Makale

Kapitalizm neden sürdürülebilir degildir?

‘Umudun iki güzel kizi vardir. Isimleri öfke ve cesarettir: Öfke seylerin olduklari gibi kalmasini, cesaret öyle kalmamasini ister…’*

St. Augustine

Kapitalizm hakkinda biraz bilgi sahibi olanin, onun neden absürt bir sistem oldugunu farketmesi zor degildir. Türkçe’ye de geçmis Fransizca absurde, saçma olarak çevriliyor ama anlami yeterince karsiladigini söylemek mümkün degildir. Kapitalizm absürt bir sistemdir demekle, kapitalizm saçma bir sistemdir demek ayni sey degil. Zira saçma, absürdün yaninda mâsum kaliyor. Ilerleyen sayfalarda kapitalizmin mantigina, dinamiklerine ve temel egilimlerine dair söyleceklerimiz, ne demek istedigimize açiklik getirecektir. Gerçi kapitalizm absürt bir sistem ama her halde onun insanligin normal hâli sayilmasi daha da absürttür.

Simdilerde kapitalizm genel bir sürdürülemezlik durumu ortaya çikarmis bulunuyor. Sistemin bundan böyle insânî, toplumsal ve ekolojik kötülükleri büyütmeden, insanligin ve uygarligin gelecegini tehlikeye atmadan yol almasi artik mümkün görünmüyor. Gerçek durum böyle olsa da, egemen söylem baska seyler söylemeye, baska dili konusmaya devam ediyor. Bu yazi iki soru çerçevesinde bir tartisma yürütmeyi amaçliyor: 1. Neden bir sürdürülemezlik tablosu ortaya çikti; 2. Bu durumdan nasil çikilabililir. Elbette böyle bir niyet tasiyor olmamiz, bu iki soruya yetkin ve nihai cevap veriliyor demek degildir. Burada yapmak istedigimiz, sadece seylerin, süreçlerin, olgularin, velhasil olup-bitenlerin kimin için ne anlama geldigine açiklik getirmek ve su lânet olasi sistemden muhtemel çikisin imkânlarini tartisma gündemine getirmektir. Zira, rahatsiz edici bir anlamama durumu ve/veya anlasilmayi engelleme çabasi söz konusu.

I. Sürdürülemezligin gerisindeki egilimler, dimamikler ve sapmalar.

1. Ekonomik kertenin belirleyiciligi

Her toplumsal formasyon ekonomik, politik, kültürel-ideolojik, etik/estetik ve sembolik kertelerin [ sphères] veya belirleyiciliklerin bir bütünü olarak var oluyor ve bu kerteler veya belirleyicilikler arasindaki iliski diyalektik bir belirleyicilik iliskisidir. Kapitalizm öncesi dönemin sosyal formasyonlarinda politika belirleyiciydi. Kapitalizmle birlikte belirleyicilik hiyerarsisi ekonomik kerte lehine degisti. Ekonomi sadece belirleyici duruma gelmekle de kalmadi, digerlerini kendine tâbî hale getirdi ve onlari kolonize etti. Baska türlü söylersek, kapitalizmle birlikte ekonomik kerte [sphère] asil belirleyici durumuna geldi. Bu bakimdan kapitalizm kendini önceleyen tüm sosyal formasyonlardan bir kopus demeye geliyordu. Grek filozofu Aristotales, ideal toplumun ekonominin [oikos] en alt seviyede, politikanin da [polis] en üst seviyede yer aldigi bir hiyerarsiye dayanmasi gerektigini ileri sürmüstü. Politikanin servetin ve gelirin bölüstürülmesinden ve sosyal yasamin düzenlenmesinden sorumlu olmasi gerektigini ileri sürmüstü. Aristotales sadece ekonominin politikaya tâbî olmasi geregine isaret etmekle de kalmamisti, politikanin da bir dizi degerlere, fikirlere ve ideallere dayanmasi gerektigini ileri sürmüstü. Ona göre, politika iyi yasamin [eudamonia] veya ‘ortak iyiligin’ hizmetinde olmaliydi. Elbette Aristotales’in içinde yasadigi toplum onun arzuladigi ve tasvir ettigi ideal topluma pek benzemiyordu. Köleci bir üretim tarzi geçerliydi ve orada ‘yurttas’ statüsüne sahip olmak, köle sahibi olmak demekti. Gerçi geçmisi yüceltmek gereksizdir ama Aristotales’in önerdigi ‘ iyi yasam’ [ eudamonia] kavrami bu gün de büyük önem ve deger tasiyor.

Toplumsal yapiyi olusturan kerteler [ sphères] arasindaki hiyerarsinin bu sekilde alt-üst olmasinin, simdilerde yasanan sayisiz sorunlara, insânî, toplumsal ve ekolojik kötülesmeye kaynaklik ettigini rahatlikla söyleyebiliriz. Baslarda küçük aile isletmeleri söz konusuyken, simdilerde dev oligopoller, transnasyonaller de denilen çokuluslu sirketler politika dahil, her seyi belirler durumda. Ekonominin hizmetinde ve onun tarafindan kolonize edilmis bir politika söz konusuyken, artik politikanin bir varlik nedeni de kalmamis demektir… Artik ekonomik olan disinda hiçbir seyin bir varlik nedeni de yok. Etik degerlerin, ideallerin esamesi bile okunmuyor. Her sey ekonominin, ekonomik çikarlarin hizmetinde. Elbette ekonominin de kimin hizmetinde oldugu bir sir degil… Çoktandir burjuva toplumunun slogani: ‘Daha çok üret, daha çok tüket, daha fazlasina sahip ol’a indirgenmis durumda. Her kim ki, bu sefil sürece karsi çikar, daha iyi bir dünya için mücadele etmeye kalkarsa, hayalperestlikle ve beceriksizlikle suçlanmaktan kurtulamaz.

2. Kapitalist toplumun temel çeliskisi: Degisim degerinin kullanim degerinin önüne geçmesi.

Aklin, mantigin ve sagduyunun bir geregi olarak, her bir malin belirli bir insan ihtiyacini veya insanin her hangi bir ihtiyacini karsilamak amaciyla üretilmesi gerekir. Veya üretimle tüketim arasinda dolayimsiz bir tâbiyet iliskisi olmasi gerekirdi. Oysa kapitalizmde böyle bir dolayimsiz iliski söz konusu degildir. Eger bir mal veya hizmet, bir insan ihtiyacini tatmin etmeye yariyorsa, bir kullanim degerinden söz edililir. Eger bir mal veya hizmet ticaret konusu, alim-satim konusu oluyorsa, bir degisim degerinden söz edilecektir. Gerçi her malin kaçinilmaz olarak bir kullanim ve bir de degisim degeri vardir ama kapitalizmde belirleyici olan degisim degeridir. Bunun anlami kapitalist üretim tarzinin kullanim degeri üzerinde degil, degisim degeri üzerinde yükseldigidir. Zira kâr, degisim degerinden neset eder. Arti deger üretmenin, arti-degere el koymanin yolu, degeri degisim degerine indirgemekten geçer. Her seferinde daha çok arti-degere el koymak, arti-deger kütlesini [kâri] büyütmek, kâr maksimizasyonunu gerçeklestirmek, daha çok degisim degeri üretmeyi zorunlu kiliyor. Fakat her seferinde daha çok, daha büyük ölçekte üretme, her bir tekil kapitalistin tercihi olmaktan çok, rekabetin çelik yasasinin bir sonucudur. Kapitalistin bir mal üretip-satmaktaki asil ve birincil amaci, her hangi bir insan ihtiyacini tatmin etmek degil, kâr etmektir. Kâr etmek için de bir degisim degeri üretmektir. Dolayisiyla kapitalizm geçerliyken üretme amaci, ihtiyaçlarin karsilanmasi geregine yabancilasiyor. Iste simdilerde insan ihtiyaçlarini karsilamakla dogurdan ilgili olmayan onca seyin ortaligi kaplamasi bu sapmanin veya çeliskinin bir sonucudur. Meta ekonomisinde aslolan degisim degerinin ön plana çikmasi, ayricalikli bir pozisyona sahip olmasidir.

Eger bir mal veya hizmet, metaya dönüsmüyorsa, meta niteligi kazanmiyorsa, bir degeri de yoktur, zira kâr elde etmeye, dolayisiyla sermaye birikimine hizmet etmez… Oysa, kapitalist üretimin biricik ve nihai amaci sermayeyi büyütmek, her seferinde daha çok büyütmektir. Baska türlü söylersek, kapitalist üretim sürecinde kullanim degeri, eger degisim degerinin ihtiyacina cevap veriyorsa varlik kazanir. Kullanim degerinin degil, degisim degerinin öncelikli veya muteber sayildigi bir sosyal sistemde, islerin sarpa sarmasi, insan aklini zorlayan bir dizi saçmaligin ve sosyal kötülügün ortaya çikmasi sasirtici degildir…

4. Doymak bilmez sinirsiz üretim dinamigi

Kapitalist üretim üssel [eksponansiyel] büyüme dinamigine sahiptir. Bu dimamik tarihte görülmemis bir üretim ve tüketim tablosu ortaya çikarmis bulunuyor. Sermaye tuhaf bir tsünami gibi her seyi akil almaz bir hizla kapsiyor, meta kategorisine indirgiyor, dönüstürüyor ve kendi sûretinde bir dünya yaratiyor. Sadece tüm insan faaliyetlerini degil, dogayi da metalastiriyor. Canli olan ne varsa ölü metalara, sermayeye dönüstürüyor. Her seyi alinir-satilar nesneler haline getiriyor, her seyi kendine tâbi kiliyor. Fakat sadece metalastirmak, paralilastirmak, ne var ne yoksa ticaret nesnesi durumuna getirmekle de kalmiyor, tüm fikirleri ve sosyal iliskileri, bir bütün olarak gezegeni sermayenin ihtiyaciyla uyumlandiriyor biçimlendiriyor ve dejenere ediyor… Bu kör dimamik etkisizlestirilmeden, sistemin ortaya çikardigi kisir döngüden çikmak mümkün degildir.

Ekseri gözden kaçan bir sey de, insan davranislarinin ‘daha çoga’, ‘daha büyüge’ kurgulanmis olmasi, artik sahip olma isteginin insan olma isteginin önüne geçmesidir. Giderek, ‘daha çoga’, ‘daha büyüge’ odaklanmak, normal insan davranisi haline geliyor. Her kapitalist isletme ‘vahsi rekabet’ ortaminda varolabilmek için toplam arti-degerden daha çok pay kapmak zorundadir. Bunun da yolu sermayesini büyütmekten geçiyor. Sermayeyi büyütmenin de iki yolu var: isçiyi ve dogayi daha çok sömürmek ve daha ileri üretim tekniklerine sahip olmak. Böyle bir zorunluluk, her üretim çevrimi sonunda el konulan arti degerin [ kârin] en büyük bölümünü yeniden yatirima aktarmak, sermayeye dönüstürmek demektir. Dikkat edilirse, her bir tekil kapitalist veya kapitalist isletme varligini büyümeye borçlu… Bu da kapitalistin bir ‘dis dayatmanin’, kendi iradesi disinda bir zorunlulugun esiri olmasi demektir. Hiç bir etik degerin, mantigin, sagduyunun söz konusu olmadigi durumda gerçeklesen ekonomik büyümenin [ dogrusu sermayenin büyümesi] toplumun ihtiyaçlarina yabancilasmasi neden sasirtici olsun? Böyle sefil bir sürecin insana ve yasamin temeli ve kaynagi olan dogaya zarar vermeden yol almasi mümkün olabilir mi? Simdilerde devasa bir üretim düzeyine ragmen her yedi insandan birinin [yaklasik 1 milyar insan] açlik belasiyla cebellesmesi dogrudan sistemin bu irrasyonelliginin, akil-disiliginin, etik degerelere ve insânî kaygilara yabancilasmanin sonucudur.

Üretilen her seyin daha çok üretilme zorunlulugu [zira, kapitalizm kosullarinda baska türlü yapmak mümkün degildir], kapitalist krizleri sistemin vazgeçilmez bir isleyis unsuru durumuna getiriyor. Bu yüzden kapitalizm kosullarinda ortaya çikan krizler arizî veya istisnai bir sey degildir. Isçinin daha çok sömürülmesi durumu kural iken, üretilenin satilmasi, yani realizasyonu sorunlu hale geliyor. Sürecin her ileri asamasinda üretilen mal ve hizmet miktari, üretici siniflarin satin alma gücünü asiyor. Kapitalist sinifin kendi eseri olan bu çeliskiyi asmak üzere üretimin lüks mal ve hizmetlere ve silahlanmaya yönlendirilmesi, pazarlamanin ve reklamlarin devreye sokulmasi da yeterli olmuyor ve sistem krize giriyor. Tabii her krizin faturasi da yine emekçi siniflara ödetilmek kaydiyla…

5. Esitsiz güç dengesi ve kutuplastirici dinamik

Ücretli emek sömürüsüne dayali kapitalist üretim süreci, tarihte görülmemis iki seyi basarmis görünüyor: devasa mal ve hizmet üretimi ve akillara durgunluk veren sosyal esitsizlik, açlik, yoksulluk ve sefalet. Tabii dogal çevre tahribati… Arti-degerin [kârin] ve sermayenin büyüyebilmesi için, ücretlerin küçülmesi gerekiyor. Zira ücretler ne kadar düsükse, kâr o kadar büyüktür. Bu, sistemin esitsizlik, dolayisiyla kutuplasma yaratma dinamigine sahip olmasi demektir. Baska türlü ifade edersek, esitsizlik ve kutuplastirici dinamik, kapitalizme içkindir, onda mündemiçtir. Bir sey daha, bir ülke kapitalist üretim sürecinde ne kadar ileriyse, gelir esitsizligi de o kadar büyüktür. Nitekim ABD’de nüfusun en zengin %1’i zenginligin %30’una el koyuyor. Türkiye’de nüfusun %10’u ülke zenginliginin % 34.1’ine sahip. Demek ki, 1950’lerin basindan beri ‘Küçük Amerika’ olmak için didinip duran Türkiye’nin, ABD’yi [ muasir medeniyet denilenin timsâli] yakalamasi için hayli zaman gerekecek… Velhasil bir tarafta zenginligin birikebilmesi için, öteki tarafta yoksullugun ve sefeletin birikmesi kaçinilmaz ama hepsi bu kadar da degil. Zenginlik biriken tarafta bir de güç ve iktidar birikiyor. Parayla ünün birbirini karsilikli olarak sürekli büyütmesi gibi, zenginlikle iktidar arasinda da benzer bir iliski var. Servete ve zenginlige sahip olanlar, asil iktidarin da sahibi oluyorlar… Bunun anlami kapitalist bir ülkede iktidarin mülk sahibi küçük bir azinligin elinde olmasidir. Gerçek durum böyledir ama insanlar seçimlerde oy kullandiklarinda bir seyleri degistireceklerini saniyorlar… Yapilan son arastirmalar, az sayidaki oligopolün [ transnasyonaller denilen çok uluslu sirketin] küresel ekonomiyi ve finansi, medyayi, politikanin ve politikacilarin ‘hareket alanini’ belirledigini ortaya koyuyor. Nitekim, en büyük 737 oligopol [transnasyonal sirket], dünyadaki tüm sirketlerin %80’ini denetler durumda. Bunlarin 147’si de dünyadaki tüm çokuluslu sirketlerin ekonomik ve finansal degerinin %40’ini denetliyor. [1] 950 mültimilyonerin [milyoner ve milyarder] geliri dünya nüfusunun %40’inin gelirinden daha büyük. Baska türlü ifade etmek gerekirse, 950 kisi 2.8 milyar insandan daha fazla gelire sahip… [2] Böyle bir tablo geçerliyken, dünya nüfusunun sadece %4.6’sina sahip ABD’nin bir basina dünya silah harcamalarinin %43’ünü gerçeklestirmesi [3] de anlasilir bir seydir…

Kapitalizm geçerliyken, isçiyle kapitalist, isçi sinifiyla sermaye sinifi, bir bütün olarak mülk sahibi sinifla mülksüzlestirilmis, proleterlesmis kitle, bir bölgeyle digeri, bir ülkeyle baskasi, Çevreyle-Merkez, [Güneyle-Kuzey], vb. arasindaki gelir esitsizligi de sürekli büyümek ve derinlesmek durumundadir. Böyle bir tablonun gerisinde de sömürü, esit olmayan ticaret ve zengin ülkeler [merkez] lehine isleyen uluslararasi is bölümü bulunuyor. Bu bakimdan Çevreyle Merkez, gelismis kapitalist ülkelerle simdilerde Güney denilen çevre ülkeler arasindaki zenginlik farki, söz konusu kutuplastirci dinamigin dogal sonucudur ve kapitalizm geçerli olmaya devam ettikçe, aradaki farkin açilmasi kaçanilmazdir. Bu yüzden Samir Amin’in israrla vurguladigi gibi, Kuzey- Güney [ Çevre-Merkez] çeliskisi ve çatismasi kapitalizmin tarihini belirleyen temel bir dinamiktir. [4]

6. Hükümetler neye yarar?

Eger söz konusu olan kapitalist sistemse, hükümetlerin ‘birinci vazifesi’ sermayenin hareketine uygun kosullar yaratmaktir ve slogan da az-çok söyledir: Sermaye için iyi olan herkes için iyidir… Baska türlü söylersek, devletlerin ve hükümetlerin varlik nedeni ve islevi, sermayenin büyümesinin kosullarini yaratmaktir: Düsük ücret, uygun alt-yapi, ucuz hammadde ve enerji, ‘yetiskin is-gücü, düsük vergi, yüksek tesvikler, vb. Bunlarin gerçeklesmesi, ‘yatirim ikliminin’ kivaminda olmasi demektir ve emperyalist kredi derecelendirme kuruluslari bu ‘basariyi’ karsiliksiz birakmaz, yatirim iklimi yaratmayi basaran hükümetin kredi notunu yükseltir… Elbette devlet sadece sermayenin sömürüsüne uygun ‘yatirim iklimi’ yaratmakla yetinmez. Bir de mülk sahibi siniflari zararli siniflardan korur… Ve koruma isi sadece asker, polis, savci-yargiç dörtlüsüyle saglanmaz bir de rizanin [gönüllü kabullenme veya gönüllü kölelik] imâl edilmesi gerekir. Bunun da yolu insanlarin bilincinin kolonize edilmesinden [sömürgelestirilmesinden] geçer. Bilincin kolonizasyonu ve rizanin imâli için medya endüstri kompleksi devreye sokuluyor ve ‘kamuoyu’ denilen biçimlendiriliyor… Kamuoyu olusturma sürecinde medya tarafindan ustalikla araçlastirilip-kullanilan ‘konunun uzmanlarinin’ rolünü de unutmamak gerekir. Eger medyanin [ televizyon, radyo, gazete, dergi, vb.] tamamina yakini büyük sermayenin elindeyse ‘ki, öyle- imal edilen kamuoyu nasil bir seydir ve kimin kamuoyudur? Mesela Fransa’da gazete ve dergilerin %70’i, silah üreticisi bir sermaye grubunun elinde oldugu biliniyor mu? [5]

Elbette imâl edilen sadece riza degildir, ‘kimligin’, ‘begeninin’ ‘zevklerin’ ve ‘tatlarin’, ‘tavirlarin’, ‘üslûbun’ da imâl edilmesi söz konusu. Aslinda ekonominin insanlarin ihtiyaci olan, onlar tarafindan arzulanan seyleri üretmesi gerekmez mi? Kapitalizm bu iliskinin yönünü ters-yüz ettti. Üretim insan ihtiyaçlarini karsilamanin degil, kâri maksimize etmenin hizmetine kosuldu. Böyle bir sapmanin ortaya çiktigi kosullarda, gereksiz ve kalitesiz bir yigin seyin üretilmesi olagan hale geliyor. Moda denilen kepazelik akil almaz bir ‘kullan at’ külütürü yaratiyor ve sadece insani insanliktan çikarmakla kalmiyor, doga tahribatini da derinlestiriyor. Tahribat ve saçmalik sadece ‘begeninin’, ‘zevklerin’… imalatiyla da sinirli degil, insan kimligi de degisime ugruyor ve kapitalizm kendi suretinde tuhaf bir insan, bir kadin, bir erkek yaratiyor. Tüketiyorum öyleyse varim da somutlanan bir insan ki, artik neyi neden tükettigini bilmiyor… Bu amaçla tam bir aldatma ve aliklastirma demek olan pazarlama ve reklam endüstrisi devreye sokuluyor. Bilinç altiyla oynaniyor, irrasyonel arzular azdiriliyor. Dünya ölçeginde askeri harcalamalardan daha çok marketing [pazarlama] harcamasi yapildigi biliniyor mu? Sadece bu kadari bile kapitalizmin absürd bir sistem oldugunu göstermiyor mu? [6] Birlesmis Milletler Kalkinma Programi [ UNDP] 1998 yilinda, reklamalara dünya GSYH’sinin %3’ünün harcandigini bildiriyordu. Simdilerde bu oranin ikiye katlandigini söylemek her halde abartma sayilmaz ve bu rakamsal olarak 1.800 milyar dolara denk geliyor… Bir sey daha, sanatçilar reklamlarda büyük bir hevesle rol aldiklarinda, neyin ve kimin hizmetinde olduklarini biliyorlar mi? Hem reklamlarda rol almak, insani ve toplumu kirleten, doga tahribatini derinlestiren sefil bir sürecin ‘aktörü, aktristi’ olmak, hem de hâlâ sanatçi oldugunu sanmak ne demektir? Bu sefil durumun sanat ve sanatçi tanimiyla bir ilgisi oldugu düsünülüyor mu?

Simdilerde devlet aygitlari artik tipik bir kapitalist isletme gibi isliyor. Büyük sermaye gruplarinin ihtiyaçlari dogrultusunda yeniden biçimlendiriliyor. Büyük sirketlerin CEOlari politikanin ve devlet aygitinin yükseklerinde rol aliyor veya yüksek sorumluluk düzeyindeki bürokratlar sermayeye transfer ediliyor. Velhasil yatay geçisler siradan ve olagan bir sey haline gelmis durumda… Büyük sermayenin imparatorlugundan baska bir sey olmayan AB’nin asil iktidar organi olan Avrupa Komisyonu’nun üyeleri, çokuluslu sirketlerden gelip, çok uluslu sirketlere gidiyorlar… Ve tüm kritik kararlar Avrupa Komisyonu tarafindan alniyor, rotayi Komisyon belirliyor ama insanlar Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullandiklarinda bir seyleri etkiledikleri, etkileyebilecekleri yanilsamasi içindeler… [7] Türkiye’de son 20-30 yilda olup-bitenlere kaba bir bakis bile, ne demek istedigimizi anlatmaya yeter… Devletlerin yegane varlik nedeninin sermayenin tek yanli çikarini gerçeklestirmekle sinirli oldugu kosullarda, devletle ilgili bildik tevatürün hâlâ bir anlami var midir?

6. Kapitalizm ve ekoloji antinomik iki kavramdir…

Simdilerde her kelimenin veya kavramin önüne ‘sürdürülebilir’ niteleme sifatini eklemek moda. En çok da kalkinma kavraminin önüne getiriliyor. Eger bir sürdürülemezlik durumu olmasaydi, kalkinma kavraminin ve baskalarinin önüne sürdürülebilir sifati eklemeye gerek olur muydu? Eger kapitalist üretim süreci insana ve dogaya zarar vermeden yol alamiyorsa, belirli bir sinira ulasildiginda genel bir sürdürülebilemezlik halinin ortaya çikmasi neden sasirtici olsun? Burjuva uygarligi insanlara dogada yasadiklarini, varliklarini sürdürebilmeleri için dogaya muhtaç olduklarini unutturdu. Doga sinirsiz sömürülebilir, yagmalanabilir bir nesne olarak görüldü. Bilim ve teknoloji fetisizmi böyle sefil bir anlayisin olusmasini kolaylastirdi. Doganin, topragin, suyun, vb. bir meta kategorisine indirgenip, özel mülkiyet ve/veya ‘sahiplenme konusu’ yapildigi ve sinirsiz üretimin geçerli oldugu bir dünyada, sürdürülemezlik durumunun ortaya çikmasi neden sasirtici olsundu? Kapitalizm kosullarinda ekolojik dengenin bozulmasinin baslica iki nedeninden söz edilebilir: Birincisi, her kapitalist özne daha çok üretmek zorunda, her ne üretiliyorsa her seferinde daha fazlasini üretmek zorunda. Kapitalist ürettigine degil üretecegine [bir sonraki üretim çevrimine] bakar, gözü her zaman bir sonra üretecegindedir… Tabii bunu istiyerek yapmaz. Baska türlü yapmasi mümkün degildir de ondan… Zira, durmak diye bir sey mümkün degil… Bunun anlami her seferinde dogadan daha çok kaynak çekmek ve her seferinde dogaya daha çok ‘zararli’ atik birakmak demektir. Velhasil, doganin kendini yenileme kapasitesini asan bir ‘kullanim’ düzeyi demektir. Nitekim simdilerde dogadan bir yilda çekilen/atilan kaynak miktarini yenilemek için bir buçuk yil gerektigi söyleniyor. Ikincisi, kapitalistin üretim sürecinde dogaya verdigi zarar dikkate alinmiyor. Bir kapitalist herhangi bir yere bir isletme kurdugunda, topraga, suya, havaya verdigi zararlari hesaba dahil etmiyor. Bu tür zararlar dogaya çikiyor ve burjuva iktisatçilari buna, dissal ekonomiler diyorlar… Topraga, suya, havaya, bir bütün olarak dogaya verilen zararlar üretim için gerekli ama zorunlu sayiliyor. Kapitalistin ‘maliyet hesaplarina’ dahil edilmiyor…

Söylediklerimize açiklik getirmek için iklimle ilgili durumu ele alabiliriz. Doganin sermaye tarafindan sinirsiz kullanilabilir ve sömürülebilir bir nesne olarak görülüp içerilmesi [subsumption], iklim üzerinde son derecede tehlikeli sonuçlar dogruruyor. Lâkin, kapitalist mantik ve dinamik dahilinde küresel isinmanin üstesinden gelmek ve tehlikeyi bertaraf etmek mümkün degildir. Eger öylese ‘ki, öyle- iki seyden biri: Ya iklimi kurtarabilirsiniz, ya da kapitalizmi… Bu konuda küresel egemen elit [yeryüzünün efendileri], tercihini kapitalizmi kurtarmaktan yana yapmis görünüyor. Nitekim, küresel kapitalist elitin en etkili yayin organlarindan biri ve vazgeçilmez dili olan The Economist’ de söyle deniyor: ‘ Küresel eylem iklim degisikligini durdurmayacak. Küresel isinmayi kolaylikla kabul edilebilir, tolere edilebilir düzeylerde tutma siniri asilmis durumda. Küresel isinmayi durdurmaya çalismamaliyiz, dünyanin daha öteye bakmaya ihtiyaci var. Deniz seviyeleri mumtemelen bir, belki iki metre yükselecek. Bunu kabullenmek ve duvarlar insa etmek, on milyonlarca insani yüksek yerlere tasimak, tropikal hastaliklari tedavi edecek uygun saglik bakimi saglamak, vb. gerekiyor. Bu Güney halklari için talihsiz bir durum: çok büyük zarar görecekler ama ‘uyum saglayacak’ imkânlardan yoksunlar. Ziyani yok, iklim degisikligi is dünyasina yeni imkânlar sunuyor. Insaat sirketleri duvarlar insa edebilir, sigorta sirketleri de islerinin açildigini göreceklerdir. Karbon emisyonu hakki ticareti de bir baska kâr kaynagi. Ve süphesiz, yesil teknoloji ve yesil enerji alanlarinda altin firsatlar dogacaktir’ [8] Avrupa Burligi iklim sorumlusu Connie Hedegaard de The Economist’den geri kalmiyor, ayni telden çaliyor: ‘Ahlâki [ moral] sorumlulugun’ ve ‘ insanligin geleceginin’ öncelikli bir sorun olmadigini söylüyor. Cancun Iklim Zirvesi vesilesiyle yaptigi konusmada söyle diyor: ‘Netice itibariyle kim enerji etkinligi saglar ve o alanda buluslar yaparsa para kazanacaktir. Bunu yapamayanlarsa, Çinli rakipler tarafindan altedileceklerdir.’ [9] Ingiliz Iklim Degisikligi Bakani, Greg Barker, ‘Cancun’u dikkate almak, is dünyasina küresel yesil ekonomiye milyarlarca yatirim için güven sinyali verecektir…’ [10] diyerek ayni koroya katiliyor…

Yukaridaki alintilar, küresel kapitalist olgarsinin sürdürülebilir kalkinma’dan neyi murad ettigi anlasilmiyor mu? Kapitalist mantik önce kâr etmek için suyu kirletmeyi, temiz kalani satarak daha çok kâr etmeyi, daha sonra suyu temizlemek üzere bir isletme kurmayi ve kâri daha da artirmayi varsayar. Elbette bunu suyun bir özel mülkiyet/özel sahiplenme konusu ve kâr araci haline geldigi durumda yapabilir… Suyun özel mülkiyet konusu yapilip, kâr aracina dönüstürülmesi bir insanlik ayibi degil midir?

7. ‘Piyasaya’ dair retorik ve realite…

Burjuva iktisat teorisi, kapitalizmin sözcüleri, politikacilar, Nobel Ödülü sahibi olanlar da dahil, iktisatçi taifesi, sürekli olarak piyasayi yüceltiyorlar ve onu her derdin mutlak devasi olarak sunmak için yogun çaba harciyorlar. Her seye kâdir bir piyasa, her tuttugunu altina çeviren kendinden menkûl bir görünmez el efsanesi sürüp gidiyor. Elbette piyasa her sorunu mutlaka çözme yetenegine sahip, sihri kendinden menkûl bir seyse, onun isleyisine müdahale etmek, isleyisini bozmak arzulanir bir sey sayilamaz… Kalkinma kavraminin önüne sürdürülebilir niteleme sifatini eklemeyi düsünenler neden piyasa kavraminin önüne de kapitalist ismini koymayi akil etmiyorlar? Zira kapitalist piyasa veya kapitalist pazar [ The market] dendiginde her sey artik farkli görünecektir. Bu alanda yanilsama yaratan bir sey var: Piyasa [pazar] kapitalizmden önce de vardi. Dolayisiyla, piyasa kapitalizmin bir kesfi veya onunla birlikte tarih sahnesine çikmis bir sey degil. Elbette kapitalizm öncesinde de mallarin ve hizmetlerin alanip-satildigi, ticaret konusu oldugu bir pazar yeri vardi ama o zamanlar üretilen mal ve hizmetlerin birincil, öncelikli ve asil amaci kâr etmek degil, dogrudan insan ihtiyaçlarini karsilamakti. Kâr amaciyla, kâri maksimize etmek amaciyla mal ve hizmet üretmek söz konusu degildi. O zamanlar bu günkü gibi bir çok devletten daha güçlü ve devletler tarafindan denetlenemeyen dev sirketler yoktu. Sadece yerel düzeyde degil, uluslararasi planda da ticaret geçerliyidi, dolayisiyla ‘uluslararasi’ bir piyasa [pazar] vardi ama kapitalizm çagindakiden çok farkli olmak kaydiyla…

Gerçi kapitalizm pazari ‘kesfetmedi’, ama onu kendi ihtiyaçlari dogrultusunda biçimlendirdi ve araçlastirdi. Onu piyasanin güçlü oyuncularinin hizmetine sundu. Ne zaman piyasadan [pazardan] söz edilse, mutlaka ‘serbest piyasa’ [free market] imâsi söz konusudur. Oysa, bu günün dünyasinin kapitalist piyasasinin serbest pazarla uzaktan yakindan bir ilgisi yok… Geride kalan sayfalarda da kisaca degindigimiz gibi, simdilerde bir kaç yüz devasa oligopol ‘neoliberal devletin’ de yardimiyla dünyadaki her seyi yönetip-yönlendiriyor… Artik mallarin ve hizmetlerin fiyati su bildiginiz pazarda [piyasada] degil, çokuluslularin [ Transnasyonallerin] yönetim bürolarinda belirleniyor. Elbette iktisat profesörü ayni fikirde degildir. Ayni fikirde degildir, aksi halde varlik nedeni ortadan kalkar… Öyle bir sözüm ona ‘serbest piyasa’ ki, finansal türevler 600 000 milyar dolara ulasmis durumda ve bu dünyadaki mal ve hizmetlerin degerinin 40 kati… Ya da 10 yillik dünya mal ve hizmet üretiminin degerine esit… Durum böyle olsa da, yer yüzünün efendileri ve ideolojik usaklari cephesinde onca kriz, onca sarsintiya ragmen, ‘serbest piyasa’ aski ve inanci hâlâ sarsilmis degil. Kaldi ki, sarsilmasini beklemenin de âlemi yok. Uzaga gitmeye gerek yok, geçtigimiz aylarda Güney Almanya’da, Linda Lake’de toplanan 17 Nobel ödülü sahibi iktisatçi, kapitalist krizde ‘sistemin bir sorumluluk payi olmadigini’ tek istisna ile ilan ettiler. Tek istisna, Türkiye’deki ekonomik büyümeyi öve öve bitiremeyen Joseph Stiglist’ti…

II. Karsit egilimleri ve dinamikleri olusturmuk: Üretimin yönünü, üretim ve tüketim modelini degistirmek…

Eger geçerli dinamikler, egilimler ve süreçler artik genel bir sürdürürelemezlik durumu ortaya çikarmissa, bu durumdan çikmak için karsitlarini yaratmaktan baska çare yoktur. Esasen, neden yürümedigi sorusu, nasil yürüyebilir sorusunu da içerir. Simdilerde absürd bir tüketim modeli geçerli ve daha çok tüketmek mârifet sayiliyor. Daha çok tüketmeyi marifet sayanlar, tüketmenin ayni zamanda yok etmek ve kirletmek oldugunu nedense pek sorun etmiyorlar. Daha çok kirletmenin kendilerini de kapsadigindan habersizler. Aslinda bir basina bu kepazelik bile burjuva uygarliginin insani ne hâle getirdigini gösteriyor… Buna kirletenin kirlenmesi de diyebilirsiniz… Böyle sefil bir durumun varligi bir vakia olsa da, kapitalizm söz konusuyken asil sorun tüketimden çok üretimden kaynaklaniyor. Dolayisiyla kapitalizmi ve kapitalist üretimi sorun etmeden, tüketimin günah keçisi sayilmasi, asil sorunu kavramamak, sorunun kökenine inmekten kaçinmaktir. Zira sorun kent çöplüklerine atilandan, yânî çilgin tüketimden kaynaklanmiyor. Asil kirletenler insaat ve yikim alanlarinda faaliyet gösteren dev firmalar, madencilik, petrol ve metal sekörlerinin devleri… Durum böyle ama insanlarin gözü sadece kent çöplüklerini görüyor… Lâkin bir sey daha var, küçük bir azinligin asiri ve absürd tüketimine devasa bir çogunlugun tüketim yetersizligi [açlik, yoksulluk, sefalet,vb] eslik ediyor. Ve kapitalizm geçerliyken baska türlü olmasi mümkün degildir.

1. Kullanim degerini ihya etmek.

Üretimin kâr maksimizasyonu amaciyla yapilmasina son vermek, yasanabilir, sürdürülebilir bir toplumsal düzen için olmazsa olmaz kosuludur. Dolayisiyla, kullanim degerini degisim degerinin bir türevi olmaktan çikarmadan perspektifi degistirmek mümkün degildir. Bunun için de, öncelikle daha önce sözünü ettigimiz kerteler arasindaki hiyerarsiyi degistirmek, Aristotales’in önerdigi modele ekolojik boyutu ve duyarliligi da dahil etmek gerekir. Baska türlü söylersek, ekonomik kertenin politik kerteye tâbi hale getirilmesi ama politikanin da kendi basina bir amaç, kendi basina buyruk bir sey olmak yerine, etik degerlerin hizmetine sunulmasi, ‘iyi yasamin’ gerekleriyle uyumlu hale getirilmesi gerekir. Politikanin ekonomik kerte tarafindan kolonize edilmislik durumuna son vermek ve onun iyi bir toplumsal yasamin araci haline getirilmesi gerekir. Ekonominin politikanin hizmetine sunulmasi veya politikaya tâbî olmasi demek, sermayenin hangi alanlara yatirilacagi, nelerin üretilecegi, gelirin nasil bölüsülecegi, ticaretin ve paranin nasil yönetilecegi, hangi toplumsal önceliklerin söz konusu olacagi, sadece bu günkü kusaklarin degil, gelecek kusaklarin yasamini da güvence altina almanin vazgeçilmez kosuludur. Velhasil temel sorunlarin politikanin etkinlik ve belirleyicilik alanina dahil edilmesi gerekir. Bunun için de politikanin sermayenin hizmetinde bir profesyoneller grubunun at oynattigi bir alan degil, tüm yurttaslarinin etkinlik ve faaliyet alani olmasi gerekir. Ancak böylesi bir ortamda politik ve ekonomik alana iliskin kararlar, ‘iyi bir yasamin’, ‘arzulanir bir toplumsal düzenin’ hizmetine sokulabilir ve ancak bu durumda araç-amaç tersligi asilabilir. Esitlik ve özgürlük, dayanisma, karsilikli sevgi ve saygi, sorumluluk bilinci, digergâmlik, erdem, vb. insani insan yapan degerler bir varliga kavusabilir… Zira, burjuva uygarligi, insani üreten ve tüketen bir robota dönüstürmüs bulunuyor…

Kapitalizme özgü politik ve ekonomik kerteler arasindaki tersligi ilk asma demenesi, Rusya’da 1917 Ekim Devrimi ve 1949 Çin devrimiyle gündeme geldi. Söz konusu devrimler ekonomik kerteyi politik kerteye tâbi duruma getirdiler, tersligi astilar. Fakat politika bürokratik bir kast tarafindan gasbedilip, emekçi halk çogunlugunun politik alandan dislanmasi, demokrasinin savsaklanmasi, bürokratik yozlasma yüzünden ekonomik etkinligin saglanamamasi [bürokratik planlama] ve ekolojik duyarlilik zaafi, etik degerlerin ihmal edilmesi, vb. söz konusu devrimlerin sosyalist/komünist toplum perspektifine yabancilasip, hedeften sastigi kosullarda çöküs kaçinimazdi…

Degisim degeri karsisinda kullanim degerine öncelik vermek gerekli ve zorunludur. Bunun için ve her seyden önce insan emeginin [çalismanin] bir meta, alinip-satilan bir nesne olmaktan çikarilmasi gerekir. Zira, insan emegi [çalisma yetenegi] insandan ayirlamaz ve emegin alinip-satilmasi demek, aslinda ve reel olarak insanin alinip-satilmasi demektir. Bosuna kapitalist sisteme ücretli kölelik rejimi denmemistir… Eger insan emegi bir meta, bir degisim degeri olmaya devam ederse, emegin emansipasyonu gerçeklesmezse, diger alanlardaki degisimlerin ve ‘iyilesmelerin’ bir kiymet-i harbiyesi olmasi mümkün degildir. Emegin emansipasyonun [gerçek anlamda özgürlesmesinin] yolu da, insanin üretim araçlarina yabancilasmislik durumunun asilmasini ve sömürünün bertaraf edilmesini gerektirir. Bunun da yolu üretim araçlarinin kamuya mâl edilmesinden veya ayni anlama gelmek üzere sosyalizasyonundan, toplum tarafindan [socium] reel olarak sahiplenilmesinden geçer… Sosyalizasyon sadece millilestirmek degildir…Bir insanin emegi bir baskasi için kâr araci, bir sömürü nesnesi olmaya devam ettikçe, insanin kendi kaderinin efendisi olmasi mümkün olabilir mi?

2. Ekonomik büyüme kalkinma degildir.

Çoktandir bir büyüme fetisizmi ve çilginligi geçerli olmaya devam ediyor. Her türlü sorunun çözümünün ekonomik büyümeden geçtigine dair de bir efsane üretilmis durumda. Insanlar büyüme meseliyle yatip- büyüme meseliyle kalkiyorlar ve büyüme esittir kalkinma özdesligi fikri ya kafalara yerlesmis, ya da ne pahasina olursa olsun, yerlestirilmeye çalisiliyor. Belki sadece büyüme veya ekonomik büyüme degil de kapitalist ekonomik büyüme denseydi, yalan üretmek ve üretilen yalani yaymak bu kadar kolay olmayabilirdi. O zaman ekonomik büyümenin aslinda sermayenin büyümesi, sermayenin daha büyük ölçekte yeniden üretilmesi demek oldugu imâ edilmis olabilirdi. Eger bir toplumda ihtiyaçlar ‘uygun bir tarzda’ karsilanamiyorsa, elbette orada büyüme sadece gerekli degil, ayni zamanda arzulanir bir seydir de… Bir toplumda yeterli hububat üretilemiyorsa, besin maddeleri ihtiyaci yeterli düzeyde karsilanamiyorsa, bunlarin üretimini artirmak mutlaka gereklidir. Eger ulasim araçlari [tren, otobüs, otomobil, bisiklet, gemi, vb.] yetersizse bunlarin üretimini artirmak gereklidir. Yeteri kadar ilaç üretilemiyorsa elbette ilaç üretiminin artirilmasi gerekir… Velhasil mevcut üretim düzeyi ihtiyaçlari karsilamada yetersizse, üretimin artirilmasi, [büyüme] tartismasiz bir gerekliliktir. Lâkin bir toplumda, simdilerde oldugu gibi, ihtiyaç kavrami dejenere edilmisse, üretimin birincil amaci ihtiyaçlari karsilamak degil, kâri maksimize etmekse, oradaki üretim artisinin ‘iyi bir yasamin’ geregiyle uyusmasi mümkün müdür? Otomobil üretmek gerekli ve yararlidir ama dört milyonluk bir kentin sokaklarini, kaldirimlarini, yollarini, caddelerini iki milyon arabayla doldurmak sadece gereksiz degil ayni zamanda absürt ve zararlidir. Oysa böyle bir saçmalik bir refah ve basari unsuru, bir kalkinmislik göstergesi olarak sunulabiliyor…Iste simdilerde insanligin yüz yüze geldigi sayisiz sorunlarin, kötülüklerin, akilsizliklarin, absürdlüklerin geresinde böyle bir anlayis var…

Eger öyleyse, neoliberal kapitalist küresellesme girdabina sokulmus günümüz dünyasinda durum nasildir? Yaklasik bir milyar insan [her yedi kesiden biri] üretim yetersizliginden mi, yeterli yiyecek üretilememesinden mi, yeterli ilaç üretilebilir durumda olmamasindan mi, yeterli temiz su eksikliginden dolayi mi açlik belasiyla cebellesiyor, sefalet ortaminda ‘yasiyor’? Dünyadaki su kaynaklari insanlarin susuzlugunu gidermeye yetmedigi için mi, insanlar susuzuluktan ölüyor, temiz su yetersizliginden hastalaniyor? Neden sularin kirletilmesi sorun edilmiyor? Sulari kim ve neden kirletiyor? Suyun kirlenmesi insan iradadesini, insanin dahlini asan nedenlere mi dayaniyor? Insanlari aç ve susuz birakanlarla, açlik ve susuzlukla ‘mücadele ettigini’ söyleyenler ayni güç ve iktidar odaklari [yeryüzünün efendileri] degil mi? Eger öylese bu insanlarla alay etmek degil midir? Eger bu gün dünyada üretilen gelir esit dagtilmis olsaydi, kisi basina ayda 42 dolar düsecekti. Bir insan 42 dolar gelirle tüm ihtayaçlarini yeterli düzeyde karsilayamaz mi? Veya bu gün dünyada kaç kisi 42 dolar günlük gelire sahip? Dünyadaki her bes kisiden biri günde 1,25 dolar gelirle yasama mücadelesi veriyor […], [11] 3 milyardan fazla insan [dünya nüfusunun yarisi..!] günde 2,5 dolardan azla yasiyor. Insanligin en az % 80’i de, günde 10 dolarin altinda gelire sahip. Hepsi bu kadar da degil, dünya nüfusunun %80’inin yasadigi bölgelerde gelir dagilimi dengesizligi giderek varlikli siniflar lehine daha da bozuluyor. Dünya nüfusunun en yoksul %40’i toplam gelirin %5’ni alirken, en zengin %20 dörtte üçüne [%75] el koyuyor… UNICEF, her gün 22 000 çocugun yoksulluk yüzünden öldügünü bildiriyor. Üçüncü Dünya’da [simdilerde Güney denilen] okul çagindaki 72 milyon çocuk okula gidemiyor. Büyüme rekorlarinin kirilmaya devam ettigi bu günün dünyasinda, yaklasik 1 milyar insan okumayi/yazmayi bilmiyor, imzasini atamaz durumda… Modern tip hârikalar yaratmaya devam ede dursun, siradan hastaliklar öldürmeye devam ediyor. 40 milyon insan HIV/AIDS virüsünden muzdarip ve bunlarin her yil yaklasik 3 milyonu ölüyor. Her yil 350-500 milyon sitma vakasi ortaya çikiyor. Güney’de 1,1 milyar insan sagliga uygun [temiz] suya ulasamiyor, 2.6 milyar insan da temel saglik bakimindan mahrum. [12] Dünya ölçeginde çalisanlarin %28’i veya 850 milyon ‘yoksul isçi’ sayiliyor, gayri insânî kosullarda çalisiyor ve aldigi ücretle geçinmekte zorlaniyor. Kadin ve çoçuk emegi sömürüsü tam bir skandal halini almis durumda. Güneyde ‘kayit disi’ çalisanlar toplam istihdamin %52 ilâ %78’i kadar… [13]

Rakamlar ortada, lâkin rakamlar hiç bir zaman gerçegin tamamini ifade etmezler. Hangi rakam, hangi istatistik bir annenin açliktan ölmekte olan çocugunun durumundan duydugu aciyi anlatabilir? Aylarca issiz kalmis ve açliga ve çaresizlige mahkûm edilmis bir babanin dramini ifade edebilir? Dünyanin ve insanligin içinde bulundugu sefil durum, tam da Nazim Hikmet’in siirinde tasfir ettigi gibi: bollukla ölüyor, kitlikla yasiyor… [14] Oysa gezegenimiz, tüm insanlarin ihtiyaçlarini rahatlikla karsilayabilir potansiyel imkânlar ve olanaklar sunuyor. Her dünyalinin yeterli besin maddesine, temiz içme suyuna, saglik hizmetine, rahat yasanabilir bir eve, vb. sahip olmamasi için hiç bir neden yok… Öyleyse sorun nereden kaynaklaniyor? Tersligin ve saçmaligin gerisindeki nedenler neler? Üstelik asiri yoksullugu ve sefaleti ortadan kaldirmak için daha çok ekonomik büyümeye de gerek yok. Kaldi ki, bu sorunlari çözmek sanildigindan çok daha kolay. Açligi, susuzlugu, yoksullugu, okulsuzlugu, ortadan kaldirmak için gerekli kaynak, potansiyel imkânlar karsisinda leblebi-çekirdek parasi kadar bir sey… Bunun için de sadece iki sey yapmayi akil etmek, cüret ve cesaret etmek yeterli: 1. Lüzumsuz ve zararli üretimi durdurmak; 2. Tam bir saçmalik olan ve skandal kelimesiyle ifade edilebilir tüketime son vermek… [15]

2008 yilinda dünyada toplam silahlanma/savas harcamalari 1473 milyar dolardi. [16] Bunun 711 milyar dolarlik kismi sadece ABD tarafindan gerçeklestirildi. Oysa Birlesmis Milletler Örgütü, dünyadaki açligin üstesinde gelmek için yilda 80 milyar dolarlik bir harcamanin yeterli olacagini ileri sürüyor. [17] Bir ‘uzayli’ dünyaya tesrif etse ve olup-bitenlere söyle kabaca bir göz atsa, acaba ne derdi? Her halde saçmaligin farkina varmakta geçikmezdi… Retorikle realite arasindaki uyumsuzluk karsisinda saskinlgini gizlemezdi. Tabii insanlarin dünyayi nasil bu hâle getirmeyi ‘basardiklarini’ da…

3. Insanlarin kaderi piyasaya birakilabilir degildir.

Az sayida oligopolün [dev sermaye grubunun] küresel ölçekte üretimi denetleyip yölendirdigi, tüketim modelini biçimlendirdigi bir dünyada, ‘piyasa ekonomisi’ sarkilari söylemek, kendinden menkûl bir ‘serbest piyasa’ imâsinda bulunmak, insanlarla alay etmekten baska bir sey degildir. Rahatsiz edici olsa da, simdilik alay etmeyi, köpeksiz köyde degneksiz gezmeyi ‘basariyorlar’, ideolojik kölelik geçerli olmayi sürdürüyor… Bir kaç yüz sermaye grubu ve onlar tarafindan denetlenen bir kaç yüz bin firmanin at oynattigi, insan yasamini ilgilendiren her seye bastan sona ve en ince ayrintisina kadar yön verdigi, biçimlendirip-dikte ettirdigi, her malin her asamadaki fiyatininin çokuluslu sirket bürokrasileri tarafindan dikey olarak belirlendigi kosullarda, piyasa ekonomisi bunun neresindedir denmesi gerekmez miydi? Aslinda piyasa ekonomisi söylemi veya onun idealize edilmis, hayâlî versiyonu olan serbest piyasa sadece burjuva iktisatçilarinin ve burjuva politikacilarinin zihinlerinde, bir de iktisada giris kitaplarinda mevcuttur. Rekabet meselesine gelince, Marc Vandepitte’in zarif bir sekilde ifade ettigi gibi, ‘ Kapitalist piyasanin serbest piyasayla hiç bir ilgisi yok. Söz konusu olan oligopolcü ve düzenlenmis bir piyasadir. Bu da demektir ki, her serkörde bir avuç çokuluslu sirket ‘hizmetlerindeki devletin de yardimiyla- bütünü denetliyor, kullari dayatiyor: kendileri için zararli oldugunu düsündüklerinde aralarindaki rekabeti ortadan kaldiriyorlar, gerekli oldugunu düsündüklerinde de empoze ediyorlar. Bizzat kapitalist sirketlerin kendisi planli ekonomilerdir ve etkinlik alanlari ekseri sinirlari asiyor’. [18]

Mallarin ve hizmetlerin fiyatlari yakininizdaki semt pazarinda degil, oligopollerin yönetim bürolarinda, CEO’larin emir ve komutasinda belirleniyor ve iktisat profesörü size baska masal anlatiyor, üstelik anlattigi masala inanmanizi istiyor… Sürdürülebilir bir yasam için planlama vazgeçilmezdir. Her alanda ve her asamada planlama vazgeçilmezdir. Sovyet ve Çin deneyleri bu alanda iyi bir baslangiç yaptilar ama sonunu getiremediler. Planlama bürokratik bir palnamaya dönüstü, refah artisi [kalkinma] sadece maddi, ölçülebilir, velhasil nicelige [quantity] indirgendi ve planlama amaca ve varlik nedenine yabancilasti. Bu basarisizlik, plan düsüncesini itibarsizlastirsa da, planlama fikrinden vazgeçmenin gerekçesi yapilamaz. Zira demokratik, katilimci bir planlama sadece yerel, ulusal düzeyde degil dünya ölçeginde de olmazsa olmazdir, vazgeçilemez bir zorunluluktur. Piyasanin kolaylikla karsilanabilir, beslenme ve saglik gibi temel ihtiyaçlari bile karsilamakta basarisiz oldugu ortada degil mi? Üretimin birincil amacinin insan ihtiyaçlarini karsilamak degil, kâri maksimize etmek, sermayeyi büyütmek, bu amaçla da degisim degeri üretmek oldugu kosullarda, en temel ihtiyaçlarin karsilanamamasi da dahil, insânî ve toplumsal sorunlari uygun ve yetkin bir tarzda çözmek mümkün degildir. Baska bir ifade ile, bu dünyanin sorunlari, kendinden menkûl bir görünmez ele emanet edilebilir degildir… O halde üç sey: Birincisi, planlama gereklidir ve demokratik bir planlama olmadan kapitalizmin neden oldugu olumsuzluklari/kötülükleri asmak, yasanabilir bir toplumsal düzen kurmak mümkün degildir; Ikincisi, demokratik bir planlama emegin emansipasyonunu varsayar; Ve üçüncüsü de, temel üretim araçlari kamuya, asil sahibine iade edilmeden [gasbedilen gaspçilarin elinden alinmadan densin], yapilacak bir planlamanin bir kiymet-i harbiyesi olmasi mümkün degildir…

4. Daha az ve gerekli olani üretip, daha az tüketerek, gereksiz olani tüketmeyerek daha yüksek bir yasam standardi, keyifle yasanabilir bir dünya mümkündür…

Büyüme, yüksek oranli GSYH artisi saglama saçma perspektifini bir yana birakmak, gerçekten insan refahini dogrudan ilgilendiren seyleri üretmek ve bunu yaparken doganin dengelerini gözetmek hem mümkün hem de gereklidir. Eger dogayi tahrip eden, üstelik insan refahi için, ‘iyi bir yasam için’ gerekli olmayan üretim alanlarindan çikilir, saçmaliga son verilirse, degisim degerini degil, kullanim degerini esas alan bir rotaya girilirse, niceligi [kantitatif] degil, niteligi [kalitatif ] esas alan bir tercih yapilirsa, daha düsük maddi mal üretimi düzeyiyle daha yüksek bir yasam standardini saglamak mümkündür. Böylece daha az emek, daha az enerji, daha az dogal kaynak kullanarak, dogaya verilen zarari olabildigince küçültmek mümkündür. Elimizde söyledigimi dogrulayan örnekler de mevcut. Küba’nin GSYH’si [kisi basina düsen milli geliri] OECD ülkelerinde 10 kat daha düsük oldugu halde ve Küba dünya siralamasinda, GSYH bakimindan 75’inci oldugu halde, Insâni kalkinma endeksi Belçika’dan daha yüksek. Çocuk ölümleri, yasam uzunlugu, egitim, vb. gibi alanlarda Küba OECD ülkeleri ortalamasi düzeyinde. [19] Bu da, görece daha düsük ekonomik kaynak kullanarak daha yüksek yasam strandardi yakalamanin mümkün oldugunu gösteriyor. Demek ki, yoksulluk da dahil, insanligin yüzlesmek durumunda oldugu sorunlari çözmek için, yüksek oranli bir ekonomik büyüme gerekmiyor. Eger, tam bir absürdlük timsâli olan, geçerli üretmek için üretmek, tüketmek için tüketmek sarmalindan çikilabilirse, hem ‘daha iyi bir yasam’, hem de dogal çevreyi korumak, mümkün hale gelecektir. Yüksek insânî kalkinma endeksine sahip bir ülke, dogal olarak dogal çevreye daha az zarar veren ülkedir.

Dogayi ve insani mahveden, geçerli enerji yutucu büyüme çilginligina son vermek, baska bir büyüme veya de-growht [décroissance] pekâlâ mümkün ve gereklidir. Insanin kendisiyle ve dogal çevresiyle uyumlu bir sekilde yasamasinin kosulu, daha çok üretmek, daha çok tüketmek, daha çok kirletmek ve daha çok yok etmek degildir… Maddi olanin degil, manevi olanin yeglenmesi, insana daha çok yakisan bir seydir. Artik bu alanda duyarliligin büyümekte oldugunu söyleyebiliriz. Nitekim Ekvator ‘kültürel varliklar’ bakani Fernando Espinosa, Nisan 2010’da, Cochabamba’da gerçeklestirilen, Ana Toprak Haklari ve Iklim Degisikligi Konferansinda: ‘ Artik daha fazla büyüyüp, daha az biriktirmemeliyiz. Dogayla karsilikli haraket ve uyum içinde yeni bir ekonomik isleyis olusturmaliyiz. Iklim degisikliginin yapisal nedenleri de tüm diger dünya sorunlari gibi ayni nedenlerden kaynaklaniyor, dolayisiyla çözümü de ayni mâhiyette olmak durumundadir. Derin, yapisal ve devrimci çözümler gerekiyor’ [20] diyordu.

Elbette buraya kadar söylediklerimizden yanlis sonuçlar çikarmak dogru olmaz. Mevcut ekonomik büyüme modelinden çikmanin geregine vurgu yaparken, artik hiç büyüme olmasin demek istemiyoruz. Kaldi ki, âcil çözüm bekleyen onca sorun varken büyüme artik hiç de gerekli degil demek büyük bir çeliski olurdu… Bir çok alanda hizli büyüme gerekiyor ama kaptalist mantigin disina çikmak kaydiyla…

5. Komünist toplum perspektifinin vazgeçilmezligi…

Eger gelecegin toplumunda daha çok özgürlük, daha çok sosyal/ekonomik/politik esitlik, daha derin kardeslik ve dayanisma, disimizdaki canli dünyaya daha çok saygi ve özen, yüksek düzeyde bir bölüsme/paylasma kültürü, vb. geçerli olacaksa, insan iliskileri kardeslik [fraternité] temeli üzerine oturacaksa, bunun adi kavramin jenerik anlaminda komünizmden baskasi degildir. Eger öyleyse, insanligin ufkunda yikici/yok edici absürt kaptalist barbarlik düzeniyle, komünist toplum perspektifi disinda bir üçünçü seçenek görünmüyor… O halde iki sey: Birincisi, kapitalizm artik gününü doldurmus bulunuyor, dolayisiyla kapitalizmden çikmak, artik bir tercih sorunu olmaktan çikip, bir zorunluluk haline gelmis bulunuyor; Ikincisi, Insanligi komününist topluma götürecek olan ‘uzun yolun’ adi da sosyalizmdir… Bunlari söylemek bir illüzyon, kavramin olumsuz [pejoratif] anlaminda ütopik olmak demek degildir. Zira ütopya, bu gün olmayan ama gelecekte olabilen anlamindadir… Bu yaziyi Eduerdo Galeano’nun ütopyaya dair söyledigiyle bitirebiliriz: ‘Ben iki adim ilerliyorum o iki adim uzaklasiyor. Ben on adim ilerliyorum o on adim uzaklasiyor. Hep ilerleyebilirim ve onu asla yakalayamam. Ütopya neye yarar? Tam da suna: Yol almaya’… [21]

——————————————————————————–

* http://wikiquote.org/wiki/Augustine_of_Hippo.

[1] Bkz: Stefania Vitali, James B. Glattfelder, Stefano Battiston, The Network of Global Corporate Control, http://arxiv.org/abs/1107.5728.

[2] The Economist, ‘The world’s richest people’ March 17, 2007, p. 110 and UNDP, Human Developpement Report 2010, New York 2010.

[3] SIPRI, http://milexdata.sipri.org/result.php4; ve http://www. sipri.org/media/pressreleases/2010/100602yearbooklaunch.

[4] Bkz: Samir Amin, Kapitalizmden Uygarligi. Sosyalist Perspektifi Yeniden Insa Etmek, Özgür Üniversite kitapligi, Ankara, 2010.

[5] The Economist, July 8, 2006, p. 32.

[6] M. Dawson, The Consumer Trap: Big Business Marketin in American Life, Illinois 2003.

[7] Bkz: Fikret Baskaya, Yeni paradigmayi Olusturmak-kapitalizmden çikmanin gerekliligi ve âciliyeti üzerine bir deneme- Özgür Üniversite Kitapligi, 2011, ss. 47-62.

[8] ‘Facing the consequences’ The Economist, November 27, 2010, pp. 79-82.

[9] Financial Times, December 1, 2010, p. 4.

[10] Finacial Times, December 13, 2010.

[11] Amounts in $ PPP. World Bank, Measuring Global Poverty [2009], http://siteresources.worldbank.org/INTRES/Resources/469232-1127252519956/measuring_global.html.

[12] Rakamlar için bkz: Poverty Facts and Stats,http://www.globalissues.org/article/26/poverty-facts-and-stats.

[13] WTO- ILO, Globalization and informal jobs in developing countries, Geneva 2009, p.27.

[14] Bkz: Taranta Babu’ya 7. Mektup.

[15] Birlesmis Milletler Kalkinma Programi’nin 1998 yilina dair verdigi ramaklar söylemek istedigimize açiklik getirebilir: ‘ Japonyada egelence endüstrisine 35 milyar dolar,

[16] Military Spending Worldwide, http://www.visualeconomics.com/military-spending-worldwide/

[17] Elbette dünyadaki yoksulluk sorunu sadece bir miktar para transferiyle çözülebilir mâhiyette bir sey degildir. Radikal yapisal degisiklikleri var sayar. Esitsiz iliskiler bütününün asilmasi gerektirir… Böyle bir örnek vermekteki amacimiz, istenirse sorunun çözümünün ne kalar mümkün ve kolay oldugunu virgulama amaçlidir sadece…

[18] Marc Vandepitte, ‘Remarks on ‘ Redirecting production for life’s necessities, prioritizing use value over exchange value’ ‘http://www.forumdesalternatives.org/EN/readarticle.php?article_id=9564

[19] Bkz: Fikret Baskaya, Yeni paradigmayi olusturmak… age, ss. 65-128.

[20] Espinosa.M., ‘ Climate Crisis: A Symptom of Development Model of the World Capitalist System’, Speech to the Panel on Structural Causes of Climate Change, World Peoples’ Conference on Climate Change and Rignhts of Mother Earth, Cochabamba, April, 20, 2010.

[21] Maurice Lemoine, ‘A quoi sert l’Utopie?’, [ Recension d’Eduardo Galeano], Le Monde Diplomatique, janvier, 2011.

Fikret Baskaya

Back to top button