Masal
Yokülke’de hukukun özerkligi kalmamisti zaten. Böyle bir tartisma bile çoktan sona ermisti. Kuvvetler ayriligi yerine kuvvetler birligi gelmis oturmustu. Tek bir Yönetici vardi. Gücünün siniri yoktu. Alenen sorusturma, tutuklama, yargilama emri veriyor; savcilar ve mahkemeler de geregini yerine getiriyordu. Basin da bunu kabullenmisti. Sadece, hangi kararda kimin daha çok söz sahibi olmus olabilecegi konusuluyordu.
Zira O da medyadan, kendi partisi ve yakin çevresinden su veya bu sekilde etkilenmekte; kâh birilerine, kâh digerlerine kulak vermekteydi. Benzer bütün iktidarlarda oldugu gibi Yokülke’nin de güvercinleri ve sahinleri vardi. Arada sirada, kismen farkli seyler söyleyebiliyorlardi. O zaman is kimin kendini daha önce ve/ya çok dinletebilecegine variyordu.
Son yillarda Yokülke’de, demokrasi ve insan haklarina yönelik her türlü faaliyet saibeli sayilmaya baslamisti. Muhalif bir kamuoyu yaratip Anayasal düzeni yikmaya yönelik bir kalkisma baslatacaklari farzediliyordu. Dis güçlerle iltisak ve irtibatlari özellikle arastiriliyor; ihanet dali daha tomurcuklanmadan kesilmeye çalisiliyordu.
Nitekim böyle bir dizi dâvâ baslatilmis; sonunda hepsi fos çiksa da, sirf durusma öncesi ve sirasinda Kuzey efsanelerinden ithal edilen, aslen Neandertal kökenli Orman Cücelerinin yazdiklariyla dahi etrafa ciddî gözdagi mesajlari verilmesi saglanmisti. Üstelik bu dâvâlardan biri halen de sürmekteydi. Tek Tutuklusu da olsa, eskiden mizraklara geçirilip sokaklarda dolastirilan kesik kafalarla, ya da çelik kafesler içinde kale kapilarina asilip çürümeye terkedilen cesetlerle ayni ibret-i âlem islevini karsiliyordu.
Ama örnegin Ingiltere’de, en tepede sagda karikatürünü gördügünüz Kaptan Kidd gibi korsanlar dahi, 1701’de Wapping’in kuzey kiyisindaki Idam Rihtimi’na getirilip, sularin en alçak seviyesinde diri diri daragacina çekildiklerinde, Thames Nehrinin üç gelgiti boyunca bogularak ölüme terkedilmelerinin ardindan genellikle çikarilip topraga veriliyordu.
Yokülke’de de, Tutuklu’ya reva görülen muamelenin sinirina gelinmisti artik. Ya da en azindan, böyle düsünen güvercinler vardi. Hükümsüz hapisligi üç yila yaklasmisti. Disarida, Yokülke’nin aleyhine oluyordu. Iddianame tümüyle mesnetsiz oldugundan, mahkûmiyet de çözüm degildi. Ne yapilabilirdi? Çikip dertlerini anlattilar. Yönetici ikna oldu. Beraat ve tahliyeye hükmedildi.
Ne ki, yukaridan teblig edilen bu karar, uygulayici konumundaki mahkemede açiklandiginda kiyamet koptu. Yillardir biriken magduriyet duygusu kabarip tasti. Bir takim ham ervah da mevcuttu, salonda veya etrafinda. Bunlara Solcu deniyordu. Özel bir yasam türüydü. Marx’in 1815 Viyana Kongresi sonrasinda Paris’te tekrar tahta çikan Bourbon hanedani için dedigi gibi, ‘hiçbir seyi unutmamis ve hiçbir sey ögrenmemis’lerdi. Duracaklari yeri bilmeleri; yeter deyip ateskes yapmalari; ‘kahrolsunlar’ istemezükçülügünden ve ‘tek yol devrim’ maksimalizminden vazgeçmeleri mümkün degildi.
Sosyal medyada ve her yerde, âninda ‘zafer’ çigliklari atmaya basladilar. Bu da bir faktör olarak devreye girdi. Iktidarin zaten karardan hosnutsuz sahinleri bunu firsat bildi. Aldilar ve tekrar Yönetici’ye tasidilar. Bakin, dediler, büyük bir yenilgi imaji olusuyor. Zaafa düstügümüz algisi yayilirsa kontrolü yitirebiliriz. Is sarpa sarmadan önlem almamiz gerekir.
Kazandilar. Yönetici’yi bu sefer buna ikna ettiler. Hazirda tutulan B plani devreye sokuldu. Tutuklu, Tutuksuz olmustu. Fazla sürmedi. Derhal baska bir iddiayla gözaltina alindi ve tekrar Tutuklu’ya dönüstü. Kimlik bunalimi yasamasina bile firsat kalmadi. Her sey ayni gün olup bitti. Sarsinti fazla büyümeden normale dönüldü.
Yokülke’de siyaset bazen çok karmasik gözüküyordu. Olmadik teoriler de icat ediliyordu bu yüzden. Ama aslinda çok basitti.
————————————————————
Halil Berktay