Makale

Hayatin damlasi öykü…

Edebiyat dünyasi öyküye kaydi, bugün romandan fazla öykü yayinlaniyor. Bütün dünyada yerlesti bu gerçek. Insanlar uzun, genis, derin metinler okumuyor

Türk edebiyati yeni bir hamlenin içinde. Her gün bir kaç kitap yayinlaniyor. Degil okumak hepsini, izlemek dahi olanaksiz. Geçen yil yayinlanan roman sayisi birkaç yüz olarak ifade ediliyor. Nedeni açik bu gelismenin: yayincilik artik eskisi kadar zor bir is degil. Basim teknikleri ve makineleri çok gelisti. Isteyen istedigi kitaptan, istedigi kadar basabiliyor, örnegin. Depo, bekletme sorunu yok. Sonra internet var. Yani yazar sayisi çok. Hatta artik herkes yazar. Hiçbir sey yazamayanlar da kendi bloglarini yaziyorlar.

Bu durum ‘has’ veya ‘saf’ edebiyatin önemini elbette artiriyor. Nasil enformasyona erisim kolaylasinca bilginin ve seçkin egitimin önemi arttiysa, ayni sekilde, herkes yazar olunca has edebiyatin da önemi degil ama edebiyata ilgi artti. Daha da çogalacak.

Fakat bu ters bir orantiyla gelisecek: edebiyata ilgi arttikça edebiyatin okuru azalacak. Belki her zaman azdi. Ama toplumsal hayatin bir referans noktasiydi edebiyat. Bugün degil. Insanlar edebiyata da edebiyatçiya da artik deger hükmü olusturan edim ve kisi olarak bakmiyor. Saf edebiyat öne çikacaktir derken bunu kastediyorum. Biraz daha açayim.

Edebiyatimiz toplumcudur. Osmanli’daki büyük toplumsal dönüsüm edebiyati dogurmustur. Ondan sonraki büyük dönemeçler de edebiyatimizi ve münhasiran romanimizi hem etkilemis, hem de belirlemistir. Milli Edebiyat, köy edebiyati, toplumcu-gerçekçi edebiyat hep bu anlayisin bir uzantisidir. Buna ben, Türkiye’de Yazinsal Bilincin Olusumu isimli kitabimda ‘modern öncesi roman’ dedim. Bati’da bunun karsiligi ‘bilinçlenme romanidir’ (bildungsroman).

Batili edebiyat tarihlerinin bir de kunstroman yani sanat(çi) romani dedikleri bir tür vardir. Bir sanatçinin gelisimini, iç tartismalarini, sorunsallarini dile getirir. Türk edebiyati çok çesitli nedenlerden ötürü, toplumsalci tercihlerinden gitgide uzaklasiyor. Bireyligin artisi, iletisim aglarinin gelismesi, toplumsal etkilesim havzasinin büyümesi, toplumsal öncülük arayisi, beklenti ve önerisinin zayiflamasiyla edebiyatçi pozisyon degistiriyor. Bir manada kendi isine dönüyor. Avrupa ve Amerika romanlarinin da benzer yataklara yöneldigini belirteyim.

Böyle bir ortamda romanin yapisi da farklilasiyor. 19. yüzyilin romanlarini hatirlayin. Derya deniz, tugla misaliydi romanlar veya kaldirim tasi gibi, oku oku bitmezdi ve çok güzellerdi. Bunlar derinlesen ve insanin toplumsal planda oldugu kadar metafizik planda da soru sordugu kitaplardi.

Bugün böyle büyük ‘kurucu karakterler’ yok romanda. 19. yüzyil romani iki eksenli olurdu. Bir eksende karakter derinlesirdi diger eksende toplumsal-tarihsel olaylar.

Bugün böyle bir roman anlayisi yok. Çünkü, mesela, eski sinema da yok. Nasil büyük, derin, kapsamli film anlatilarinin yerini televizyon dizileri aldiysa romanin basina gelenler de ayni seydir. Kisa, kendisiyle mesgul, kendi biçimsel sorunlarini öne alan, kendisini öncelikle bir sey anlatmak zorunda hissetmeyen, konunun bile olmayabilecegi metinler, anlatilar bunlar. Daha özeti, öykü anlatmayan kitaplar okuyoruz ve öylece de roman toplumun genel hayatindan çikiyor. Bundan sonra bir metinle ugrasmak, yazarin ötesinde onu kuyumcu gibi islemek isteyen, oyun oynamaya merakli okurlarin isi.

Öykünün minimal hali

Böyle oldugu içindir ki, edebiyatin agirlik noktasi öyküye kaydi. Bugün romandan fazla öykü yayinlaniyor. Bütün dünyada yerlesti bu gerçek. Insanlar uzun, genis, derin metinler okumuyor. Öyleyse, tanimina da çok uygun ve denk düser biçimde, edebiyat dünyasi öyküye yöneliyor. Karakter yaratmanin sikintisi yok, olay örgüsü kurmanin külfeti söz konusu degil, tarihsel bir arka planla kisileri bir araya, üstelik dogru biçimde, getirmek çabasi istenmiyor ise niçin öykü yazilmasin?

Üstelik, öykü bile durdugu yerde durmuyor. Daha fazla eksiltiyor, daraltiyor kendisini. Büsbütün ‘minimal’ bir hal aliyor. Ben buna kisa-kisa öykü diyorum. Öykünün iyice damitilmis, inceltilmis hali. Bazen kelimelere indirgendigi bile oluyor. Cümleler. Öncüleri var elbette. Örnegin bence Georges Perec onlardan biridir. Onun yapiti Je me Souviens/ Hatirliyorum bir anilar kitabidir ama sadece cümlelerden olusur. Hayrani oldugum Lydia Davis de kisa-kisa öykünün ustasidir. Gene de bana göre bütün bunlarin kaynagi Beckett’tir. Onun bazen hiçbir sey söylemeyen oyunlarini ben hep birer öykü olarak gördüm. Bizde de bu damar islemeye basladi. Semih Gümüs o yazarlari yakindan izleyip çok degerli yazilarla elestiriyor. Ahmet Büke örnegin basarili. Kisacasi, Instagram, Twitter, Facebook dünyasinda hayat artik ancak bir öyküde kapsanacak kadar kisa, küçük, hizli anlarla yasaniyor.

Ortada çok önemli bir anlati ekonomisi var. Kisacasi, gündeligin içinden gelen ama onu asan, daha metafizik sorgulamalara yönelen, bunu da çok kisa saptamalarla yapan bir öykücülük gitgide edebiyatta kendisini hissettiriyor.

Basladigim yere döneyim. Bu edebiyat has bir edebiyattir. Ötekiyle yani toplumsala da açilan edebiyat anlayisiyla zitlasmasi gerekmez. Ama kendisine has bir burç teskil ettigi ortada. Iste bu edebiyat bence modern edebiyattir. Edebiyati kati, kaba, koyu bir toplumsalciliga mahkum ve kurban eden edebiyattan hayli uzaktir. Okuru da yenidir ve özgündür. Daha içe kapalidir bu okur. Daha kendi halindedir. Ve sunu da belirteyim ki, bu okur, her ne kadar bahsettigim üslup da hayatin getirdigi dayatmalarin sonunda ortaya çikmissa da, hayatin ötesine geçmek isteyen, onun gündelik hengamesinden arinmis, kendisini olup bitenden soyutlamis, biraz melankolik bir okurdur. Yeni edebiyat da öyledir: melankoliktir, hatta hayli melankoliktir. Kendi alanini olusturmakta, kendi kimligini yaratmaktadir.

Öykü hayatin damlasidir ama galiba simdi öykülerin de damlalari var ve hiç de fena degiller…

—————————————-

Sabah-1 Subat

Hasan Bülent Kahraman

Back to top button