaptıkları da akıl almazdır. PKK, kendi içindeki farklı sesleri susturmak için de eşine rastlanmaz bir terör uyguladı; insanları tutukladı, işkence etti, kurşuna dizdi; Bekaa ve Güney Kürdistan’daki üslerini ölüm tarlalarına çevirdi. Bunun yanı sıra yurt dışında da örgütten ayrılan, ya da ters düşen pek çok kadroyu katletti. Bu şekilde, Kürt halkının özgürlüğü için, güçlü yurtsever duygularla köylerinden ve okullarından kopup gelen bu gencecik insanların yüzlercesi ve binlercesi PKK’nın bu acımasız çarkı tarafından keyfi nedenlerle yok edildi.

Aynı dönemde PKK’nın yurt içinde yürüttüğü savaş da oldukça garip, sui jeneristir. PKK, devletin baskısı ve bizzat kendisinin yanlış yöntemleri, aşiretlere saldırması nedeniyle korucu olan halka karşı da acımasız oldu, köyleri basıp kadın çocuk demeden katletti. (Örneğin Bucaklar, Jirkiler, Mardinli Kılıçarslanlar ve daha birçok yurtsever aşiret ve aile, PKK’nın saldırıları nedeniyle koruculaşmışlardır). PKK, Devletle savaşıyorum diye sıradan, hatta genellikle devrimci ve yurtsever memurları, öğretmenleri, mühendisleri katletti. Böylece, Kontrgerilla, JİTEM, Özel Kuvvetler gibi güçlere de aynı türden eylemleri yapıp PKK’ya yüklemek için büyük bir fırsat verdi.

Böylece PKK, içerde ve dışarıda adını teröriste çıkardı ve bir bütün olarak Kürt ulusal hareketinin imajını bozdu.

PKK aynı dönemde Suriye ve özellikle Irak Kürt yurtsever hareketine karşı da kullanıldı.

Birinci Körfez Savaşı’nın ardından, BM korumasında bir öz yönetim oluşturan Güneyli Kürtler, 1992 yılında tek yanlı federasyon ilan ettiler. Buna Irak’ın, yani Bağdat hükümetinin yanı sıra, İran, Suriye ve Türkiye’de şiddetle tepki gösterdiler. Zaten bu dört devlete kalsa Güney Kürdistan’daki Kürt ulusal yönetimini boğacaklardı. Onlarla birlikte PKK da bu federasyon ilanına karşı çıktı, onu emperyalizmin bir oyunu ve “Arapların sırtında bir hançer” olarak niteledi ve çok geçmeden Kürt yönetimine savaş açtı, KDP ve KYB’nin güçleriyle savaştı. PKK’nın güneyli Kürtlere karşı açtığı bu savaş Kürt halkının çıkarına değildi, bir kardeş kavgasıydı ve Suriye ile öteki, Kürdistan’ı kendi aralarında bölmüş ve Kürt halkının özgür olmasını istemeyen bölge devletlerinin çıkarına idi. PKK bu savaşta taşeronluk yapmakta idi. Her iki taraftan yüzlerce Kürt gencinin öldüğü ve Güney Kürdistan’da yeni bir yıkıma yol açan bu savaştan PKK yenik çıktı, teslim oldu ve PKK’nın gerillaları Yekıti (KYB) bölgesindeki Zelê kampına yerleştirildiler. Bir süre sonra ise serbest bırakıldılar.

Ancak PKK, Kürt yönetimine karşı savaşmayacağına dair söz vermiş olmasına rağmen, bölge devletleri hesabına onlara karşı savaşmayı daha sonraki yıllarda da sürdürdü. 1995’te KDP ile savaştı. 1997’de KYB’ye savaş açtı… PKK’nın Güney Kürtlerine, oradaki ulusal yönetime karşı açtığı bu savaş yıllarca sürdü, binlerce Kürt gencinin hayatını yitirmesine ve bölgenin yanıp yıkılmasına yol açmakla kalmadı, Türkiye’nin bölgenin içişlerine karışmasına ve orada üslenmesine de yol açtı.

PKK bu arada, Suriye ve Irak gibi İran Kürdistanı’nda da örgütlenerek İran rejiminin planlarına uygun biçimde İran Kürt hareketine karşı da kullanıldı.

Özetle bu dönemde de PKK gerçekte Kürt halkı için savaşmadı, bir bakıma dört devlet için savaştı. Onun, Kürt gençlerinin canı pahasına yürüttüğü savaş Kürt halkına çok büyük zararlar verdi.

Bu nedenledir ki, daha 1987 yılında yazdığım makalede, “Bu halk savaşı değil, halka karşı bir savaştır,” dedim. Suriye, Irak, İran gibilerin desteğiyle PKK gibi şaşkın, güdümlü bir örgütün yürüttüğü bu savaşın hiçbir başarı şansı olmadığını söyledim. Öyle de oldu. Dünyada ve bölgede güç dengeleri değişince Öcalan, Türkiye ve ABD’nin baskısıyla Suriye’den çıkarıldı, iltica edecek ülke bulamadı, dönüp dolaşıp Türkiye’nin eline düştü ve her şey ilk kuruluş yıllarına döndü. Bu son 12 yıllık dönemdir. Bunun kısa öyküsünü de 5.bölümde yazacağım.

------------------------------------------------

(*) Hamas, Filistin Kurtuluş Örgütü’ne karşı kullanılmak üzere bizzat İsrail devleti tarafından kurulmuş, ama sonradan üzerindeki kontrol yitirilmiş; radikal islamcı Hamas, şiddete dayalı ve uzlaşmaz politikalarıyla İsrail-Filistin barış sürecini de engeller hale gelmiştir.
Print