Neden bu ülke, bütün insanligin çiçeklerini reddedecek kadar insanliga düsman?
Tiyatro
Bazen, seksen milyonluk bir oyuncu kadrosuyla oynanan muazzam bir Tennessee Williams piyesinin içinde yasadigimizi düsünüyorum son zamanlarda.
Perde, huzurlu, mutlu gözüken, umutlari olan bir ülkeyle açiliyor.
Küçük dertleri var ama onlari çözecekler gibi duruyorlar.
Derken piyes ilerliyor, ‘aile’ içindeki sorunlar, kisiliklerindeki derin yaralar, birikmis öfkeler, üstesinden gelinememis ruhsal çatlaklar birer birer ortaya çikmaya koyuluyor.
Mutlu evliliklerin arkasinda gizli nefretleri, birbirinden hoslanmaz gibi görünen insanlarin karsilikli kizginlik patlamalarinin, yaralayici kavgalarinin ardindaki gizli ihtiraslarini, arzularini, tutkularini görüyorsunuz.
Insanin, kendisini arkasina sakladigi o parlak kabugun içinde gizli duran çaresizlik, güçsüzlük, zavallilik ortaliga seriliyor.
Türkiye’nin son on yillik ‘piyesi’ tam da böyle bir hikâye bence.
Sanirim 2006 ya da 2007’ydi, Paris’te kaldigim otelin resepsiyonunda çalisan genç kiz, Türk oldugumu ögrenince, ‘Istanbul’da is ariyorum’ demisti, ‘Türkiye’ye yerlesmek istiyorum.’
Bu ülke, dünyanin yildiziydi, en fazla umut vaat eden toplumuydu.
‘Piyes’ böyle baslamisti.
Bugün on günlügüne Türkiye’ye gelecek Fransiz turist bulamiyoruz.
Kanli darbe girisimleriyle, terör saldirilariyla, bir baska ülkenin topraklarinda girdigimiz savaslarla, kardes gözüken ‘Müslümanlarin’ kendi aralarindaki ölümüne çatismalarla, hapishanelere doldurulan gazetecileriyle, yazarlariyla, romancilariyla, acikli biçimde çöken ekonomisiyle kimsenin yaklasmak bile istemedigi nefret dolu, yarali bir toplumuz.
Her geçen gün o ‘yaralarin’ sandigimizdan da derinlere isledigine taniklik ediyoruz.
Kendi güçsüzlügü yüzünden yasadigi acilardan bütün insanligi sorumlu tutup herkese düsman olan insanlar gibi kendimizden baska herkesin ‘suçlu’ olugunu haykiriyor, basimiza gelen her dertten baskalarini sorumlu tutuyoruz.
Nefretimiz öylesine köklü ve büyük ki kendimizi insanlik âleminden kopartmaya çalisiyoruz.
Insanlik âleminin bir parçasi oldugumuzu inkâr ediyoruz.
Insanligin bize ‘yabanci’ oldugunu haykiriyoruz.
Düsünün ki is, bu yil ‘yabanci yazarlarin piyeslerinin’ Devlet Tiyatrolari’nda oynanmasinin yasaklanmasina kadar geldi, Eski Yunan’dan bu yana binlerce yillik tarihi olan tiyatroyu reddedip, bu kadim sanati sadece ‘Türk’ yazarlarla sinirli tutacagiz.
Tiyatroyu ‘milli ve yerli’ yapacakmisiz.
Bu, bir nilüferin içinde dolastigi havuzu inkâr etmesi anlamina gelir. Insanligin ortak havuzunda dolasmayan, köklerini o havuzun suyuyla beslemeyen hiçbir sanat var olamaz, yasayamaz, gelisemez.
Kurur.
Sanat, insanligin ortak malidir, insanlikla birlikte gelisir.
Sanatin kökleri, bütün insanligin içine, tarihin derinliklerine bütün sinirlari parçalayarak yayilir, insanligin ortak birikiminden beslenir, o birikimin neticesinde açan çiçeklerini bütün insanlikla paylasir.
Sanatçilar, bütün çiçeklerin polenlerinden aldiklari tozlari dünyaya tasiyarak çiçeklerin çogalmasina, doganin zenginlesmesine yol açan arilar gibidir, ‘milli ve yerli’ sanat diyerek o sanatçilarin çok büyük bir kesimini hayatinizdan çikardiginizda sizin çiçekleriniz de dünyanin polenlerinden beslenemeyeceginden ölürler, onlar öldügünde hayat da sona erer.
Bizim sormamiz gereken soru sudur:
Neden bu ülke, bütün insanligin çiçeklerini reddedecek kadar insanliga düsman?
Neden insanligin ortak birikimi bu toplumu böylesine korkutuyor?
Bu öfkenin ve korkunun kaynagi ne?
Ruhumuzdaki hangi yara bizi böylesine hastalikli bir nefretle insanliktan kopmaya götürüyor?
Çok aci veren bir yara olmali
Bize, tedavisi imkânsiz bir çaresizlik olarak gözüken bir yara olmali içimizde.
Bugünkü siyasetçiler, onlarin ‘ölümü’ yücelten nutuklari, artik bu ülkede neredeyse hiçkimsenin ‘hayattan’ konusmamasi, asktan söz etmemesi, mutluluk ihtimalinin ortadan kaybolmasi, kimsenin saka bile yapamamasi, bir romandan konusamayacak kadar ölümün esiri haline gelmemiz, ‘yabanci yazarlarin eserlerini’ oynamaktan çekinecek kadar insanliktan korkmamiz, o ‘yaranin’ artik saklanilamaz biçimde ortaya çikmasinin sonuçlari.
Bu toplum yarali.
Siyasetin büyük ihaneti, bu yarayi iyi etmeye çalismak yerine bu yarayi derinlestirerek, bu yaradan yararlanmaya çalismasinda yatiyor bugün.
On yil önce de bu yara vardi.
Ama o zaman bu yarayi iyi edecegimize dair bir umudumuz, kendimize güvenimiz bulunuyordu, insanliktan korkmuyor, insanliktan kaçmiyor, aksine insanlikla bütünleserek o yarayi iyi etmeye çalisiyorduk.
Bizi zavallilastiran, güçsüzlestiren bir kisir döngünün içine düstük simdi Siyasetçiler o yarayi iyilestirmek yerine derinlestirdiler, yara derinlestikçe ümitlerimiz tükendi, öfkemiz ve çaresizligimiz artti, o çaresiz nefret de bizi insanliktan kopardi, yara tek ilacindan uzaklasti ve böylece içinden çikamayacagimiz bir güçsüzlüge yuvarlandik.
Bugün, ‘Türklügümüzü’ vurgulayan, ‘insanligimizi’ yok sayan her cümle, her söz, her konusma, bizi insanliktan ve iyilesmekten uzaklastiriyor.
Biz ancak insanlikla bütünleserek, onun parçasi oldugumuzun bilincine vararak iyilesebiliriz.
Bunun için de korkmamamiz, kendimize güvenmemiz gerekiyor.
Güveni hep siddette, baskalarini ‘ezmekte’, baskalarini korkutmakta, baskalarini tehdit etmekte ariyoruz.
Bu, güvenin degil korkunun isareti.
Pardeleri kapali, isiklari sönük bir odada, bütün insanliktan nefret ederek oturan zavalli biri gibiyiz.
Perdeleri açsak, sokaklara çiksak, insanlara karissak, korkacak bir sey olmadigini görecegiz.
Neden korkuyorsunuz?
Reddetiginiz insanligin bir parçasisiniz siz de.
Her toplum sizin kadar yarali ama onlar yaralarini birbirlerinin sanatina, edebiyatina, müzigine sarilarak iyi etmeye çalisiyorlar.
‘Amerikali’ Williams’in piyeslerini seyrettiginizde sadece Amerikalilarin degil ‘insanlarin’ dertlerini seyrediyorsunuz, sizinkine benzer dertlerin bütün insanligin içinde bulundugunu görüyorsunuz.
Sanat, size, sadece sizin degil bütün insanligin yarali oldugunu söylüyor.
Size insanliktan haberler getiriyor.
Birbirinize benzediginizi, korkacak bir sey olmadigini anlatiyor.
‘Rus’ Tolstoy’u okudugunuzda Ruslarin acilarini degil insanlarin acilarini okuyorsunuz.
Anna Karenina’nin bir Rus degil bir ‘kadin’ oldugunu anliyorsunuz.
‘Türk’ Yunus Emre’yi okudugunuzda, bir Türk’ün degil insanligin bir büyük âlemde kendi yansimasini aradigini okuyorsunuz.
Bugün, Türkiye’nin en güçsüz yani, siyasetçilerini ve siyaseti hayatin merkezine koyup, sanati ve sanatçilari küçümsemesinde yatiyor.
Siyasetçiler, sizi o karanlik odaya hapsetmeye çalisiyor, size ‘güçlü’ oldugunuz anlatir gibi yapip aslinda güçsüz ve yalniz oldugunuzu söyleyerek korkutuyor.
Bu korkuyla yasayamazsiniz.
Delirirsiniz.
Sizin, perdelerinizi açacak, isigi odaniza getirecek, sizin de herkes kadar yarali ve herkes kadar güçlü oldugunuzu anlatacak, size insanligin bir parçasi oldugunuzu hatirlatacak sanatçilara ihtiyaciniz var.
Korkmayin bu kadar, gocunmayin, insanligin arasina katildiginizda basiniz öyle öne egilmez, övüneceginiz, ‘bizim de insanliga katkilarimiz oldu’ diyeceginiz sairleriniz, yazarlariniz, sanatçilariniz, bilimcileriniz var.
Köklü bir tarihin çocuklarisiniz.
Yunus Emre’niz, Bâki’niz, Nedim’iniz, Yasar Kemal’iniz, Orhan Pamuk’unuz var.
Bu insanlar sizin insanliga katkilariniz, sadece sizin degil insanligin zenginligi ayni zamanda.
Shakespeare’in, Goethe’nin, Balzac’in da sadece ‘yabancilarin’ degil sizin zenginliginiz oldugu gibi
Hayat dediginiz ve asla tarif edemediginiz ‘sey’ bütün insanligin ortak serüveni, siz de bu serüvenin kahramanlarindansiniz, sizin de bu macerada yeriniz var, bütün yaralariniz, dertleriniz, acilarinizla bu hikâyenin bir parçasisiniz.
Bütün insanlik kadar yarali, bütün insanlik kadar güçlüsünüz.
Yeter ki kendinizi o insanliktan koparmayin.
Yeter ki sizi o insanliga baglayan köprüleri yapan sanatçilari yikmaya ugrasmayin, hangi milletten olurlarsa olsunlar hepsinin sizin sanatçilariniz oldugunu bilin.
Yunus’a bir bakin.
‘Ayruk düsünmez korkmazam, bir zerrece kayurmazam
Ben simdi kimden korkayim, korktugum ile yâr oldum’
Korkmayin kimseden.
Korktugunuz insanliksa, koktugunuzla ‘yâr’ olun.
Bu karanliga mahkûm olmadiginizi göreceksiniz o zaman.
————————————————-
29 Agustos-P24
Ahmet Altan