Devlet Içinde Devlet Olmak
Koronavirüs tehdidi nedeniyle bütün dünyada iktisadi faaliyetlerin sinirlandirilmasi, bilhassa hayatlarini düsük gelirlerle temin etmek zorunda olan toplumsal kesimlerin içinde bulundugu sartlari daha da agirlastirdi. Onlarin magduriyetlerinin kismen de olsa giderilmesi ve hayati ihtiyaçlarinin karsilanmasi, fiili bir seferberlik hâlini zorunlu kiliyor.
Her yerde genis bir sosyal yardimlasma aginin kurulmasi gerekiyor.Bu da herkesin ve her kurumun üzerine vazifeler yüklüyor ki, belediyelerin bunlarin basinda geldigi açik. 1 Nisan’da Ankara Büyüksehir Belediye Baskani Mansur Yavas, belediyeye ihtiyaç için basvuranlarin sayisinin 124.508’e, isini kaybeden vatandaslardan gelen gida ve nakit basvuru sayisinin ise 22.849’a ulastigini açikladi. Istanbul Büyüksehir Belediye Baskani Ekrem Imamoglu da, üç günde belediyeye 266.470 ailenin gida yardimi için talepte bulundugu bilgisini verdi. Ileriki günlerde bu taleplerin katlanarak büyüyecegini tahmin etmek zor olmasa gerektir.
Söz konusu rakamlarin isaret ettigi baslica iki husus var: Birincisi, virüs, Türkiye’yi ekonomik olarak sikintili oldugu bir dönemde yakaladi. Iktisadi gücü sinirli merkezî otoritenin, salginin üstesinden tek basina gelmesi mümkün degil. Zaten bütün yükün merkezi yönetimin üzerine yikilmasi ne dogru ne de islevsel olur.
Ikincisi, vatandaslarin yardim için basvurdugu ilk adreslerden biri, kendilerine en yakin kamu idareleri olan belediyelerdir.Dolayisiyla, yardim bekleyenlerin çagrisina cevap vermek, belediyelerinin temel sorumluluklarindan biridir. Olaganüstülük arz eden böylesi dönemlerde belediyelerin bu sorumlulugunun artacagi da izahtan varestedir.
Belediyeler, bir taraftan salginin yayilmasini önlemek ve salgindan kaynakli tehlikeleri asgariye indirmek için gerekli tedbirleri almak, diger taraftan da ihtiyaç sahibi vatandaslarin ihtiyaçlarini karsilayip hayatlarini mümkün mertebe kolaylastirmak için gerekli organizasyonlari yapmakla mükelleftir.
Üzüm Yemek Degil Bagciyi Dövmek
Belediyelerin bunun için -kanun dairesinde- ellerindeki bütün imkânlari sahaya sürmeleri ve bu çerçevede bagis almalari tabiîdir.Hatta denilebilir ki, belediyelerin geçim sikintisi çeken vatandaslara destek olmak gayesiyle bagis toplamasi zaruridir.Birçok sivil toplum kurulusunun kollarini sivadigi bir ortamda belediyelerin dayanisma ve yardimlasma faaliyetlerinden uzak durmasi düsünülemez.
Ne var ki Türkiye’de olmamasi gereken bir sey oldu ve belediyelerin bu çabalarina hükümet tarafindan müdahale edildi.Içisleri Bakanligi, valiliklerden izin almadiklari gerekçesiyle belediyelerin bagis kampanyalarini durdurdu, hesaplarini bloke etti.Mevcut sartlar altinda, kendisinin ülke çapinda yürüttügü mücadeleye yerel yönetimleri ve sivil toplum kuruluslarini da ortak etmesi gerekirken, nihayetinde zorda olan vatandaslarin lehine olacak bir girisimi engelledi ve toplumun genel yararina aykiri davrandi.
Neresinden tutsaniz, elinizde kalacak bir tercih bu. Evvela, gerek Belediye Kanunu ve gerek Büyüksehir Belediye Kanunu, belediyelere bagis toplama yetkisi ve imtiyazi veriyor. Içisleri Bakanligi ise belediyelere kanunen taninan bu yetkiyi genelge ile tirpanliyor. Bu, normlar hiyerarsisini hiçe sayan açik bir hukuksuzluk hâlidir. Bakanligin yaslandigi zorlama hukuki yorumlar, bu hukuksuzlugu örtmeye yetmez.
Kaldi ki eger amaç dayanismayi büyüterek yardimlarin ihtiyaç sahiplerine acilen ulasmasini saglamak olsaydi, belediyelerin kampanyalarini durdurmak yerine valilerin izin formalitesi yerine getirilir ve yola devam edilirdi. Ancak Içisleri Bakani’nin bir televizyon programinda yaptigi açiklamalar, amacin üzüm yemek degil bagciyi dövmek oldugunu net bir sekilde ortaya koydu. Bakan Soylu, belediyelerin bagislarina müdahale eden genelgeyi iki nedene dayandirdi.
‘Iskillenme’
Nedenlerden birincisi, Soylu’nun CHP’li belediyelerin topladigi bagislardan ve bu süreçte kullanilan dilden ‘iskillenmesi’ idi. Bazi televizyon kanallarinda CHP’li belediyelerden bahsedilirken kullanilan ‘yerel hükümet’ ifadesi HDP’lilerin ‘özyönetim’ ifadesini hatirlatiyor ve Bakan bunu ‘devlet içinde devlet yaratma’ niyetinin bir göstergesi olarak okuyordu.
Soylu’ya göre, devlet izin vermeden banka numaralari açiklayip yardim toplamak ‘devlet içinde devlet, yeni bir hükümet olusturmak istegi’ anlamina geliyordu. CHP’li belediyelerin bagis almalariyla ilgili olarak konusan Cumhurbaskani Erdogan da ayni kanidaydi. ‘Devlet içinde devlet olmanin anlami yok’ diyen Erdogan, Soylu’ya destek verdi.
Ikinci neden ise, CHP’li belediyelerin HDP’li belediyelere örnek olmasiydi. Soylu’ya göre, CHP’li belediyelerin önü kesilmedigi takdirde HDP’li belediyeler de ayni yola basvurabilir, bagis toplayabilir ve topladiklarini da terör örgütüne kaynak olarak kullandirabilirdi. Içisleri Bakani olarak görevi, bu tehlikeyi bertaraf etmekti ve onun yaptigi da buydu.
Iktidarin dillendirdigi her iki argüman da son derece zayif.
HDP’den baslayalim; öncelikle HDP’nin çok sayida belediyesine kayyim atandi. 31 Mart seçimlerinde 65 belediye kazandi. Bunlarin 6’sina mazbata verilmedi, 40’ina da kayyim atandi ve sonuçta HDP’nin elinde 65 belediyeden sadece 18’i kaldi. Fiilen HDP adina yarim toplayabilecek bir belediyenin ortada olmamasi, bu gerekçeyi daha bastan anlamsiz kiliyor.
Mâmafih asil vurgulanmasi gereken bir baska husus var: HDP, yasal bir siyasi parti ve Meclisteki en büyük üçüncü gruba sahip. AK Parti, diger partiler ve onlarin belediyeleri hangi hukuki yetkilerle teçhiz edilmislerse, HDP ve belediyeleri için de aynisi geçerlidir. Kanunun sinirlarinda kaldiklari müddetçe vazifelerini yapar, hak ve yetkilerini kullanirlar. Lakin kanunun disina çikarlarsa, diger parti ve belediyelere oldugu gibi onlara da yasalar tatbik edilir ve hukukun geregi neyse o yerine getirilir.
Bunun disindaki her türlü uygulama hukuk disidir. Eger toplumsal birlikteligin zeminini hukuk olusturacaksa, basta iktidar olmak üzere herkesin hukuka riayet etmesi gerekir. Hukuk ise iktidarin ya da Bakan’in iskillenmeleriyle hükmetmez, hükmedemez. Onun kurallari vardir; oyun, o kurallar dâhilinde oynanir. Aksi bir kabul, herkesin kaderini Bakan’in iki dudaginin arasina hapseder. Bakan’in varsayimlarini bir hakkin kullanilmasini engellemek için yeterli görmek, Bakan’in süphelendigi herkesin, her partinin ve her kurumun haklarini ve özgürlüklerini onun eline teslim etmek anlamina gelir.
Devlet, Egemen Iradedir
‘Devlet içinde devlet olmak’ iddiasina gelince; bir kere, Anayasaya göre Türkiye’de devlet teskilati ‘merkezi idare’ ve ‘mahalli idare’ olmak üzere iki parçadan olusur. Mahalli idareler, yerel halkin ortak ihtiyaçlarini karsilamak üzere kanunla kurulurlar ve vatandaslara karsi sorumluluklarini yerine getirmek üzere yine kanunla birçok yetkiye sahip kilinirlar. Yani belediyeler, zaten devlet teskilatinin bir parçasidir, devletin kendisidir.
Devlet, egemen iradedir. Bir yapi, ancak egemenlik kurdugunda ve bu egemenlige dayanarak islediginde devlet sifatini kazanir. Belediyelerin yasalardan kaynaklanan bir yetkiye göre davranmalari, onlari egemen yapmaz. Yani bagis almakla, devlet olunmaz.
Ayrica, CHP’nin belediyeler üzerinden devlete karsi bir kalkismaya yönelecegini ve bagis toplamayi firsat bilerek devlete karsi ayaklanacagini öne sürmek, mantikla bagdasmaz. Herhâlde en fanatik CHP karsitlari bile, böyle bir iddiayi ancak müstehzi bir ifadeyle karsilarlar.
Toplumu Öcülerle Korkutmak
Iktidarin hukuki ve siyasi açidan dayanaksiz olan bu tavrinin iki açidan önem tasidigi kanisindayim: Ilki, AK Parti’nin dün bulundugu nokta ile bugün geldigi yer arasindaki farki göstermesidir. Iktidarinin ilk dönemlerinde AK Parti, müesses nizama kasi mücadelesinde, yerel yönetimleri güçlendirmek için ciddi bir çaba sarf ediyordu. Merkezin elinde topladigi yetkileri yerele dagitmak, böylece hem gücün paylasilmasini saglamak hem de demokratik katilimi güçlendirmek için reform tasarilari hazirliyordu. AK Parti’nin yerelin yetkilerini güçlendirmek ve kaynaklarini kuvvetlendirmek için girdigi bu yolda karsisina CHP ve o dönem cumhurbaskanligi koltugunda oturan Sezer dikiliyordu. Sezer ve CHP, AK Parti’yi ülkeyi bölmekle ve devlet içinde yeni devletler yaratmakla suçluyordu.
Gün döndü, devran degisti; AK Parti müesses nizama dönüstü. Müesses nizam, gücü paylasmaz, bütün yetkileri kendi elinde tutarak herkesi ve her kesimi kontrol etmeyi ister. Bu nedenle AK Parti de dün muzdarip oldugu ve sertçe elestirdigi ne varsa, bugün fazlasiyla onlari uyguluyor. Dün, merkeziyetçiligi çözmek ve devleti hizlandirip daha islevsel hâle getirmek için yerele güç aktarmaya gayret eden AK Parti, bugün yerelin zaten kisitli olan yetkilerini de ellerinden alma ve alanini daha da daraltmaya çaba harciyor. 31 Mart 2019 yerel seçimlerinden sonra, belediyelerin yetkilerini makaslamaya ve çalismalarini tökezletmeye gayret etmesi, bunun tezahürleri.
Ikincisi ise, korku siyasetidir. Hukuki ve siyasi kavramlarin kullanilmasi bile, bir tehdit unsuru olarak mimleniyor. Iktidarin bakisiyla örtüsmeyen bir görüs ifade edildiginde hemen tehlike çanlari çaliniyor, görüs ve sahipleri aninda kriminalize edilerek muhalefet bastiriliyor. Iktidar, umut yaratamayinca korkuya daha çok ihtiyaç duyuyor ve destekçilerini arkasinda tutmak için sürekli korku pompaliyor.
Hülasa iktidar anti-demokratik ve gayri-hukuki uygulama ve düzenlemelerini, hep korkuyu büyüterek topluma kabul ettirmeye çalisiyor. Ancak 31 Mart yerel seçimleri, birilerini topluma ‘öcü’ olarak göstermeye ve bu öcülerle toplumu korkuya esir etmeye dayanan siyasetin bir sinirinin oldugunu gösterdi. O vakit tutmayan öcü siyasetinin bundan sonra tutmasi çok daha zor.
—————————————————————
Serbestiyet- 11 Nisan 2020
Vahap Coskun