Kadinlarin öldürülmesi politiktir

Dünyanin dört bir tarafinda hergün her dakkika onlarca kadin siddete maruz kaliyor. Hele Türkiye’de yasanan siddetin haddi var, hesabi yok. Eline biçagi sopayi alan, çocuklari gözü önünde sokak, hastane, ev demeden her yerde koyun keser gibi kadina siddet uygulayisini büyük bir hezimetle medyadan izliyoruz.
Kadinlarin öldürülmesi politiktir. Siddetle beslenen üniter anlayis, siddeti baski unsuru olarak kullanir.
Peki, bu sorunun temel sebepleri üzerinde, kim ne kadar kafa yoruyor. Duyarli kimi aydin ve kadin örgütleri, muhalif kimi partiler disinda çikan ses oldukça ciliz.
Bu tür cinayet olaylarinin temelinde, sistemin siddet üretir bir anlayisa, baskici, adil olmayan yapisi ve esitlikçi olmayisidir. Çagdas ülke gerçegine uygun bir anayasa olmadikça. Yapilan düzenlemelerin kanunlarin yasalara bagli degil, keyife göre uygulanmasi sonucu, siddet ülkede yasamin her alaninda kendini hissettiriyor.
Zaten dibe batmis, ekonomisiyle, uyguladiklari politikalariyla bir çikmazda olan bu tekilci anlayis. Bu tür cinayet olaylarinin zeminini, yayinlanan dizilerle halki açliga mahkup edip, ayrimci davranmasi, insanlari dogru düsünmeye itecek egitici program ve politikalar uygulama yerine. Kendi egemen anlayisindaki zihniyet, egemen erki mahkum etme cezalandirma yerine, o erki daha da keskinlestirip biçak sirtinda birakti kadinlari.
Medyada ise kadin cinayetlerini mesrulastiran ifadeler kullanilmasi bu isin tuzu biberi olmaya devam ediyor. Cinayet haberini ‘askini kalbine degil topraga gömdü’, kim bilir kadin ne yapti da, adami kizdirdi, niye kocasini birakip gidiyor. ‘ Kafayi yemis toplum’ ve bireylerin hazimeti yasamin her alaninda kendini gösteriyor.
En son, Emine Bulut’un ” ölmek istemiyorum ” çigligi ve 10 yasindaki çocugunun “anne ölme’ sözleri herkesin bir kez daha hafizasina kazindi.
Siddet ve kadin kelimeleri birlesince akla, ilk olarak aile içi siddet ve buna paralel olarak da siddetin en yaygin olani DAYAK gelir. Erkek ‘doganin ona verdigi güçle’, kadina yönelik uyguladigi bu fiziki siddeti, bazen farkinda bile olmadan içgüdüsel olarak kullanir. Öyle ya neden kullanmasin ki! Hem ‘dayak cennetten çikma degil mi?’
Yasalarda da söz konusu kadinlar oldugu zaman, digerlerinden farkli bir yöntem önerilmiyor. Bir yasa adaminin 80’li yillarda saf ettigi sözler çogunuz hatirlarsiniz : Kocasi tarafindan, ölesiye dövülen kadin, ayrilmak için mahkemeye basvurdugunda, bu yasa adami, toplumun genel bakis açisini su ata sözüyle açikliyor: ‘Kadinin sirtindan sopayi, karnindan sipayi eksik etmeyeceksiniz’.
Yapilan arastirmalar göstermistir ki, egitimli erkekler de, en az kendileri kadar egitim alan karilarini bal gibi döverler. Yani dayak egitimden, kültürden çok bagimsiz bir seydir. Eger erkek bunu dogal bir hak olarak görüyorsa ve siddeti içsellestirmisse, ister sosyalist, ister fasist, ister egitimli, ister cahil, ister entelektüel, ister dünyadan bi-haber, ister avrupali, ister asyali olsun, karisini döver..
Bunun tersi örneklerde var elbet, çok yaygin olmamakla beraber, adam egitimli olmadigi halde, evin gelirini tek basina sagladigi halde, karisina siddet uygulamaz. Neden? Çünkü siddeti içsellestirmemistir ve bunu bir cezalandirma ve baski yöntemi olarak görmez. Sunu söyleyebiliriz. Siddeti uygulayan kisilerde orman kanunlari geçerlidir. Yani mantik arka plandadir. Gücü gücü yeteni döver, yani baba, anneyi döver. Anne çocugu döver, çocuk da kedinin kuyrugunu çeker. Bunun tersi de mümkündür. Tabi bunu söylerken, aile içi siddetin tek magdurlari kadinlar degildir. Çocuklar da bu siddeten paylarina düseni alirlar.
Ayrica siddetin okulda, sosyal yasamin hangi alanlarinda yasandigi, çocukluktan itibaren aile içinde istemeden bu ayrimi yapiyor, erkek ve kiz çocuklarinin yetismesini kendi ellerimizle farkli yönlediriyoruz .
Siddet uygulayan bir devletin vatandaslari, devlet de vatandaslarini egitmek istedigi zaman, mevcut kanunlarini ‘ki bu kanunlarin ne kadar demokratik oldugu tartisilir- bunlari bile kullanmak yerine siddeti tercih eder. Onun egitme amaçli siddeti biraz daha profesyonelcedir, yani sistemli iskencedir. Kürdistan’da yasayan bir çocuk için devlet, tanktir, tüfektir, ölümdür, ama televizyonda söylendigi gibi asla, okul, hastahane, köprü, yol demek degildir. Kürdistan’da yayasan bir kadin içinse devlet, sistemli tecavüzler, hakaretler, saldirilar ve öldükten sonra bile çirilçiplak soyulmak, çocugunu ekmek almaya gönderirken geri dönmemesi demektir. Çocuklarini ya da kocalarini faili beli cinayetlerde yitirmek demektir, Cumartesi Anneleri demektir.
Kadinin yasaminda cinsiyet temelli siddetin çok erken dönemlerde basliyor. Küçük kiz çocuklarina uygulanan siddet türlerine, duygusal ve cinsel sömürüye, tibbi bakimdan esitsiz muameleye, gidasiz birakma, egitimsiz birakma, ensest iliski, kizlik bozma, çocuk yasta evlilik, cinsel eziyet gelmektedir. Yetiskin döneminde ise, kadinlarin yaygin olarak dayaga maruz kaldiklarini, evlilik içi tecavüz, cinsel iskence, zorla gebe birakilma, cinayet, düsük yapma ve kisir birakilma durumlari ile karis karsiya birakiliyorlar.
TCK kadinlar lehine olmaktan, kadinlarin bekledigi degisiklikleri yapmaktan uzak oldugunu asikardir. Yürürlükte olan ve yeni tasarilar da aynen korunan maddeleri yaptirim gücü olmalidir. Bu aci çigliklar daha çok çogalmasin umuduyla, hepinizin 1 Eylül Dünya Baris günü kutlu olsun. Basta ülke topraklarimdaki çocuklara ve kadinlara ve halkima özgürlük ve baris tattirsin bu yilki 1 Eylül.
Necla Çamlibel