‘Devlet Benim’den ‘Ben Devletim’e!
Fransa Krali 14. Louis, 14 yasinda taç giydikten bir yil sonra, Kardinal Mazarin devlet islerini yürütmeye devam ederken, Ispanya’ya karsi savasi finanse etmek için çikartilan yeni vergilerin bir kismini onaylamayan, inceleme bahanesiyle geciktiren Paris Parlamentosu’na aniden gelir. Üzerinde av kiyafeti vardir. Tartisilan kraliyet kararlarinin kendisinin önünde hazirlanip, okunmus oldugunu belirtip, parlamentonun karisiklik yaratmasini elestirir. Parlamento baskaninin söz konusu olanin devletin çikarlari oldugu için kraliyet kararlarinin incelenmesinin gerekli oldugunu belirtmesi üzerine, rivayet olunur ki, genç kral, kamçisini çalimla koltuk altina yerlestirirken, ‘Devlet, benim!’ der.
14. Louis’nin bu sözü gerçekten söyleyip söylemedigini bilmiyoruz. Tarihçilere göre, parlamentonun tutanaklarinda kralin böyle bir cümle söyledigine iliskin herhangi bir ibare yok. Ama 14. Louis, birkaç yil sonra Mazarin vefat edince, yerine basvekil atamamasinin nedenini, yazdigi veliahta ögütlerde söyle açiklar: ‘Hiçbir is için bir Basvekil atamamaya karar verdim. Bir yanda bu görevin, diger yanda sadece Kral unvaninin oldugunu görmekten daha yakisiksiz bir sey yoktur.’ 14. Louis parlamentoda ‘Devlet, benim’ dememis olsa bile, uzun hükümdarliginda kralla devletin bütünlügünü, birbirlerinden ayrilmaz birligini savunmus ve bunu bir rejim biçimine dönüstürmüstür. Bu anlamda modern mutlak monarsinin prototipi kabul edilir.
Burada bu mutlakiyet anlayisina bir açiklik getirelim. 14. Louis, devleti kendisiyle özdeslestirmez, tersine sahsini devlet otoritesiyle bütünlestirir. Ilahi hakka dayanan mutlakiyetçi monarsinin yerlesmesiyle birlikte Kral unvani, yerel feodal güçlere ve kralin üstünde oldugu iddia edilen dinî otoriteye (Papalik) karsi üstünlügünü ilan eden devlet erkinin içinde erir. Bu nedenle 14. Louis’nin ölüm döseginde, ‘ben gidiyorum ama devlet ilelebet payidar kalacaktir,’ dedigini basucunda bulunan birkaç tanik iddia ederler ki, muhtemelen bu dogrudur. Mutlak krallik rejimi, demokrasi ve cumhuriyet ilkelerinin taban tabana ziddidir ama mutlak keyfilik rejimi de degildir. Kral da devletin kural, gelenek ve yasalarina uymakla yükümlüdür.
***
16 Mart 2016’da 22. Muhtarlar Toplantisi’nda, o zaman resmen sadece cumhurbaskani olan Tayyip Erdogan söyle konusmustu: ‘Tayyip Erdogan gitsin demek, bizim tüm siyasetimizi, tüm çalismalarimizi, üzerine bina ettigimiz milletimizin, bayragimizin, vatanimizin, devletimizin tek olmasi anlayisi yikilsin, demektir.’ Kisacasi ‘ben gidersem, bu devlet çöker,’demisti Erdogan. 14. Louis’nin ölüm döseginde söylediginin tam tersini söylemis, kendi unvanini devletle özdeslestirmemis, devleti ve onun dayandigini iddia ettigi ilkeleri kendi varligina baglamisti. Tayyip Erdogan, ‘devlet, benim’ degil, ‘ben, devletim’ diyordu. Aslinda modern otokratlarin hemen hepsinin ortak özelligi olan, iktidarin kisisellesmesiyle birlikte, kurdugu rejim ve düzenin o kisinin iktidarda kalmasiyla sinirli olmasi olgusunu ifade ediyordu.
Erdogan, daha sonra, basarisiz darbe girisimini, ‘Allah’in lütfunu’ bir firsata dönüstürerek, mutlakiyetçi cumhuriyet rejimi tesis etme yönünde epey yol aldi. 14. Louis’nin basvekil atamayip, belli alanlarda görevlendirilmis vekillerle ülkeyi yönetmeyi tercih etmesinin gerekçesi, 2019’da yürürlüge girecek ama simdiden fiilen yürürlükte olan ‘cumhurbaskanligi hükümet sistemi’nin ana gerekçesiyle ayniydi. Bütün güçler tek bir elde toplanmaliydi. O el, ilahi hakka dayanan bir mesruiyet yerine, milletinden dogrudan aldigini iddia ettigi vekâletle, kendi bildigi, kendi uygun gördügü gibi devleti ve toplumu yönetebilmeliydi. Buna karsi çikanlar, bunu elestirenler ancak ‘devlet düsmani’ ve ‘vatan haini’ olabilirlerdi. Devlet, millet ve vatanla özdeslesmis, bütün bunlari sahsinda toplayip, cisimlestiren kisinin sözüne karsi çikmak, iradesine tas koymak olabilecek en agir suçtu. Suçun cezasini da hükümdar vermeliydi.
Erdogan’in elinde topladigi güç, yetki ve imkân, feodal gelenekler, kilisenin gücü, dogal hukuk kurallari, dokunulmazliklar ve ayricaliklarla önü kesilen, iletisim araçlarinin sinirliligiyla kisitlanan, üç yüzyil öncesinin mutlakiyetçi monarsisinden birçok açidan çok daha genis bir keyfi yönetim imkâni sagliyor. Tarihçiler, mutlak monarside kralin gücünü sinirlayan üç tür yasanin varligina dikkat çekerler. Bunlar, Tanri’nin yasasi, dogal hukuk kurallari ve devletin temel yasalaridir. Bunlardan herhangi birinin çignenmesi, monarsiyi despotizme dönüstürür. Montesquieu, tanimladigi üç yönetim biçimi, cumhuriyet, monarsi ve despotizm arasinda, despotizmi mutlak kötülük olarak gösterir. Despotizm, tek basina bir kisinin iktidari oldugu gibi, bu iktidar hiçbir kurala ve yürürlükteki yasalara bagli olmadan, despotun keyfi kararlarina göre yürür. Iktidarin en önemli dayanagi, keyfiligin salgiladigi korkudur. Keyfi yönetime bütünüyle tâbi kilinmis yargi ve kolluk güçleri bu korku imparatorlugunun sacayaklaridir. 17. yüzyil sonu Fransa’sinda, 14. Louis’nin mutlak monarsisi degil, Osmanli sultani mutlak keyfi yönetimin, yani tiranligin örnegi olarak gösteriliyordu!
Bugün Türkiye’de yürürlükte olan seçimli otokrasinin, Osmanli siyasal diliyle ifade edersek istibdat hali, özellikle yargi alaninda son derece açik biçimde gözlemleniyor. Verilen cezalarin suç delilleriyle hiçbir iliskisinin kalmamis olmasi güdümlü ceza yargisinin aktörlerinin adalet bilincini bütünüyle yitirmesiyle açiklanamiyor. Otokratin agzindan çikana tâbi bir ceza yargisi, simdi degil, eski zamanlarda da istibdat yönetimi olarak adlandirilirdi. Ergenekon, Balyoz davalarinda oldugu gibi, bugün de Türkiye’de yargi emir alip alelacele tahliye karari verirken ya da elinde kalem ve sözden baska silahi olmayan kisilere agirlastirilmis müebbet hapis cezasi, yani modern zamanlarin idam cezasi verilirken istibdat rejiminin bütün özellikleri sergileniyor. Rejimin temel yasasi olan anayasayi korumakla yükümlü kurumun, Anayasa Mahkemesi’nin karari, otokratin hosuna gitmezse uygulanmiyor. Keyfilik yargidan egitime, is dünyasindan kültürel faaliyetlere, spora, bütün toplumu yukardan asagiya dogru inerek, her seye giderek hâkim oluyor. Bu ise güçlü bir devlet yapisinin degil, tam tersine muktedirin keyfi biçimde içini doldurabildigi güçsüz, içi bos bir yapinin varligina isaret ediyor. Güçlünün güç sahibi olmasi için devletin güçsüz olmasi gerektigi gibi, güçlünün partisinin de güçsüz olmasi gerekiyor.
Cumhurbaskani Tayyip Erdogan, 10 Subat 2018’de AKP Istanbul Il Baskanligi Istisare ve Degerlendirme Toplantisi’nda, parti üyelerinden ‘sadakat ve teslimiyet’ talep ediyordu. Partisinin ayni zamanda devletle büyük ölçüde artik bütünlesmis oldugunu dikkate alinca, sadakat ve teslimiyet talebinin devlet kurumlarinin hepsini kapsadigini ve dile getirilen devlet-millet bütünlesmesi çerçevesinde sadakat ve teslimiyetin milletin de yükümlülügü oldugunu söyleyebiliriz. Nitekim iktidardaki gücün ‘gerçek halk’, ‘hakiki millet’ olarak niteledigi topluluk, bu sadakat ve teslimiyet gereklerini yerine getirenleri ifade ediyor.
***
Haldeki durumun bu raddeye gelmesinde muktedirin kisiliginin, zihin dünyasinin, ona hâkim olan kültürel kodlarin ve tahakküm tutkusunun büyük bir payi olduguna kusku yok. Ama buna ragmen, bu durumu bütünüyle yeni bir olgu olarak ele almak mümkün degil. Bugün iyice belirginlesen istibdat egilimlerinin sadece bir kisinin iradesiyle gerçeklesmedigini, gökten zembille inmedigini, tarihî yapisal temelleri oldugunu unutmamak gerekiyor. Edhem Eldem, Toplumsal Tarih dergisinin Aralik 2017’de yayimlanan sayisinda yer alan son derece önemli ve aydinlatici yazisinda tam bu nokta üzerinde duruyor. Adalet ve hukukun siyasi mücadelenin hizmetine adanmis bir alana dönüsmesinin tarihsel kaynaklarini ve bunun vahim sonuçlarini ele aldigi, ‘Osmanli Imparatorlugu’ndan günümüze adalet, esitlik, hukuk ve siyaset üzerine’ baslikli makalesinden uzun bir alinti yaparak, istibdat yönetiminin kaynaklari üzerine düsünmeye devam edelim:
‘Devletin fethedildikten sonra fatihleri tarafindan istendigi gibi sekillendirilebilen bir yapidan ibaret oldugu; yarginin ve anayasanin bu devletin bekasini ve dokunulmazligini saglamak için kullanilmasi mesru birer araçtan baska bir sey olmadigi; adalet kavraminin kâh muarizlarin tahkir ve ötekilestirilmesinin, kâh iktidara mazlumiyet sermayesi kazandirmanin yolunu açan söyleme dönüstügü; demokrasinin azinlik ve kisi haklarinin korunmasi degil de çogunlugun (üstelik genellikle varsayilan veya yönlendirilen) iradesinin dayatilmasi olarak anlasildigi; esitligin çoktandir ‘dostlar alisveriste görsün’ kabilinden bir ilke niyetine kullanildigi; siyasi örgütlenmede istisareden çok tepeden yönetmenin hâkim oldugu; kisilik kültüne varabilecek derecede kuvvetli bir sahsi iktidar geleneginin hâlâ geçerli oldugu bir ülkede son gelismeleri tarihî boyutundan kopuk bir sekilde, sanki yepyeni bir olguymus gibi algilamak ciddi yanilgilara yol açabilecegi gibi, meselenin özünün ve dolayisiyla muhtemel çözüm yollarinin anlasilmasini daha da zorlastiracaktir.’
‘Ben devletim’ diyen despotik iradenin karsisina ‘mazlumlugun kutsal hakliligi’ ile degil, esitlik, özgürlük ve dayanismacilik ilkelerinin söz ve eylemleriyle çikmak, onunla bu ilkeler isiginda mücadele etmek, ayni zamanda bu tarihî süreklilige son verme kararligi demektir.
BIRIKIM
——————————————————–
Cumhuriyet-22 Subat 2018
Ahmet Insel