Kendi kaderini yazan romanci
Ahmet ALTAN
4.3.2018
Iki metre yükseklikteki bir kürsüde oturuyorlar. Kirmizi yakali siyah cübbeleri var üstlerinde.
Birkaç saat sonra benim kaderim hakkinda karar verecekler.
Onlara bakiyorum.
Hayatin ipligini kesecek Moiralara benzemiyorlar. Sikintiyla gevsettikleri kravatlariyla Gogol’ün küçük memurlarini andiriyorlar daha çok.
Ortada oturan baskanlari sag kolunu islak çamasir gibi kürsünün üstüne serip parmaklarini oynatiyor ve oynayan parmaklarini seyrediyor.
Yüzü dar ve uzun, kaslari yoluk ve renksiz. Yari kapali sis gözkapaklarinin altindaki gözbebekleri fark edilemiyor, ölü bir islakliktan ibaret gözleri.
Özellikle savunmacilar konusurken artan garip bir tiki var, küçük bir yumru çenesinden gözlerine kadar cildinin altinda yuvarlaniyor.
Arada sirada cep telefonuna bakip gelen mesajlari okuyor.
Bizimle birlikte yargilanan saniklardan biri bypass ameliyati olacagini söylediginde, kirmizi isikli mikrofonu kendine dogru çekip mekanik bir sesle ‘hastane hapiste kalmaniza engel bir durum olmadigini bildirdi’ diyor.
Avukatlar, en hayatî konulari anlatirken gene mikrofonu önüne çekip ayni mekanik sesle, ‘iki dakikaniz var, toparlayin’ diyor.
Sanki saniklarin ve avukatlarin söyledigi sözler alnina çarpip, parçalanmis kelimeler hâlinde kürsüye dökülüyor.
Elias Canetti’nin, ‘Kendin güvende, huzur ve görkem içindeyken, bir insanin taleplerini, o taleplere kulak tikamaya kararli bir hâlde dinlemek… Bundan daha asagilik bir sey olabilir mi’ sözü geliyor aklima.
Sag yanindaki sehlâ gözlü tombul üye, saniklar ve avukatlar konusurken yayli koltugunu geriye dogru yatirarak tavana bakiyor. Yüz çizgilerindeki haz kaymalarindan hayallere daldigi anlasiliyor. Hayallere dalmadigi zamanlar genellikle basini eline dayayip uyuyor.
Sol taraftaki üye ise önündeki bilgisayarla mesgul, sürekli bir seyler okuyor.
Ögleye dogru ‘karar vermek’ için müzakereye çekileceklerini söylüyorlar.
Bizim çevremiz jandarmalarla kusatilmis vaziyette. Yanimizda bir dizi jandarma duruyor, bir dizi jandarma da arkamizda. Onlarin arkasinda da zirhi andiran siyah gögüslükleri ve dizlikleriyle Robocop kiyafetli baska bir jandarma grubu bekliyor.
Her birimizin koluna bir jandarma giriyor, çift sira hâlinde dizilmis jandarmalarin arasindan geçip dar bir merdivenden asagiya iniyoruz.
Bizi, önünde demir parmakliklar olan fayans döseli büyük bir nezarethaneye sokuyorlar.
Biz bes erkegiz.
Altinci sanik ‘kadin oldugu’ için onu ayirip baska bir yere götürüyorlar.
Hakkimizdaki delilleri kardesimin basvurusu üzerine inceleyen Yüksek Mahkeme, ‘bu delillerle kimsenin tutuklanamayacagina’ karar verdigi için birlikte yargilandigimiz gazeteciler çok iyimser ve umutlular.
Ben onlar kadar iyimser degilim.
Nezarethanenin bir ucundan bir ucuna gidip geliyoruz sinirli adimlarla. Gölgelerimiz, fayans çizgilerinden atlayarak bize yetismeye çalisiyor.
Kendi gelecegimizle ilgili karar verme hakkimizi tümüyle kaybettigimizi bir çaresizlik duygusuyla hissediyoruz.
Dakikalar, konusmalarimizin temposuna göre bazen hizlanarak, bazen yavaslayarak geçiyor. Dakikalar yavasladiklarinda bir jilet gibi keskinlesiyorlar, içimizde kanli kesikler açildigini hissediyor ama bunu birbirimizden sakliyoruz.
‘Vulnerant omnes, ultima necat,’ hepsi yaralar sonuncusu öldürür, bu gerçegi eski Latinlerden beri biliyoruz ama bir nezarethanede müebbet hapse mahkûm olup olmayacagini beklerken yavaslayan dakikalar bütün kardeslerinden daha yaralayici oluyorlar.
Böyle dakikalarla yaralanirken, biraz da utançla, gerçekçi kötümserligimin altinda küçük umutlarla hayallerin elmas tozlarini andiran pariltilarla gezindigini fark ediyorum.
‘Bunlar hukuk desperadolari, her türlü hukuksuzlugu yaparlar’ diyen güçlü sesin altinda ‘bu kadar da saçmalayamazlar’ diyen bir fisiltiyi da duyuyorum.
O fisiltiyi susturmuyor, böyle yaptigim için de kendime kizarak, umutla aramdaki o ince bagi koparmiyorum.
Umut, öyle sokulgan, öyle sicak, öyle çekici ki insanin içi böylesine üsürken onu birakip gitmesi mümkün olmuyor. Bunun yersiz ve gereksiz bir zaaf oldugunu bilmek de bir ise yaramiyor.
Umudun besledigi solgun ve titrek hayaller çekingen adimlarla zihnimin gölgeli kivrimlarinda kimildaniyorlar: Hapishanenin kapisindan çikiyorum, derin bir soluk, ilk sarilis, sevinç sözleri, mutluluk kokusu, yukarda genis bir gökyüzü…
Ben böyle hayaller kurarken üç adam bir yerlerde benim kaderimi belirliyor.
Belki de kararlarini verdiler bile.
Birden, hafizamin derinliklerindeki magma tabakalari siddetli bir depremle kiriliyor, gizli bir yeralti nehrinde yüzen unutulmus su çiçekleri gibi cümleler çikiyor ortaya.
Kiliç Yarasi Gibi romaninda yazdigim bir bölümü hatirliyorum. Tutuklandiktan sonra bir odada hakkinda verilecek karari bekleyen bir kahramani anlatirken yazdiklarim bunlar.
‘Kaderin degistigi anla, kaderi degisen insanin bunu ögrendigi an arasinda geçen zaman dilimi, insan hayatinin en trajik ve ürkütücü parçasi olarak gözüküyordu ona. Gelecek belirlenip kesinlesiyor ama insan kendisi için kesinlesen geleceginin farkina varmadan, baska umutlar ve hayallerle baska bir gelecegi bekliyordu. O bekleyisteki bilgisizlik korkunçtu ve ona göre insanoglunun en büyük zaafini olusturuyordu.’
Hatirladigim cümlelerle ürperiyorum.
Su anda yasadigimi yillar önce yazmisim.
Simdi kendi romanimda yazdigimi yasiyorum.
Romanini yasayan bir romanci.
Maskeli büyücülerin katildigi bir vudu ayininin nakarati gibi beni dehsetle titreten bir cümle içimde yankilanip duruyor:
Hayatim romanimi taklit ediyor.
Yillar önce, edebiyatla hayatin birbirine degdigi, sinirlari belirsiz, esrarengiz ve puslu arazide dolasirken kendi kaderimle karsilasmis ama onu tanimamisim, onu bir baskasinin kaderi sanarak anlatmisim.
Yazdigim kendi kaderimmis.
Ayni yillar önce yazdigim kahramanim gibi tutukluyum, ayni onun gibi gelecegimi belirleyecek karari kapatildigim bir odada bekliyorum, ayni onun gibi belki de o anda belirlenmis olan kaderimden habersizim, ayni onun gibi insanoglunun en acikli çaresizligini yasiyorum.
Kendi gelecegimi, gördügümün kendi gelecegim oldugunu bilmeden lanetli bir kâhin gibi yillarca önce görmüsüm.
Macbeth’in cadilari dolasiyormus içimde.
Bir yazarin içinde böyle kaç cadi, kaç büyücü, kaç kâhin yasiyor?
Yazdigim baska neler gerçeklesecek?
Bilmedigim, hatirladigim baska hangi cümlelerle lanetledim kendimi?
Romanla hayatin, gerçekle yazilanin birbirine dolandigi, birbirinin kiligina girdigi, birbirini taklit ettigi, birbiriyle yer degistirdigi basdöndürücü, ugultulu bir girdabin derinlerine dogru sürüklendigimi hissediyorum.
Kâhin de benim, kehanet de benim, kurban da benim.
Cümlelerimle yasayanlari öldürebilir, ölüleri diriltebilirim.
Bütün yazarlarin sahip oldugu bu güce sahip oldugum için mi tanrilarin gazabina ugradim, bunun için mi lanetlendim, bunun için mi bana kendi kaderimi yazdirdilar?
Yazdigim kahramana dönüsüyorum, içinde dönüp durdugum girdapta.
Nasil bir kader biçmistim ben o kahramanima?
Ne olmustu onun sonu?
Aniden kosusan jandarmalarin postal seslerini duyuyorum, iki sira hâlinde diziliyorlar, bir ses ‘haydi’ diyor, ‘karar verildi.’
Karar verilmis.
Hatirliyorum birden.
Benim kahramanim mahkûm olmustu, ona o kaderi biçmistim.
Simdi kendi hakkimdaki karari duymadan o karari biliyorum.
Ben de mahkûm olacagim.
Öyle yazdim çünkü.
Kader beni hazirliksiz yakalayamayacak, kaderi ben daha önceden belirledim.
Bizi yukari çikariyorlar, salona girip oturuyoruz.
Yargiçlar geliyorlar, koltuklarina birakmis olduklari siyah cübbelerini giyiyorlar.
Islak ölü gözlü baskanlari karari okuyor:
‘Agirlastirilmis müebbet.’
Hayatimizin geri kalanini üç metreye üç metre bir hücrede tek basimiza, günde sadece bir saat günese çikarilarak geçirecegiz.
Asla affedilmeyecek ve hapishane hücresinde ölecegiz.
Karar bu.
Romanimin kahramani gibi ben de mahkûm oluyorum.
Kendi gelecegimi kendim yazdim.
Ellerimi uzatiyorum. Kelepçeleri takiyorlar.
Bir daha dünyayi ve avlu duvarlariyla sinirlanmamis bir gökyüzünü göremeyecegim.
Hades’e gidiyorum.
Kendi kaderini yazan bir kader tanrisi gibi yürüyorum karanligin içine dogru.
Kahramanimla birlikte karanligin içinde kayboluyoruz.
http://t24.com.tr/k24/yazi/ahmet-altan,1625
Ahmet Altan