2019-12-11
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Kemal Burkay
 
Gerçekler ortaya saçılırken hâlâ körü-sağırı-dilsizi oynamak…
2012-05-31 18:36
Kemal Burkay
Kemal Burkay
Sevgili okurlar, Gazeteci İlnur Çevik 20 Nisan’da Beyaz TV’de katıldığı MEDCEZİR programında çok ilginç ve önemli açıklamalar yapmış, 2004 darbe hazırlıkları döneminde Öcalan’ın Kandil’e gönderdiği talimatlarla ilgili olarak… Kaynakları ise Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ve Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanı Nêçirwan Barzani . Buna göre Öcalan dağdakilere şöyle talimat vermiş: “AK parti güçlendi. Kemalist güçler buna engel olmalı. Yeniden saldırıları arttıralım.”

Aynı programa katılan Akşam Gazetesi yazarı Nagehan Alçı bu açıklamaları 24 Nisan tarihinde özet olarak köşesinde aktardı.

Ama ilginçtir, bu açıklamalar ilgiye değer bulunmamış olacak ki Türk ya da Kürt medyasına yansımadı.

Oysa söz konusu açıklamalar sarsıntı yaratacak ve en kör gözleri, en sağır kulakları bile açabilecek türden… Neyse ki İlnur Çevik’in verdiği bilgiler ve Nagehan Alçı’nın
yazdıkları Sabah Gazetesi Yazarı Mehmet Barlas’ın gözünden kaçmamış. Barlas “PKK terörüyle mücadelede de şike mi vardı?” başlıklı 9 Mayıs 2012 tarihli makalesinde bu konuyu ele almış ve medyanın bu konuya ilgisizliği nedeniyle hayretini dile getirmiş. Barlas’ın makalesi sitemizde(www.denge.kurdistan) “basından” köşesinde de yayınlandı.

Ne var ki Barlas’ın makalesi de dikkatleri bu konunun üzerine çekmeye yetmedi. İlnur Çevik ikinci kez 23 Mayıs’ta TGRT’de Nuh Albayrak’ın programında aynı konuda konuşmuş ve bu kez Sabah Gazetesi Yazarlarından Refik Erdurankonuyu 25 Mayıs tarihli yazısında “Anestezi” başlığıyla gündeme taşımış. (Bu makale de şu anda sitemizin “basından” köşesinde bulunuyor). Bakalım bu kez başka yorumcular, köşe yazarları, siyaset adamları zahmet buyurup ilgilenecekler mi?..

Bu bilgiyi neden önemsiyorum. Çünkü 2004’ten itibaren mantar gibi yüze vuran darbe hazırlıkları ile Öcalan yakalandıktan kısa süre sonra silahları susturmuş olan, hatta tümden bırakmak isteyen (ki kendisine bu fırsat verilmedi) PKK’nın yeniden harekete geçmesi arasındaki bağa sürekli olarak dikkat çektim. Ordu içindeki darbeci, Ergenekoncu güçler, Öcalan vasıtasıyla PKK’yı da harekete geçirdiler dedim. Ordu ile PKK arasında yer alan çatışmaları bir danışıklı dövüş diye niteledim. Bir başka deyişle bu, Kürt ve Türk gençlerinin canı pahasına yürütülen bir oyundu ve amaç ortalığı gerip darbeye zemin hazırlamaktı.

Bunları söylediğim zaman PKK şefleri ve onların kuyrukçuları bana ateş püskürdüler, AK Parti’ye destek vermekle, “Özgürlük Hareketi”ne karşı çıkmakla suçladılar. Oysa yapmaya çalıştığım, derin devletin bu acımasız oyunu, tuzağı ile ilgili olarak Kürt ve Türk kamuoyunu, aynı zamanda temiz duygularla, yurtsever amaçlarla, hayatlarını da ortaya koyup PKK’nın ardından giden gençleri ve kitleleri aydınlatmaktı. Bunu görüp kavramadan oyunu boşa çıkarmak mümkün değildi.

Bence bu ülkenin siyasetinde tecrübe sahibi her kişi ve iyi bir gözlemci, bunun bir oyun olduğunu kolaylıkla anlayabilirdi. Ama ne yazık ki ya bu oyunu görenler çok değildi, ya da gördüğü halde söylemekten kaçınanlar az değildi…

Şimdi birçok şeyin üzerindeki perde yavaş yavaş aralanıyor, pek çok olayın iç yüzü ortaya dökülüyor. En azından, susanların bazıları konuşuyor.

İlnur Çevik’in konuşması için aradan 8 yıl geçmesi gerekti. (Çevik, Celal Talabani ve Nêçirwan Barzani ile konuştuğunda yanında Cengiz Çandar dostumuz da varmış. Belki o da yakında bu konuda bir şeyler söyleme gereğini duyar…)
Bu, iç yüzünü yıllar öncesinden tahmin ettiğimiz ve haklı çıktığımız nice karanlık olayın ilk örneği değil. 1993 yılında 33 silahsız askerin infazıyla ilgili olarak da daha baştan, olayın ateşkes sürecini sabote etmeye yönelik bir provokasyon olduğunu söylemiştik. Şemdin Sakık , ancak birkaç gün önce, yani yaklaşık 20 yıl sonra konuşabildi ve “bu askerleri bile bile PKK’nın eline verip infaz ettirdiler,” dedi.

Öcalan’ı İmralı’da denetim altında tutan, nefes alışlarını bile kontrol eden askeri odağın izni ve isteği olmadan onun dışarıya herhangi bir mesaj gönderemeyeceğini, hele hele savaş komutları veremeyeceğini yıllardır söylüyorduk. Ama bu bazılarınca bir türlü kavranmadı. Son KCK soruşturmaları sırasında ortaya serilen bilgiler, örneğin Öcalan’ın bazı avukatlarının bile MİT ajanı veya muhbir çıkması, belki söz konusu kişi ve çevrelerin gözlerini artık açabilmiştir...
Ben 17 Ocak 2012’de TBMM’nin bir komisyonunda, Kontrgerilla örgütünün 1950’li yıllardan bu yana işlediği nice provokasyon, örneğin 6-7 Eylül 1955 olayları, 1 Mayıs 1977, Maraş, Çorum, Malatya, Sivas olayları ve benzerleri, bu arada PKK-Ergenekon ilişkileri ve bu danışıklı dövüşler açığa kavuşturulsun dediğimde, Komisyon’daki BDP temsilcisi Ertuğrul Kürkçü şöyle sormuştu: “Yani devlet kendisiyle mi savaşıyor?”
Evet, bu belki bazılarına şaşırtıcı gelebilir, ama iktidar kavgasında bazen böyle şeyler olabilir, devletin ve ordunun içindeki kanatlar karşı karşıya gelebilir veya bu tür oyunlara başvurabilir. Türkiye’de yıllardır bu olmakta. Darbeciler kaç kez harekete geçtiler, bazen başardılar ve başbakanları bile idam ettiler, bazen de başaramadılar ve bu kendi hayatlarına mal oldu.
Ayrıca provokasyon dediğiniz nedir ki, bu kitleleri aldatmaya, gizli bir planı hayata geçirmeye yönelik bir eylemdir. Provokatör kendisini ve gerçek niyetini gizler. Yani “devlete karşı” gibi görünen bir savaş, gerçekte devlet güçleri, en azından onların bir bölümü tarafından tertiplenen, halka karşı bir savaş olabilir.
Şimdi İlnur Çevik’in açıklamalarıyla ortaya çıkan bilgiler hayati derecede önemlidir. Barlas’ın deyişiyle savaştaki şike, futboldakinden herhalde çok daha önemlidir, Refik Erduran’ın deyişiyle de, "anormale alışma"anestezisi ile tepkisiz kalmamış bir toplumu öfkeden sokaklara dökecek” türdendir; çünkü doğrudan insan hayatı ile ilgilidir ve bütün bir toplumun oyuna getirilmesidir. Gerçi bu şikeli savaş oyunlarının bir bölümü zaten, özellikle Taraf Gazetesi’nin cesur yayınlarıyla daha önce ortaya serilmişti. Hatta ondan da önce bizim ısrarlı açıklamalarımız, bizzat bir dönem PKK içinde yer almış olup zamanla ona ters düşen kadroların açıklamaları nedeniyle kamuoyu belli bir ölçüde bundan haberdardı. Örneğin PKK’nın bir dönem önde gelen komutanlarından olan Nizamettin Taş ve arkadaşları, tam da 2004’te olup bitenler nedeniyle PKK’dan ayrılmışlar ve söz konuşu danışıklı dövüşü deşifre etmişlerdi. Nizamettin Taş, 22 Aralık 2010 tarihinde Habertürk’te yayınlanan “PKK kullanıldı” başlıklı röportajında da bu olayı tüm ayrıntıları ile anlatıyor. Öcalan’ın iki avukatının Türk askeri helikopteri ile gelip 2004’te Kandil’de yapılan kongreye katıldıklarını, savaş kararı aldırdıklarını söylüyor. Taş, “Yani PKK bu kararı kendi isteğiyle almadı mı?” sorusuna şöyle cevap veriyor:

“Almadı. O dönemde AK Parti ile Ergenekon denilen derin devlet arasında çatışma vardı. AK Parti’nin tasfiyesi için PKK devreye sokuldu. PKK’nın savaş kararı alması otomatik olarak PKK’yı, AK Parti’ye karşı Ergenekon’un darbe girişiminin aracısı haline getirdi. PKK bilerek ya da bilmeyerek Ergenekon’un bir parçası haline geldi.”

Sonuç olarak, İlnur Çevik’in açıklamaları, bilgi açısından yeni şeyler sayılmaz. Kamuoyu açısından yeni olan, Irak’lı Kürt liderlerin de daha o zaman bu durumu bildikleri ve Türk hükümetini uyardıkları. Böylece, Çevik’in açıklamalarıyla perde biraz daha aralanıyor.

Ama ne gariptir ki kimsenin aldırdığı yok. Acaba Türk ya da Kürt, bu ülkenin siyaset adamlarının, aydınlarının, yazarlarının toplumun başına örülen bu çorapları ciddiye almaları, tepki göstermeleri için daha ne olması gerekiyor?

Yoksa bu iş hep bir “devlet sırrı” (aynı zamanda “PKK sırrı”) olarak görülüp suskunlukla mı karşılanacak?

Bir başka deyişle, tüm olup bitenlere rağmen çoğu kişi ve çevre, körü-sağırı-dilsizi oynamaya devam mı edecek?

34 insanımızın hayatına mal olan ve bir düğüme dönüşen şu Uludere Olayı’nın içinde de bu türden iki taraflı bir sır (örneğin birlikte kotarma) yok mu acaba?..
Print