19 yasimdaydim
Zenginler daha zengin (yoksullar daha yoksul olmasa da)
Madalyonun bir yüzünde, yeryüzünün ortalama refah düzeyi sürekli yükseliyor; dolayisiyla bugünün yoksullari dünün yoksullari degil. Diger yandan, gelir ve servet farklari artmaya, en zenginler ile baska herkes arasindaki uçurum derinlesmeye devam ediyor. Bu, yaygin olarak saptanan ve kabul edilen bir gerçek. Çok çesitli ölçütleri mevcut. Arastirmalardan arastirma, rakamlardan rakam begenin. Dünya Kalkinma Iktisadi Enstitüsü’nün bir çalismasina göre, 2000 yilinda bütün yetiskinlerin en zengin yüzde 1’i dünyadaki bütün aktiflerin yüzde 40’ina sahipti. ‘On milyon dolar milyonerleri’nin toplam serveti 2008’de 41 trilyon dolara ulasti. Oxfam, bir uluslar arasi yardim kurulusu. Tek bir örgüt degil; kendi ölçülerine göre yoksulluga ve haksizliga karsi 94 ülkede faaliyet gösteren 17 ayri örgütü çatisi altinda toplayan bir konfederasyon. Ocak 2014 tarihli bir Oxfam raporuna göre, dünyanin en zengin 85 kisisinin toplam serveti, dünya nüfusunun alt yüzde 50’sinin, yani yaklasik 3.5 milyar insanin toplam mal varligina esit. Sadece en zengin ilk üç kisi alindiginda, malî portföylerinin en yoksul 48 ülkenin toplamini geçtigi ortaya çikiyor. Dünyanin en zengin yüzde 1’i hakkinda ise, Credit Suisse bankasinin 2014 Ekim arastirmasi, insanligin toplam servetinin neredeyse yarisina sahip olduklarini; gene Oxfam’in 2015 Ocak arastirmasi, 2016’ya gelindiginde yariyi geçmis olacaklarini vurguluyor. Tampa Bay Times gazetesinin bilgi sitesi PolitiFact.com’a göre, en zengin 400 Amerikalinin toplam serveti, ‘bütün Amerikalilarin toplam servetinin yarisindan fazla.’ 22 Temmuz 2014 tarihli New York Times belki daha bile dramatik bir ölçüt getiriyor: ‘ABD’nin en zengin yüzde 1’inin mal varligi, en alt yüzde 90’in üzerinde.’ Bu durumda aile miraslarinin payi büyük. Yukarida sözü edilen en zengin 400 Amerikalinin yüzde 60’tan fazlasinin zaten ‘çok ayricalikli’ kosullarda büyüdügü anlasiliyor.
Bu da küresel kapitalizmin bedeli ve haksizligi. Alternatifini bir zamanlar ‘sosyalizm’ dedigimiz genel piyasa ve özel mülkiyet karsitliginda arayacak degilim; o proje çoktan çöktü. Biraz nükleer enerjiye benzetiyorum. Hem öylesine bereketli, hem öylesine tehlikeli. Insanlik herhalde nükleer enerjisiz yapamayacagi gibi, yaratici girisimsiz ve rekabetsiz, sonuçta kapitalizmsiz de yapamayacak. Buna karsilik, nükleer enerji gibi kapitalizmi de çok dikkatle kontrol etmeyi, potansiyel vahsetini törpülemeyi ve potansiyel ahlâksizligini demokratik seffaflikla dengelemeyi ögrenmesi gerekli.
Pahali oyuncaklar
Gelgelelim, kapitalizmin üretkenligini görmeyip sirf bölüsüm sorunlarina bakmak hatâliysa da, bazen isin bu tüketim ve tüketimcilik yani sabir tasini çatlatacak gibi oluyor. 21 Mayis’ta BBC web sitesinde, ‘Zenginlerin oyuncaklari — sizinkilerden iyi’ diye bir dosya gördüm (Toys of the rich — better than yours).
http://iys.turkmedya.com.tr/Content/Resimler/images/aaa.jpg
Yukarida solda gördügünüz, kendi GPS sistemiyle donatilmis küçük drone’un (insansiz hava araci) burun kamerasi çok yükseklerden 1080 pixellik video ve 14 mega-pixellik fotograf çekimleri yapabiliyor. Fiyati 500 dolar; BBC iskalasinin en altinda yer aliyor. Sagdaki Hydro-tepkili Jetovator ise bizzat sizi sudan yaklasik 8 metre yukari uçurabildigi gibi, sathin 3 metre altina da daldirabiliyor ‘ 7000 dolara.
http://iys.turkmedya.com.tr/Content/Resimler/images/bbb.jpg
Ayni firma, ikinci sirada solda gördügünüz hovercraft türü golf arabasini da sunmakta. Artik delikten delige, yerden 25 santim havada ve saatte 72 kilometreyle gidebilir, göletleri de islanmadan geçebilirsiniz. Golf sahalarinin fiyaka krali sizsiniz, 58,000 dolari bayilirsaniz. Oyuncak araba yaris pistlerini atliyorum, 125-150,000 dolara kurdurmak istemezsiniz diye. Ikinci sirada sagdaki Triton 3300/3 modeli özel denizaltiya bakin, yeter. Üç kisi aliyor, 1000 metreye daliyor ve fiyati 3.6 milyon dolardan basliyor.
Böyle birkaç tenezzüh denizaltisiyla, Gazze Seridi’nde kaç kisi beslenir? Son iki depremle harabeye dönen Nepal’in kaçta kaçi onarilir? Kalkota ve Mumbai’nin sefil varoslarinin ne kadarina kanalizasyon ve temiz su götürülür? Iç savaslardan kirilan Afrika ülkelerinde, AIDS’e ve Ebola’ya karsi ne gibi saglik hizmetleri saglanir? Kolombiya’da kaç dag köyü toprak kaymalarindan korunur?
Ya da, yeryüzünün yagmur ormanlarini esirgemek; karbon emisyonlarini azaltip küresel isinmayi durdurmak; Kuzey Denizi ve Güney Kutbu buzlarinin erimesini önlemek açisindan neler saglanir?
Çin, Amazon havzasina demiryolu açacak
Insanin içi karisiyor ister istemez, bu müthis tezatlari düsününce — ve bir de üzerine, Çin’in bütün Amazon havzasini enlemesine kesecek bir demiryolu yapmaya talip oldugunu okuyunca. Bu haber eski degil; daha dün gördüm, ama cuk oturdugu için buraya aliyorum.
http://iys.turkmedya.com.tr/Content/Resimler/images/kkk.jpg
Çin basbakani Li Keqiang (Keçiang) su sirada bunun için Güney Amerika’da. Hafta basinda Brezilya’nin onayini almis; son günlerde Peru devlet baskani Ollanta Humala’dan da ‘öneriyi inceleyecekleri’ vaadini koparmis. Demiryolu gerçeklestigi takdirde haritanin saginda gördügünüz, Brezilya’nin Atlantik kiyisindaki limani Acu’dan, Peru’nun henüz belirlenmemis bir Pasifik kiyisi limanina (belki baskent Lima’ya) kadar yaklasik 5300 kilometre uzanacak.
Dünya ekonomisinin yeni agirlik merkezi Atlantik’ten Pasifik Okyanusuna kayarken, Çin’in Latin Amerika’ya hammadde ve tarim ürünleri ihracatinda bu, her iki taraf için de çok önemli bir maliyet kisma ve fiyat düsürme olanagi. Peru açisindan, Baskan Humala’nin ifadesiyle, ülkenin ‘[Pasifik’ten] Güney Amerika’ya dogal giris kapisi olarak jeopolitik konumunu pekistirici’ nitelikte. Iyi de, zaten kaçak agaç kesimiyle ve büyük toprak sahiplerinin yeni tarim alani açma çabalariyla orasindan burasindan asindirilan, ‘yeryüzünün akcigeri’ konumundaki cengele ne olacak, bu arada? Yagmur ormanlarinin henüz el degmemis köselerinde, onbinlerce yillik yasamlarini hâlâ bozulmamis biçimde sürdüren yüzlerce yerli grubu var. Onlarin basina neler gelecek? Habire kalabaliklasan insanligin küçülen bir gezegene sigisma ve kalkinma ugruna kaynak diye ne varsa tüketme çabasi, sonunda bizzat kendi varligini hangi uçurumun kenarina sürükleyecek?
Fidel ve Raul Castro
Bir alttaki haberi Türkiye’de kaç kisi görüp önemsedi acaba? Özellikle solcu web sitelerinin hiçbirinde rastlamadim. Ama önce biraz arkaplan bilgisi. Her türlü diktatörlük gibi komünist rejimlerde de ‘iktidarin devri’ hep bir problem ve potansiyel kriz kaynagi olageldi. Demokratik seçim ve dönüsüm olmayinca, mesruiyet baska yerlerde arandi. Kimin ‘devrimin en sadik halefi’ olup mevcut ‘çizgi’den sapmayacagina güvenilebilir? Bu sorunun gerçek cevabi, tabii kimse! Çünkü sonsuz degisim, hiçbir dogmaya ilelebet baglilik tanimaz. Ama yüzeysel veya kisa vâdeli cevabi, hele bazi küçük ve geri ülkelerde, giderek daha dar çevrelerde ve nihayet aile içinde aranir oldu. Bu yönelim Kuzey Kore’nin üç kusaklik Kim hanedaninda (Il-sung à Jong-il à Jong-un) doruguna ve karikatür düzeyine vardi. Ayni olgu çesitli Maocu hareketlerde de gözlenebilir (çünkü varlik nedenini sadece 1960’lar ve 70’lerin özel kosullarindan alan Maoculuk, makro planda bakildiginda bütünüyle bir gerçekten kopukluk manzarasi arz ediyor ve bu ‘temelden karikatür’ niteligiyle ister istemez çok sinirli çevre ya da mahfillere mahkûm olup kendi içine gömülmek zorunda kaliyordu). Nitekim Türkiye’nin Maoculari olarak bizler, kendimizi çok olmus ve ermis gördügümüz 1970’lerde, örnegin Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)’in tamamen Hardial Bains ve ailesinin hegemonyasinda olmasiyla kendi aramizda dalga geçerdik — ama bugün, o miadini doldurmus Maoculugu sirf kerameti kendinden menkul bir capoistorico’nun (= tarihsel sef) özgün misyon hirsi yüzünden her türlü zaman asimi sinirinin ötesinde sürdürmekte israr ettikçe fasizme dogru dejenere olan Vatan Partisi de (bkz Türkiye’nin meczup ‘Altin Safak’ fasisti, 11 Mayis 2015) ayni ailevî hegemonya anlayisini yansitiyor.
Kuzey Kore veya VP ile dalga geçmek, birçok eski solcu için görece kolay da, Küba’ya gelince bir sikinti bas gösteriyor. Bir zamanlar Sovyetler Birligi ile Çin arasinda üçüncü bir Tricontinental yolunu temsil ettigi düsünülen Küba’yi ‘Che’ üzerinden sarip sarmalayan maceraci silâhli mücadele romantizmi, faraza eski Dev-Yol veya Kurtulus tabanlari (diyelim, 50-60 yaslarindaki Birgün okuyuculari) üzerindeki büyüsünü hâlâ tamamen yitirmedi. Oysa Küba’nin ‘saltanat veraseti’ açisindan durumu yukaridaki örneklerden o kadar farkli degil. Devrimin efsanevî lideri Fidel Castro, halen 89 yasinda. Daha bundan on yil kadar önce, yönetemeyecek hale geldi. Iktidarin zirvesini kim devraldi? Bes yas küçük (halen 84 yasindaki) kardesi Raul Castro. 2006’da geçici olarak getirildigi Devlet Konseyi Baskanligina, 2008’de Ulusal Meclis tarafindan kendi adina ve kalici olarak seçildi. 2011’de de, 46 yil boyunca büyük biraderinin ardindan Ikinci Sekreterligini yaptigi Komünist Partisi’nin nihayet Birinci Sekreteri oldu. (Türkiye’de Erdogan’a diktatör diyenler, Küba’da Fidel ve sonra Raul kardeslere ne diyor, bilmiyorum dogrusu.)
Papa, Raoul Castro ve din
Fakat gelin görün ki agabeyini izleyerek rejimin tepesine oturan Raul Castro önderligi de habire degisim sinyalleri veriyor, günümüz dünyasinda. (Kimbilir, belki Fidel’den Raul’a geçisi, Fidel tarihî Fidel olarak kalacak ve bu ‘dönüs’ sorumlulugunu paylasmayacak sekilde zamanladilar.) Bir zamanlarin ademi merkezîlesme, seffaflasma ve kurumsallasma gibi tabu sözcükleri, artik günlük tedavülde. Özel tesebbüs özellikle turizm ve hizmet sektörlerinde hizla yayiliyor. Küçük çiftçiye daha fazla özerklik ve insiyatif taniyan bir tarim reformu devreye girdi. Özel kredi, emlâk ve toptanci piyasalari sekillenmekte. Yurtdisina çikis kolaylastirildi; yurtdisinda ikamet süresi iki yila çikarildi. Yakin zamanda ABD ile iliskilerin elli yil sonra düzelmesi ve ambargonun kaldirilmasi mecrasina girilmesi bomba gibi patladi (bu öyle büyük bir olay ki, meselâ Kore açisindan bunun muadili, Kuzey ile Güney arasinda 1953’ten beri süren resmî savas halini sona erdiren bir baris antlasmasi ve 1930’larin Fransiz Maginot Hattini andiran o korkunç DMZ’nin, Askerden Arindirilmis Bölge’nin toptan kapatilmasi olabilir). Simdi simdi, bu yakinlasmada Papa I. Fransiskus’un önemli rol oynadigi ve iki taraf arasindaki gizli görüsmelerin Vatikan’da cereyan ettigi anlasiliyor (Cumhuriyetçi neo-con’larin Gülenciler benzeri bir paralel yapisi yok ki gizli tutanak tutup pazarliklari Obama yönetiminden kim yürüttüyse onu tutuklatmaya kalksinlar).
Tariz bir yana, yukaridaki son bilgi BBC’nin 10 Mayis tarihli bir haberinde yer aldi. Haberin basligi ise aynen söyleydi: Pope Francis inspires Cuba’s Raul Castro towards Church (Papa Fransiskus Küba’nin Raul Castro’sunu Kiliseye cezbediyor). Altinda, Moskova’daki 9 Mayis (Ikinci Dünya Savasi’nin Avrupa cephesindeki sonunun, yani Nazizme karsi zaferin 70. yildönümü) kutlamalarindan dönerken Vatikan’a ugrayan Küba liderinin, neredeyse bir saat basbasa görüstügü I. Fransiskus’tan çok etkilendigi, Katolik âleminin ruhanî liderinin bilgeligini övdügü ve hattâ ‘eger Papa bu çizgiyi sürdürürse ben de Kiliseye döner ve tekrar dua etmeye baslarim’ dedigi yaziyordu. BBC’ye göre Raul Castro ‘Papa Cizvit ve ben de az çok öyle sayilirim, çünkü Cizvit okullarinda okudum’ demis; ‘ciddiyim, dogru söylüyorum’ (I mean what I say) diye eklemekten geri durmamisti.
Buna ragmen, sakaydi tabii, ama Havana ile Vatikan’in son zamanlarda ne kadar yakinlastigini gösteren bir saka. Ve ilginçtir; Küba Komünist Partisi Merkez komitesi’nin resmî organi Granma gazetesi, Raul Castro’nun Papa’yla bulusmasini verirken, Küba halkini soke edip kafasini karistirmamak için midir, bilinmez, fakat bu cümleleri yayinlamadi. Öte yandan, Ankara için ek fikir: AKP hükümeti, Küba ile ABD’yi yakinlastiracak kadar yapici bir Papa ile, bir defacik soykirim dedi diye bu kadar hirlasacagina, ayni yapiciligi Türkiye için de kullanip diyalog kanallarini daha fazla açmasini saglamaya çalissa, çok daha akillica olur(du) saniyorum.
Fransa’da Müslüman kizin bu sefer uzun etegine yasak
Buna karsilik, Bati dünyasinda herkes Papa olgunlugunda degil kuskusuz. Nisan sonunda Fransa, Kemalizme de örnek olan otoriter laiklik anlayisi yüzünden bir kere daha sarsildi. Ülkenin kuzeyindeki Champagne-Ardenne bölgesinin Charleville-Mezieres kasabasinda, adi sadece Sarah olarak verilen 15 yasinda bir Müslüman kizin, Nisan ayi içinde iki defa lise müdürü tarafindan ‘etek uzunlugu’ gerekçe gösterilerek okula alinmayip evine gönderildigi ortaya çikti. Bizde böyle sorunlar genellikle kiz ögrencilerin ‘fazla kisa’ etek giymesinin ögrencilik âdâbi ve disiplinine aykiri bulunmasindan kaynaklanir. Ama simdi siki durun: Charleville-Mezieres’te mesele Sarah’nin eteginin kisaligi degil, tam tersine uzunluguydu, çünkü müdür, kizin giydigi uzun siyah etegi ‘dinî bir simge’ olarak yorumlamis ve 2004 tarihli okullarda dinî simgelerin gösterimi yasaginin kapsamina sokmus; Sarah’nin, basörtüsünü çikardigi ama uzun eteginin bir inanç simgesi sayilamayacagi yolundaki itirazlarina da kulak asmamisti.
http://iys.turkmedya.com.tr/Content/Resimler/images/ddd.jpg
http://iys.turkmedya.com.tr/Content/Resimler/images/eee(1).jpg
Kamuoyundan özellikle sosyal medya tepkileri çig gibi büyümekte gecikmedi. Twitter’da #JePorteMaJupeCommeJeVeux (Etegimi nasil istersem öyle giyerim) hashtag’i birkaç günde 45,000 tweet’e ulasti. Yukarida gördügünüz tweet’lerin ilkinde LoloBbb diye bir izleyici, ‘Cesaret Sarah!! Sen hiç yanlis bir sey yapmadin. Sadece çatlak bir dünyada yasiyorsun’ diye yazdi. Ikincisinde Zainab M bir ikiyüzlülük ve çifte standartliligi ‘Podyum modelleri uzun etekler giyince haute couture [yüksek moda] oluyor da ayni seyi bir Müslüman yapinca laiklige tehdit olusturuyor’ sözleriyle desifre etti. Basbakan Manuel Valls’a din ve laiklik konularinda danismanlik yapan Nicolas Cadence, 2004 yasasiyla ‘peçe veya nikâb, [Yahudilerin giydigi] kippah, büyük boy haç veya Sihlerin sarigi’ gibi çok belirgin simgelerin hedef alindigini, ama ‘uzun siyah bir etegin yasa disi olmadigini’ açikladi.
Madalyonun diger yüzünde, nikâb yasagini kabullenmis görünen Müslüman kadin ögrenciler simdi gitgide daha kitlesel ölçülerde uzun siyah etek giymeye baslarsa ne olacagi artan bir tedirginlik konusu. O zaman da ‘bak iste, bunu da dinî bir simge haline getirdiler, dolayisiyla bu da yasaklanmali’ denecek mi? Lise yöneticilerinin buradan hareketle 2004 yasasini giderek daha asiri biçimlerde yorumlama egilimi karsisinda, Sarah’ya akan teminat ve destek beyanlari tam anlamiyla yatistirici ve güven verici olamiyor.
Çinli feministler internette direniyor
Fransa muazzam Avrasya kitlesinin bati, Çin ise dogu ucu. Geçtigimiz Mart ve Nisan aylarinda Çin sosyal medyasi da yetkili makamlar ile zihnen ve ruhen hür kadinlarin çatismasina tanik oldu. Öncesinde, yaygin cinsiyetçilige karsi sembolik protestolar çogaldi. Internette yayinlanan kanli gelinliklerle aile-içi siddete; erkek tuvaletlerini isgal eden kadin görüntüleriyle, kamusal alanda kadin tuvaletlerinin yoklugu veya azligina dikkat çekildi.
Ardindan baskilar geldi. Siz bir zamanlar Mao’nun ‘gökkubbenin yarisi kadinlarin omuzlarinda duruyor’ demesine bakmayin. Bu, kadinlari ve kadin haklarini gene kadinlarin özgürce ve özerkçe savunabilmesi demek degil. Aynen daha önce Sovyetler Birligi’nin yukaridan asagi komünist modernlesme, ya da Türkiye’nin yukaridan asagi Atatürkçü modernlesme projelerinde oldugu gibi Çin’de de, bir çagdaslik degeri olarak kadin haklarini savunma geregi ile bagimsiz sivil toplum hareketlerine duyulan süphe daima yan yana ve iç içe. Nevzat Tandogan’a izafe edilen ‘bu ülkeye sosyalizm gerekiyorsa onu da biz yapariz’ zihniyeti ÇKP’nin topluma bakisina da yansiyor.
http://iys.turkmedya.com.tr/Content/Resimler/images/008.png
Bu perspektif, nisbet verircesine tam da geçtigimiz 8 Mart Uluslararasi Kadinlar Günü’nde, cinsiyetçilige yönelik online ‘eylem’lerin basini çeken ‘Feminist Besler’in — yukarida resimlerini gördügünüz (30 yasindaki) Wu Rongrong, (25 yasindaki) Li Tingting, (26 yasindaki) Wei Tingting, (33 yasindaki) Wang Man ve (25 yasindaki) Zeng Çuran’in — ‘münakasalara girismek ve karisiklik çikarmaya çalismak’ gibi, yasalarda tanimi olmayan ama ‘proletarya diktatörlügü’nün prensipte sinirsizligi ve aslen hukuk tanimazligini bir kere daha hatirlatan bir ‘suç’ icadi ve isnadiyla tutuklanip uzun süre sorguya çekilmesine yol açti. 1913’ten bu yana Çin’de kadin haklari aktivistleri hiç tutuklanmamisken bu hoyratligin nereden icap ettigini, parti ve devlet kontrolündeki resmî Global Times gazetesi, ‘kadin haklarini savunmak, onay almadan protestoya kalkismak demek degildir’ sözleriyle ortaya koydu. Iktidarin asil korkusunun feminist görüslerin kendileri degil, tabandaki feministlerin ülke çapinda network’lar kurup yeni sivil toplum kuruluslarina örnek teskil etmeleri ihtimali oldugu bir kere daha ortaya çikti.
http://iys.turkmedya.com.tr/Content/Resimler/images/009.png
‘Besler’in tutuklanmasiyla birlikte, internet feminizmi ilk agizda derin bir sessizlige gömüldü. Dalga geri çekildi ve bir anlamda yeraltina geçti. Ama bu sefer uluslar arasi dayanisma bas gösterdi. #FreeBeijing20Five hashtag’ine yüzbinlerce tweet akti. Yukaridaki gibi, serbest birakilmalarini talep eden posterler ortaligi kapladi. Nisan ortasinda haklarinda (henüz) dâvâ açilmaksizin kefalet karsiligi serbest birakilmalari ise bu sefer yeni bir canlanisla elele gitti. Kadin haklari Çin sosyal medyasinda eskisinde de fazla tartisilmaya basladi. Bunun da ilginç (ve Türkiye açisindan da anlamli) bir göstergesi, Beycing’in bir mahallesindeki bir hükümet dairesine asilan ‘Kadinin en büyük hasletleri iyi ev kadinligi ve iyi anneliktir. Her seyi tüketip erkeklerin islerini ellerinden almaya çalismak zorunda misiniz?’ panosunun fark edilip de internette yayinlanmasi üzerine on binlerce kadinin öfkesini çekmesi oldu.
Güney Afrika’da muhalefet ilk siyah liderini seçti
Yukarida komünist rejimlerin ‘iktidar devri’ sorunlari baglaminda Küba’dan söz ederken, devrimin ‘kurucu baba’larina ilelebet ve harfiyen sadakat diye bir sey olamaz, çünkü kosullar habire degisiyor demistim; tabii bu muhalefet partileri ve gelenekleri için de geçerli. Güney Afrika’daki irk ayirimi (apartheid) rejiminin çökmesi, o zamanlar Nelson Mandela’nin liderligindeki Afrika Ulusal Kongresi’nin (ANC = African National Congress) karsisinda zamanla Demokratik Ittifak (DA = Democratic Alliance) muhalefetinin olusmasina yol açmis; ANC ezici çogunlugu itibariyle siyahlarin partisi olarak sekillenirken, DA da daha çok Güney Afrikali beyazlarin partisi kimligini kazanmisti.
Gel zaman git zaman, Mandela sonrasinda bir yandan ANC çok uzun süre basta kalan ve neredeyse rakipsiz görünen bütün partilerin (yolsuzluk ve asiri iktidar merkezîlesmesi gibi) ortak hastaliklarina yakalanmaya basladi. Diger yandan DA, otoriter tek-parti yönetimine karsi daha liberal-demokratik bir muhalefet niteligi kazanirken, ayni zamanda ‘beyaz görüntü’den kurtulmadiklari takdirde pek yol alamayacaklari anlayisina ulasti. Bu gelismeler, DA’nin Mayis basindaki son kongresinde Mmusi Maimane’nin parti liderligine seçilmesi noktasina vardi.
http://iys.turkmedya.com.tr/Content/Resimler/images/010(6).jpg
Yukarida, beyaz esinin yaninda seçim zaferini kutlarken gördügünüz Maimane, henüz 34 yasinda. 2009’da katildigi DA’da, 2011’den beri parti sözcüsü. 1980’de Johannesburg’un apartheid dönemindeki, polisin vahsice ates açtigi protesto gösterileriyle ünlü Soweto beldesinde dogmus. Güney Afrika ve Ingiltere (Galler bölgesi) üniversitelerinde okumus; Ilâhiyat ve Psikoloji yüksek lisans diplomalari var. Alti dil biliyor; is danismanligi tecrübesi var; hafta sonlarinda Johannesburg’daki bir kilisede vaizlik yapiyor. Bir sonraki seçimlerde sadece ANC’yle degil, asiri sol Ekonomik Özgürlük Savasçilari Partisi’nin meydan okumasiyla da bas etmek zorunda.
Maya Plisetskaya (1925-2015)
2 Mayis’ta gözüme çarptiginda ah dedim içimden. Maya Plisetskaya ölmüs. Münih’te. Kalp krizinden. 89 yasinda. En tepede, ana basligin yaninda sagda, son dönemlerindeki sayisiz ödül töreninden birinde. 80 küsurken nasil bu kadar güzel olunur? Solda, Kugu Gölü’nde, Odette/Odile rolünde. Yil 1966. Tam benim Boston’da seyrettigim sirada.
20. yüzyilin, yaninda belki sadece Galina Ulanova ve Margot Fonteyn’in yer alabilecegi birkaç en büyük balerininden biri, belki birincisiydi. Hayati asrinin ve Sovyetler Birligi’nin olabilecek bütün umut ve trajedilerinin içiçeligini yansitir. 1925’te Moskova’da dogdu. Litvanya Yahudisi ailesinde tiyatro, sinema ve bale sanatçisindan geçilmiyordu. Babasi Mikhail (Misa) Plisetski, diplomat, mühendis ve maden müdürüydü. Tam anlamiyla inanmis bir komünistti; Sovyet kömür endüstrisindeki basarilari nedeniyle ‘ulusal emek kahramani’ ilân edilmis, bizzat Molotov tarafindan ilk Sovyet yapimi otomobillerden biriyle ödüllendirilmisti. Derken Stalin’in bilmem kaçinci büyük terör dalgasi çerçevesinde 1938’de tutuklandi ve idam edildi. Ardindan annesi, sessiz sinema döneminin gözde aktrislerinden Rachel Messerer-Plisetskaya da tutuklandi ve üç yilini Kazakistan’daki bir Gulag zorunlu çalisma kampinda geçirdi. Maya’yi ve o sirada yedi aylik kardesi (sonradan ünlü koreograf) Aleksandr Plisetski’yi, Rachel 1941’de serbest kalincaya kadar teyzeleri, Bolsoy’un büyük dansçilarindan Sulamith Messerer yanina aldi.
O terör ve savas yillarinda fiilen öksüz yetim kalip hayati altüst olan Maya, baleye ve Bolsoy Tiyatrosu’na sigindi. 1934’te 9 yasinda basladigi balede hizla gelismis, Bolsoy sahnesinde ilk performansini 11’inde vermisti. 1943’te, 18 yasinda koreografi okulunu bitirdi ve resmen kumpanyaya katildi. O kadar yetenekliydi ki, corps de ballet’de çok az oyalanip hemen solist oldu. Basindan beri hem çok akici hem çok güçlü, tutkulu, dramatik ve karizmatikti; teknik üstünlügü, jeté’lerinin yüksekligi ve sirtinin inanilmaz esnekligiyle dikkat çekiyordu. 1960’da Galina Ulanova’nin ardindan Bolsoy’un bas balerini oldu; zamanla prima ballerina assoluta ünvanini aldi (kelime anlamiyla ‘mutlak bas balerin’; ordinaryüs profesör, onur baskani veya ebedî sef gibi, çok az dansçiya lâyik görülen sembolik bir tanim). 1990’da sahneden kesin olarak indiginde 65 yasindaydi. Elestirmenlerin genel kanisina göre, olaganüstü parlakligi ve dinamizmiyle 1950’lerden baslayarak bale dünyasini degistirdi; balerinler için çitayi çok yükseltti, yeni standartlar tanimladi.
Ve bunu yaparken uzun süre basindan bela eksik olmadi; her adimda rejimin paranoyak baski ve süphelerini gögüslemek zorunda kaldi. Ailesi Yahudi, babasi ve annesi (güya) siyasî suçlui, kendisi de boyun egmez bir kisilige sahip oldugundan, Bolsoy’a alindigi 1943’ten itibaren 16 yil boyunca yurt disina çikmasina izin verilmedi. 1948’de Jdanov Doktrini’nin yürürlüge girmesiyle birlikte, Stalin’in son yillarina damgasini vuran anti-Siyonizmin özel hedefleri arasina girdi. Politik toplantilara katilmadigin için alenen kinandi, asagilandi. Bir dönem, Sovyet tasrasina dönük otobüs turlarinin toz topragina mahkûm edildi. Buna karsilik ‘üstün’ Sovyet kültürünün zirvesi diye Moskova’ya gelen önemli yabanci misafirlere sergilenen Bolsoy vitrininde hep o vardi. Bu kalpsiz ikiyüzlülük biraz Krusçev’le kirildi. Içinde biriktirdigi isyan, 1956’da inanilmaz bir Kugu Gölü performansiyla patladi. Bale tarihçisi Jennifer Homans anlatiyor: ‘Dansina hükmeden o çelik gibi küçümseme ve meydan okuyusu hissetmemek olanaksizdi. Daha [üç perdelik 1895 Petipa-Ivanov versiyonundaki] birinci perde kapanir kapanmaz halk çilgina döndü. KGB’nin ayilari izleyicilerin alkislayan ellerini sikip susturmaya çalisiyor; tekme atan, bagiran, tirmalayan insanlari sürükleyerek salondan disari çikariyordu. Ama aksamin sonunda hükümetin zorbalari artik çekilmis, pes etmisti. Zafer Plisetskaya’nindi.’ Bu olaganüstü geceyi, yurtdisina çikma yasagini 1959’da bizzat Krusçev’in kaldirmasi izledi. Gitti; New York’u, ABD’yi ve bütün dünyayi fethetti. Döndügünde gene Krusçev tarafindan karsilandi. Kucaklandi ve kulagina kisisel tesekkür sözcükleri fisildandi: ‘Aferin kiz, geri geldigin için. Beni aptal durumuna düsürmedin. Hayal kirikligina ugratmadin.’ Nureyev’in, Barisnikov’un, Makarova’nin pes pese Batiya iltica ettigi yillardi. Oysa olanca asîligiyle birlikte Plisetskaya için, babasini katletmis, kendisi ve ailesine cehennem azabi yasatmis bir rejimden kaçmak, o Soguk Savas kutuplasmalari ortaminda, her seye karsin ‘düsmanin safina geçmek, yani ihanet’ anlamina geliyordu. Bir gün annesine, çocuklugunda Norveç’te geçirdikleri birkaç yili hatirlatarak, hazir firsat varken neden Sovyetler Birligi’ni terk etmediklerini sormus; annesinin cevabi, ‘bunu telaffuz dahi edecek olsam Misha beni ve sizleri âninda birakip giderdi’ seklinde olmustu. Bu anekdotlara bütün bir tarihin çeliskileri, karanlik çizgileri ve ironisi yansimakta.
Bolsoy 1966’da tekrar bir Amerika turnesine çiktiginda, bütün bunlari bilmiyordum kuskusuz. Ne program brosüründe yaziyordu, ne baska herhangi bir yerde. Yazsa bile ne yapardim, o da ayri, çünkü maalesef ben de ayni ideolojik hegemonyanin esiriydim, Sovyetlere toz kondurmazdim o yillarda. Önce bir arkadasimla kendimiz bilet alip New York’a gittik; Findikkiran’da kari koca Ekaterina Maksimova ve Vladimir Vasilyev çiftini izledik. Hayran kaldim; bundan daha güzel ve zarif bir sey olamaz diye düsündüm kendi kendime. Ardindan kiz arkadasim — ne kiz arkadasi, en katiksiz anlamiyla sevgilim — her nasilsa Kugu Gölü’ne iki bilet bulup beni Boston’a çagirdi. Bas roldeki Maya Plisetskaya bir süperstardi, en büyük süperstardi artik. Kendine özgü, ikonoklastik stili, neredeyse erkekler kadar kudretli siçramalari, bugün dahi esine rastlanmayan cüret ve cesareti dillerde dolasiyor; ‘sahnedeki varliginin elektrikleyiciligi’nden, tek bir bakisiyla bütün salonu avucunun içine almasindan, köseli, çikintili vücut dilinin kisa ve kesin jestlerine çok güçlü ve esrarli duygular yükleyebilmesinden adetâ fisiltiyla, dogaüstü bir efsane gibi söz ediliyordu.
Bunlari okuyordum da pek anlamiyor, bilmiyordum ne demek oldugunu. Gittik, balkonda yerlerimizi bulup oturduk. Rus gelenegine uygun olarak, Petipa-Ivanov’un dört degil üç perdelik 1895 versiyonunu sahneliyorlardi. Birinci perde birinci sahne, Prens Siegfried’in in 21. yasgünü balosunun hazirliklariyla, köylü danslari ve eglenceleriyle geçti. Ikinci sahne geldi; prens ve arkadaslari geceleyin ayisiginda yikanan gölün kiyisinda, kugulari avlamak için pusuda beklerken, Odette [Beyaz Kugu] rolünde Plisetskaya sahneye firladi.
Firladi ve kollariyla basini akil almaz bir açiyla geriye büküp sadece durdu orada. Ve bütün salonda garip bir ürperti dolasti. Yukarida, ana basligin altinda soldaki fotografa tekrar bakin. Bu poz o giris âni degil aslinda; belden yukarisini belki 70 derece geri yatmis gibi düsünmeniz lâzim (imkânsiz ama öyle geliyordu iste); böyle dahi, kendi âlemlerinde apayri bir yasanti sürdürüyormus hissini veren o benzersiz kollarin uzanisi ve vücudun tambur gibi gerginligi, o müthis dramatik yogunlugu biraz olsun yansitiyor. Ölümünden sonra ardindan yazilanlarda, dönemin ünlü emprezaryosu Sol Hurok’un, Anna Pavlova’dan sonra sadece Plisetskaya’nin sirf sahneye adim atmasiyla ‘elektrik çarpmis gibi’ oldugunu okudum. 1966’daki o Boston gecesi, aynen buydu benim de basima gelen; tepeden tirnaga titreyip kasildigimi hatirliyorum. Yanimdaki dünya güzeli genç kadini unuttum; elimi tutuyor ve biliyordu baska bir dünyaya gittigimi; o iki saat, sahnedeki büyücüye âsik olmustum. Boston Senfoni’nin konser salonunda sanki sirf o ve ben vardik. Deli gibi kiskandim, onu kollarina alip kaldiran, belinden tutup döndüren, önünde diz çöken bas balet Nikolay Fadeyeçev’i. Odile’in Siegfried’i aldatip ayarttigi üçüncü perdeyi, ben de o daha vahsi, daha seksi Siyah Kugu tarafindan aldatilip ayartiliyormusum gibi yasadim. Finalde, Sovyet koreografisinin sosyalist realizm dogrultusunda uydurdugu, arka planda insanligin gelecegini haber veren pembe safaklarin söktügü ‘onlar ermis muradina, biz çikalim kerevetine’ tipi mutlu son, fazla sekere bulanmis gibi geldi. Sinifsiz toplum hayaline bos verip, sirf Plisetskaya baskasinin olmasin diye, asil Petipa-Ivanov finalini — Odette ile Siegfried’in hiç olmazsa ölümde birlesmek ugruna göle dalip intihar edisini aradim.
19 yasimdaydim.
—————————————-
26 Mayis-Serbestiyet.com
Halil Berktay