Burkay; Esitlik temelinde bir çözüm istiyoruz, bunun biçimi federasyondur

HAK-PAR 5 Olagan Kongresi’nde Genel Baskan Seçilen Kemal Burkay’in kongrede yaptigi konusma metni:
Sayin konuklar,
Degerli kongre delegeleri,
Sevgili dost ve arkadaslarim,
Partimizin 5. Kongresine hos geldiniz.
Bildiginiz gibi, 32 yili bulan uzun bir politik göçmenlik döneminin ardindan, geçen yil yeniden yurda döndüm. Simdi de bir legal partinin, HAK-PAR’in kongresinde sizinle birlikteyim.
Bu bende hem hos, hem buruk duygular uyandiriyor. Hos tarafi su ki, gurbette, sürgünde geçen 32 yila ragmen ayakta kalmayi basardik, özgürlük ve demokrasi için çiktigimiz yolda mücadelemizi sürdürdük ve bugün yine sizinle birlikteyiz. Ama asil hos tarafi, yurt içinde sizlerin, onca zulme, baski ve iskenceye, yargisiz infazlara ve büyük ekonomik zorluklara ragmen mücadeleyi sürdürerek bugünlere getirmis olmanizdir. Yurt içindeki insanlarimizin bu destansi mücadelesi bize onur veriyor.
Buruk duygulara gelince 32 yil az bir süre degil. Yurt disinda ne denli verimli bir çalisma yapsak, yurt içindeki mücadeleye destek versek de, bu yüzlerce, binlerce kadro bakimindan kaybedilmis önemli bir zamandir, nerdeyse yarim ömürdür. Eger o dönemlerin barisçi, demokratik mücadelesinin yolu kesilmeseydi, eger on yillar boyu zindanlarda ve sürgünde degil de ülkemizde, halkimizin arasinda özgürce siyaset yapabilseydik, görüslerimizi özgürce söyleyip özgürce örgütlenebilseydik, belki de bugün yüz yüze olunan agir sorunlari çoktan çözmüs olacaktik. Darbeler, özellikle de 12 Eylül darbesi bu ülkeye, halklarimiza çok sey, belki bir yarim yüzyil, belki daha fazlasini kaybettirdi.
Degerli dostlar, arkadaslar,
Gençler o günleri yasamis olmasa bile, burada olanlarin birçogu 1970 ve 80 öncesini bilir. Biz Kürt yurtseverleri için, legal planda görüslerimizi ve taleplerimizi özgürce dile getirebilecegimiz örgütsel çalisma kosullari yoktu. En masum görüslere ve taleplere karsi da tutuklama, iskence, bundan da öte saldirilar ve siyasi cinayetler ülkenin siyasi ortamini karartiyordu. Bu nedenle Kürt hareketi ve sol hareket illegaliteye, gizlilige yöneldi. Baski ve siddet kendi karsitini yaratti ve zaman içinde ülke, çok büyük acilara, büyük bedellere mal olan bir siddet sarmalina girdi, ki bugün de ondan kurtulmaya, siyaseti normallestirmeye çalisiyoruz.
Bir baska deyisle, geçmiste illgegalite, ya da gizlilik, bizim tercih ettigimiz bir sey degildi, buna zorlandik, mecbur edildik. Ilk uygun firsatta ise açik çalismaya, legaliteye yöneldik. Buna yönelik çabalarimiz daha 1980’li yillarin sonlarinda, Cunta’nin geriledigi dönemde basladi. 1990 yilinda Halkin Emek Partisi’nin, kisa adiyla HEP’in, ortaya çikisinda benim ve arkadaslarimin payi var. DEP’te de öyle. Daha sonra Kürt legal siyaseti ne yazik ki, bazi kesimlerin izledigi yanlis yöntemler yüzünden ayristi ve ayri kanallara yöneldi. Parti içi demokrasiye, barisçi yöntemlere önem veren ve siddeti dislayan hat DDP, DBP ve son olarak da HAK-PAR’da bugünlere kadar sürüp geldi.
Tüm bu legal partilerin daha önceki dönemdeki ve nerdeyse tamami illegal olan partilerden en önemli farki su ki, daha öncekiler belli bir ideolojik çizgide örgütlenmislerdi ve hemen tamami kendilerini Marksist-Leninist diye niteliyorlardi, bu konuda adeta bir yaris içindeydiler. O dönem için bu anlasilir bir seydir. O zamanki iki kutuplu dünya ve soguk savas dönemi, ayni zamanda sosyalist devrimler ve ulusal kurtulus savaslari dönemiydi Sosyalist bir öncülügün ve iktidarin ayni zamanda Kürt halkini ulusal kurtulusa götürecegi öngörülüyordu. Bu nedenle Kürt ulusal hareketi nerdeyse bütünüyle sola, sosyalizme yönelmisti. Ama 1980’lerin sonunda ve 90’larin baslarinda sosyalist sistemin çökmesi, Sovyetler Birligi’nin dagilmasiyla çok sey degisti. Günümüzde, degisen kosullar nedeniyle, pek çok toplum gibi, Kürt halki, hatta Türk halki için de, yakin hedef özgürlük ve demokrasidir. Yani çagdas anlamda özgür ve demokratik bir toplum yaratmaktir.
Öyle olunca, özellikle Kürt hareketi için gerekli örgüt de, kitlelerin, degisik toplum kesimlerinin temel hak ve özgürlüklerini programina almis, bunun için mücadele eden, demokratik ve degisimci bir parti olmalidir.
Elbet, sadece dogru bir program ve dogru hedefler seçmis olmak yetmez. Hedefe ulasmak için, zamana, kosullara uygun dogru yöntemler de seçmis olmak gerekir.
Iste HAK-PAR böyle bir partidir.
HAK-PAR Kürt ulusal hareketinin bir parçasidir, onun evriminin yeni dönemdeki bir ürünüdür. HAK-PAR 2000’li yillarin basinda olustu. Bu bir rastlanti degil. Tam da o dönemde Kürt ulusal hareketi dar bir bogaza girmisti, zor günler yasiyordu. Rejim, 1960’li yillardan baslayarak baski ve siddetin dozunu arttirarak, Kürt hareketini adeta bile bile siddete itti, terörize etti. 1999’dan itibaren ise, PKK lideri Öcalan’in yakalanip Türkiye’ye getirilmesinin ardindan, bu durumdan yararlanarak Kürt hareketini pasifize etmeye çalisti. Nitekim, Öcalan Imrali’daki savunmasinda geçmisteki tüm taleplerini reddetti, ‘ne bagimsizlik, ne federasyon, ne otonomi, bunlarin hiçbirini istemiyoruz,’ dedi. Üniter devleti ve Kemalizmi savunur oldu. Kürt halkinin hak taleplerini siradan kültürel haklara indirgedi. Partisi de onu izledi.
Iste HAK-PAR bu kosullarda, ulusal saflarda bas gösteren karamsarligi, umutsuzlugu giderme, ulusal talepleri ve mücadeleyi sahiplenme, Kürt halkina dogru bir seçenek sunma ihtiyacinin geregi olarak ortaya çikti. Bunun için yurtsever güçlerin el ele vermesi gerekiyordu. Bu amaçla, geçmiste ayri ayri örgütlerde siyaset yapan, ayri ayri kulvarlarda kosan Kürt yurtseverleri özgürlügü ve demokrasiyi hedefleyen ortak bir program üzerinde bir araya geldiler.
Bu program Kürt halkinin temel taleplerini içeriyor. Biz, Kürt halkinin siyasal, yönetsel, kültürel tüm temel haklarini savunuyoruz ve esitlik temelinde bir çözüm istiyoruz. Bunun biçimi federasyondur. Türkiye’de, ülkenin çogulcu, çok renkli gerçegine uymayan üniter yapi terk edilmeli, ademi merkeziyetçi, federatif bir yapiya geçilmelidir. Kürt nüfusun çogunlukta oldugu Dogu illerinde, yani Kürdistan’da federatif bir yapi olusmalidir. Kürtçe egitim dili olmali, ayni zamanda Türkçenin yani sira 2. Resmi dil olmalidir.
Degerli arkadaslar,
Bildiginiz gibi Kürt sorunu Türkiye Cumhuriyeti’ne Osmanli’dan miras kalmis bir sorun. Osmanli döneminde baslangiçta bir Kürt sorunu yoktu. Imparatorlukla Kürtlerin iliskisi bir bakima bir uzlasma ve ittifak üzerine kurulmustu. Osmanli, Kürdistan’i ve Kürt halkini taniyordu. Kürt beylikleri özerktiler. Yani Osmanli’da bir tür ademi merkeziyetçi yapi geçerliydi. Kürdistan medreselerinde Kürtçe egitim yapilmaktaydi. Bu medreselerde nice Kürt ozani, Kürt bilgesi yetisti. Ancak 19. Yüzyil baslarindan itibaren Osmanli’da ve Iran’da merkezilesme hareketi ile birlikte Kürtlerle çatisma dönemi basladi, Kürt beylikleri yok edildiler. Sorun böyle ortaya çikti. Cumhuriyetin kuruculari da onu adil biçimde, esitlik temelinde, yani Kürt halkinin temel haklarini taniyarak çözemediler. Aksine Osmanli’da bile görülmemis bir anlayisla, tek soy, tek dil anlayisiyla, Kürt halkini yok saydilar, Kürt dilini ve kültürünü yok etmeye çalistilar. Bu inkâr ve baski politikasi idi ve dogal olarak tepkilere, bir dizi Kürt ayaklanmasina yol açti. Ayaklanmalar kanli sekilde bastirildi, ama sorun çözülmedi, aksine giderek büyüdü.
Son 40 yil, Kürt hareketi bakimindan çok daha siddetli uygulamalara sahne oldu. Siddet siddeti dogurdu ve bugünlere geldik. Bu süre içinde Kürt halki da Türk halki da çok büyük bedeller ödedi. Bu çatisma ortaminda 50 binden fazla can yitirdik. Kürdistan altüst oldu, tarim ve hayvancilik çöktü. Binlerce köy yakilip yikildi, bosaldi. Milyonlarca insanimiz sürgün yollarina düstü. Bu savas nedeniyle Türk halkinin kayiplari da az degildir. Onca can kaybinin, acinin yani sira, ülkenin trilyonlarca lirasi savasa, yikima gitti. Oysa bu büyük paralarla ülkemizin insanlarina çok daha iyi bir egitim, iyi bir hayat düzeyi saglanabilirdi. Kursuna bombaya giden paralar, ekmege, kitaba, saglik alanina gidebilir, bununla is alanlari açilir, ülke daha da gelisirdi.
Çatisma ortami ülkenin demokratiklesmesini, Avrupa Birligi ile bütünlesmesini de engelledi.
Izlenen baski politikasinin ve siddetin bir çözüm olmadigi simdi daha açik seçik görülüyor. Hem Kürtler, hem Türkler bu kirli savastan yoruldu ve diyaloga dayali, barisçi, adil bir çözüm istiyorlar. Böyle bir çözüm mümkündür.
Kürt sorununa benzer etnik bir sorunla karsilasan ilk ve tek ülke Türkiye degil. Dünyanin baska yerlerinde de benzer sorunlar çokça yasandi ve çözümler bulundu. Bazisinda hiç savasa yol açmadan, uygarca yöntemlerle, bazisinda ise, savas devreye girse bile, eninde sonunda diyalog ve uzlasmayla. Son örnek Filipinler’de 40 yildir merkezi yönetime karsi savasan Islami Moro Kurtulus Hareketidir. Bundan birkaç gün önce taraflar bir uzlasmaya vardilar, Müslüman halkin çogunlukta oldugu güneydeki Moro adasina otonomi tanindi; böylece sorun çözüldü, çatisma bitti.
Biz de diyalog yoluyla uygarca ve adil bir çözüm bularak iki yüzyildir devam eden bu sorunu sona erdirebilir, ülkemize kalici bir baris getirebiliriz.
Bunun için ilk elde silahlar karsilikli olarak susmali. Türk devleti ve hükümeti, Kürt halkinin mesru haklarini tanimak için gerekli köklü, sorun çözücü adimlari atmali.
Kürt kesiminde silah kullanan PKK ise, bu yöntemle sonuç alamayacagini kabul edip, silahlari tümden birakmali. PKK’nin silahli eylemlerinin simdiye kadar Kürt halkinin hakli davasina nasil bir etki yaptigi bir yana, bu asamadan sonra silahlarin getirecegi olumlu hiçbir katki yoktur. Silah artik çözümün önünde engeldir. Savasi sürdürmekte yarar gören çözüm karsitlarinin elindeki en büyük bahane budur.
Diger bir deyisle, her iki taraf da geçmisteki yanlis politikalardan dönmeli, ezberini bozmali.
On yil önce iktidara gelen ve ülkenin askeri vesayetten kurtulmasi, demokratiklesmesi yönünde önemli reformlara imza atan AK Parti, Kürt sorununa iliskin olarak da bazi ezber bozucu, küçümsenmeyecek adimlar atti. Bir Kürt açilimi baslatti, TRT Ses’i açti, bazi üniversitelerde Kürt dili bölümleri açildi. Kürt sorunu geçmisle kiyaslanmayacak biçimde serbestçe tartisilir oldu. Ne yazik ki bu süreç uzun süreli olmadi, son dönemde tikandi. Bunun çesitli nedenleri var. En basta, baris ve çözüme karsi olan statükocu çevreler açilim sürecini engellemek, bosa çikarmak için elden geleni yaptilar. Hükümet ise hem güçlükler karsisinda kararli davranmadi, hem de Kürt sorununun çözümüne uygun kapsamli bir proje ve programa sahip degildi. Bu nedenle durdu ve atilan bazi olumlu adimlari siralayarak ‘Kürt sorunu artik yok’ deme noktasina geldi.
Böylesi bir anlayisla elbet sorun çözülemez. Kürt sorunu hala oldugu yerde duruyor ve Kürt halkinin tüm temel haklari taninip esitlik temelinde çözülmedikçe de bu sorun var olmaya ve kanamaya devam edecektir.
Hükümetin bu tutumuna karsilik Ana Muhalefet Partisi CHP’nin de Kürt sorununun çözümüne yönelik olarak umut vadeden bir tutumu yoktur. CHP, bu sorunun ortaya çikmasina ve kangrenlesmesine yol açan geçmisteki tutumu ve sorumlulugu bir yana, son yillarda, özellikle AK Parti’nin baslattigi açilim döneminde de son derece tutucu, statükocu bir rol oynadi. Hemen her olumlu adimin karsisina dikildi. Sayin Kiliçdaroglu geçen yil seçimler sirasinda Kürt sorununun çözümüne yönelik bazi olumlu açiklamalar yapti. Ama bu devam etmedi. CHP’nin de sorunu çözmeye yönelik bir projesi yok.
Kürt siyasi hareketinin legal plandaki baslica temsilciligine soyunan BDP’ye gelince O da ne yazik ki politika olusturmakta özgürce davranamiyor ve Imrali’ya veya baska yerlere bakiyor. Bu nedenledir ki BDP’nin ve onun öncüllerinin siyaseti habire degisiyor. Önce Öcalan’in tercihine uygun olarak ‘demokratik cumhuriyet’ dendi, ardindan ‘demokratik özerklik’ diye bugüne kadar siyasi literatürde ve uygulamada var olmayan, içi bos bir seyden bahsedildi.
Degerli arkadaslar,
Biz HAK-PAR olarak su anda bu ülkede Kürt sorununun çözümüne iliskin derli toplu, gerçekçi bir programa sahip olan tek partiyiz. Eger baska hiçbir neden olmasa bu neden tek basina HAK-PAR’in varligi için yeterlidir.
Federatif biçim ülkemizin ve bölgenin kosullarina uygundur. Böylece her iki halkin, esitlik temelinde ortak bir hayati insa etmeleri ve baris içinde bir arada yasamalari mümkündür. Böylece kimsenin ‘vatan ve millet bölünecek’ diye bir korkuya telasa kapilmasina yer olmayacaktir. Bu bakimdan dünyada pek çok örnek vardir ve biri de biz olacagiz. Federatif çözüm, dil ve kültür olarak farkli halklarin ve uluslarin bir arada yasamasinin biçimidir.
Kürt sorunu Türkiye’nin en temel sorunudur ve diger sorunlarin agirlasmasina, hatta yeni sorunlarin ortaya çikmasina yol açmaktadir. Bu sorun çözülmedigi sürece Türkiye’nin ayaginda bir prangadir.
Kürt sorununun adil ve esitlikçi bir çözümü ülkemize baris getirecek ve çagdas bir demokrasinin, ayni zamanda hizli bir ekonomik ve toplumsal gelismenin yolunu açacaktir.
Biz HAK-PAR olarak, bu konudaki görüsümüzü kitlelere duyurmak, hem Kürt, hem Türk kamuoyunu ikna etmek için çabalarimizi bundan böyle de kararli biçimde sürdürecegiz.
Kürt sorununun çözümü aslinda tüm bölge ülkeleri gibi Türkiye’nin de kapisina dayanmistir. Türkiye uzun süre bundan kaçamaz. Uygarca ve adil bir çözümle bu sorunu sona erdirmek, Türkiye’nin de yararinadir. Barisa ve ileri bir demokrasiye ulasmak, bölge ülkeleri için örnek olmak da buna baglidir.
Bu soruna çözüm getiremeyecek hiçbir iktidar partisi ve onun lideri Türkiye’nin gelecegini kuramaz ve uzun süre iktidarini koruyamaz. Buradan Türkiye’yi su anda yönetmekte olan ve güçlü bir kitle destegine sahip olan AK Parti’ye, onun yöneticilerine, sayin Basbakan’a ve arkadaslarina sesleniyorum. Bu sorunu daha fazla gecikmeden, her iki halk daha fazla aci çekmeden çözmek mümkündür ve bu iste kendilerine önemli bir rol düsüyor. Bu tarihi rolü oynasinlar. Bazi kesimlerin tepkileri, yanlislari karsisinda öfkeye kapilip ve geri mevzilere çekilip artik ‘Kürt sorunu yok’ demesinler. Kitleler onlardan çözüm bekliyor. Bu dogrultuda atacaklari her olumlu adimi, geçmiste oldugu gibi bundan böyle de destekleyecegiz.
Ana Muhalefet Partisi CHP’ye, Genel Baskani Dersimli hemserim Kiliçdaroglu’na ve sorumlu mevkideki arkadaslarina da sesleniyorum. Anadilde egitime bile karsi çikmakla, ‘Türkiye’nin bir tek resmi dili olur, o da Türkçedir’ demekle Kürt sorunu çözülemez. Sorunun çözümü için çagdas ve cesur projelerle ortaya çikmalilar. Bir sosyal demokrat parti olabilmenin kosullarindan biri de budur. Biz onlarin da sorunun çözümü yönünde gelistirecekleri her olumlu projeye, önerecekleri her olumlu adima destek olmaya haziriz.
Sonuç olarak, su anda Türkiye siyaset sahnesinde yer alan, iktidarda veya muhalefette olan tüm partilere sesleniyoruz. Gelin el ele verip bu sorunu çözelim, bu yarayi saralim, böylece tarih yazalim.
BDP konusunda da tutumumuz farkli olmayacak. Kürt siyasetinin degisik kulvarlarinda kossak da, bizim BDP’ye yaklasimimiz asla düsmanca degil ve olmayacak. Biz dostça iliskilerden yanayiz. Hem Kürt halkinin hak ve özgürlüklerine hem de genel olarak demokratiklesmeye iliskin olarak ortak noktalarda birlikte davranabiliriz. Ama bu bizim BDP’nin veya PKK’nin yanlislarini elestirmemize engel olmamali. Hele bu yanlislar önemliyse Çünkü bu en basta Kürt halkinin hakli davasi için gereklidir. Davaya zarar veren tavir ve tutumlar karsisinda su veya bu nedenle susmak, ne aydin olarak ne de iddiasi olan bir siyasi parti olarak bize yarasmaz.
Biz bagimsiz bir partiyiz, görüslerimizi ve dogru bildigimiz politikayi kararlilikla savunuruz.
* * *
Degerli arkadaslar, elbet bu ülkenin tek sorunu Kürt sorunu degil.
Alevi sorunu diger önemli sorunlarimizdan biridir. Bu konuda herhangi bir istatistik olmadigi için, Alevi nüfusun sayisi tam olarak bilinmiyor. Kimi tahminlere göre bu sayi 10, kimine göre 15 ya da 20 milyon. 10 ya da 20, bu büyük bir nüfustur ve kendilerine inançlarini özgürce yasama hakki, cumhuriyetin basindan beri taninmamistir.
Aleviler ister Kürt, ister Türk ya da Arap asilli olsunlar, daha Imparatorluk döneminde zaman zaman agir baskilara, hatta kirimlara ugradilar. Cumhuriyet döneminde de Aleviler üzerindeki baskilar son bulmadi, hatta artti denebilir. Daha Kurtulus Savasi döneminde Koçgiri’ye, 1937-38 yillarinda ise özellikle Dersim’e yönelik harekât tam bir soykirim niteligindedir. Cumhuriyet dönemi boyunca Alevi inanci nerdeyse tümden yasakli bir inanç oldu, son yillara kadar kimliklerini gizlemek zorunda kaldilar, cem ayinlerini ancak gizlice yapabildiler. 12 Eylül öncesinde Maras, Çorum ve Malatya gibi illerde, ülkede sag-sol, Alevi-Sünni çatismasi yaratarak darbe kosullarini olusturmaya çalisan derin devlet güçlerinin, en basta da Kontrgerilla’nin türlü saldiri ve komplolarinin hedefi oldular.
12 Eylül fasist rejimi de aynen 1930’larda oldugu gibi Alevi kitlesini, özellikle de Alevi-Kürt Dersim’i bir çibanbasi gibi gördü. Alevi inanç anlayisini, geleneklerini hiçe sayarak Dersim köylerine cami yapip onlari camiye gitmeye zorladi. Binlerce Dersim’li çocugu ailelerinden koparip, onlarin ve ailelerinin istekleri disinda, zorla imam hatip okullarina, Kuran kurslarina yönlendirdi. Bu çocuklarin o dönemde ne tür insanlik disi baskilara ugradiklari su günlerde bir dereceye kadar medyaya yansimakta.
Bu dönemde inançlari nedeniyle baskiya ugrayanlar elbet yalnizca Aleviler degildi. Hiristiyanlar ve Yahudiler de bundan paylarini aldilar. 1940’lardaki Varlik Vergisi uygulamasi 1955’te Istanbul ve Izmir’deki 6-7 Eylül olaylari akla gelen en önemli örneklerdir. Bu baskilara Kürdistan’daki Süryani Hiristiyanlar ile Êzdi Kürtlerin yasadiklarini da eklemek gerekir. Gerek Süryaniler, gerek Êzdiler, yillar içinde, özellikle de 12 Eylül döneminde kendilerine yönelik ayrimci, asagilayici politikalar ve türlü baskilar nedeniyle nerdeyse bölgeyi tümden bosaltip çogunlukla yurt disina, Avrupa ülkelerine göç ettiler.
Kemalist rejim yillar içinde hep içe ve disa karsi laik olmakla övündü. Oysa bunun gerçeklerle bir ilgisi yok. Salt yukarda saydiklarimiz bile bu ülkenin asla laikligi tanimadigini göstermeye yeter. Buna zorunlu din dersi uygulamasini ‘ki bu zorla Islamlastirma uygulamasidir- ve Sünni Islam’a dayali, Milli Egitim Bakanligi büyüklügündeki bir devlet kurumu olan Diyanet Isleri Teskilati’ni ekleyelim.
Böyle bir ülkede laiklikten söz etmek bu ülkenin insanlariyla ve dünya ile alay etmektir.
Devletin inanç alanini keyfince dizayn etme anlayisindan bizzat bu ülkenin Sünni Müslüman çogunlugu da payini almistir. Bugünkü basörtüsü ya da türban sorunu iste bunun örneklerinden biridir. Basörtülü kadinlara egitim alani ve kamu alani yasaklanmistir. Basörtülü bir kadin lise veya üniversitede okuyamamakta, memuriyet yapamamakta, seçilse de parlamentoya girememektedir.
Böylesi bir laiklik göstermeliktir.
Laiklik uygar ve demokratik bir ülkenin, olmazsa olmaz bir kosuludur. Biz HAK-PAR olarak gerçek bir laiklikten yanayiz. Devlet inanç alanina karismamali, tüm inançlara esit mesafede olmalidir. Hiçbir inancin mensuplarina baski yapmamali, imtiyaz tanimamalidir. Zorunlu din dersi kaldirilmali, Diyanet Isleri Teskilati bir devlet kurumu olmaktan çikarilmalidir. Tüm inanç mensuplari kendi kurumlarini olusturarak tapinaklarinin ve din adamlarinin masraflarini bu kurumlar eliyle karsilamalidir.
Cemevlerinin bir inanç yeri oldugu, Alevilerin taleplerine uygun olarak kabul edilmelidir.
* * *
Degerli arkadaslar,
Kürt halkinin özgürlügü, bu kapsamda Kürt sorununun adil ve esitlikçi çözümü bizim için ne kadar önemliyse, Türkiye’nin demokratiklesmesi de o kadar önemlidir ve özellikle günümüzün kosullarinda bu ikisi birbirine baglidir.
Bu nedenle yeni ve demokratik bir anayasa, Avrupa standartlarinda hak ve özgürlükler Türk halki için gerekli oldugu kadar Kürt halki için de gereklidir. Son dönemde HAK-PAR olarak yeni bir anayasa yapilmasi çalismalarina katildik, ben de kendi payima bu konuda çaba gösterdim. Türkiye’nin AB üyeliginin gerçeklesmesi, bu açidan AB’ye uyum yasalarinin çikarilmasi ve bu uyumun pratik hayatta da gerçeklesmesi bu bakimdan son derece önemlidir. Biz öteden beri AB üyeligini savunduk.
Türkiye’de yönetimler, bunun için Kopenhag Kriterleri’ni ve diger ortaklik kosullarini kararlica yerine getireceklerine, çogu zaman ödevlerinin kenarindan dolasmayi tercih ettiler ve AB’den gelen elestiriler karsisinda ise AB kurumlarini suçladilar. Bu tutum ne yazik ki su dönemde de devam ediyor. AB’nin yasamakta oldugu geçici ekonomik bunalim da bir bakima onun küçümsenmesi ve üyelik kosullarini yerine getirmekteki gönülsüzlügün bir gerekçesi yapiliyor.
Oysa zaman zaman yasadigi sorunlar ne olursa olsun AB örnek bir baris, demokrasi ve gelisme projesidir. AB üyeligi her bakimdan halklarimizin yararinadir. Biz AK Parti hükümetini, bu konuda kararli biçimde adim atmaya, üyelik kosullarini yerine getirmeye, ev ödevlerini zamaninda yapmaya çagiriyoruz.
* * *
Degerli arkadaslar,
HAK-PAR’in programinda, idari ve siyasi yapinin yeniden düzenlenmesiyle, bu kapsamda yeni ve demokratik bir anayasaya, siyasi partiler ve seçim yasalarina olan ihtiyaçla ilgili oldukça iyi tespitler var. Yine kadin sorunu ve gençlikle, egitimle, çagdas sehircilikle, çevreyle ve hayatimizi ilgilendiren tüm benzer önemli konularla ilgili olarak da oldukça dogru tespitler ve hedefler var. Bunlari tekrarlamam gerekmez. Ama bu konusmamda yine de birkaç noktaya vurgu yapma geregini duyuyorum.
‘Dil, din, cins farkina bakilmaksizin herkes kanun önünde isittir’ biçiminde anayasalarda ifade edilen beylik tanima ragmen bu ülkede kadinlar hiç de erkeklerle esit olamadilar. Ülkemiz erkek egemen bir toplum olmayi sürdürüyor. Kadina karsi aile içi siddet devam ediyor. Her gün nerdeyse 3-4 kadin koca ya da ‘sevgili’ cinayetlerine, çagi geçmis, köhnemis töre anlayisina kurban gidiyor, acimasizca katlediliyor. Is, egitim ve siyaset alaninda da kadinlarin esitsiz durumu devam ediyor.
Bu, bir yaniyla son derece aci, yürek burkan manzara karsisinda HAK-PAR olarak daha aktif, kamuoyunu aydinlatici ve sorun çözmeye yönelik çabalar içinde olmali, öneriler yapmali, projeler üretmeliyiz. Gerek kadinlari gerek gençleri örgütlemek, bizzat HAK-PAR organlarinda, yönetim planinda kadin ve genç oranini yükseltmek ve gelismelerine yardimci olmak için daha kararli çaba göstermeliyiz.
* * *
Isçilerin ve emekçilerin yüz yüze oldugu sorunlar, agir sömürü, is güvenliginin olmayisi ve sendikal haklarin AB standartlarinda gerçeklesmemesi ülkemizin diger bir önemli sorunudur. Is kazalarinda her gün nerdeyse 3-5 isçi hayatini kaybetmekte. Kisa yoldan servet edinmeye çalisan isverenler, insan hayatina deger vermiyor, kârlarinin küçük bir bölümünü bile is güvenligini saglamaya ayirmaktan kaçiniyorlar.
HAK-PAR olarak emekçilerin söz konusu haklari üzerinde kararlica durmaliyiz.
Modern sehircilik, çevre sorunlari hem bugünümüz, hem gelecegimiz için giderek daha büyük önem kazanmakta. Çarpik bir kentlesmenin, sanayilesmede dogal çevreyi gözetmemenin, topragi, suyu, atmosferi sorumsuzca kirletmenin yikici etkilerini artik günlük hayatimizda daha sik, daha çiplak ve aci biçimde yasiyoruz. Depremlerin yani sira, kuraklik ve sel felaketleri, orman yanginlari daha simdiden insan hayati ve çevremizdeki tüm canli hayat üzerinde yikici etkiler yapiyor. Trafik yogunlugu özellikle büyük kentleri yasanmaz ve bogucu bir hale getirmis durumda. Ayrica her gün trafige pek çok kurban veriyoruz ve kentler arasi yollar kan deryasina dönüyor.
Bu sorunlarin bir bölümü, örnegin çevre sorunlari uluslararasi niteliktedir ve tüm insanligi ilgilendiriyor. Kapitalist sistem kâr güdüsünün önlenemez hirsiyla asiri üretim ve tüketimi kiskirtarak, plansiz ve oburca bir sanayilesme ile dünyamizi bir felaketin esigine getirmis bulunuyor. Bu durumda dünyayi yok etmek için ayrica bir atom savasina da gerek kalmamistir. Insanlik, çok daha geç olmadan, frenleri bosalmis kamyon benzeri bu çilginca gidisi durdurmak için seferber olmalidir ve bu iste bize de görev düsüyor.
Bütün bunlar HAK-PAR olarak bizim de sorunlarimizdir. Bizim her sorunla ilgili söyleyecek sözümüz vardir ve olmalidir. Bu hem bizim görevimizdir, hem de kitlelerin gönlünü böyle kazanabiliriz, böyle güçlenip kitlesellesebiliriz.
Her seyin basi dogru bir fikir ve dogru politikalardir.
* * *
Degerli arkadaslar,
Yurt disindan döndükten sonra HAK-PAR’a üyeligimle ve simdi HAK-PAR Genel Baskanligi’na aday olma nedenlerimle ilgili de birkaç sey söylemek istiyorum.
Ben HAK-PAR kuruldugundan beri ona destek veren, politikalarini dogru bulan biriyim. Yurt içine döndügümde HAK-PAR’a üye olarak siyaset yapabilecegimi hep söyledim, diger yurtsever insanlarimizi da HAK-PAR’da yer almaya, ona destek vermeye çagirdim. Çünkü HAK-PAR bence Kürt ulusal hareketinin gerek duydugu seçenektir.
Elbet, bazi arkadaslarimin ve dostlarimin da söyledigi gibi 75 yasimdan sonra bu, hele hele baskanlik benim için kolay olmayacak. Bu zor ve yorucu bir görev. Bütün bunlari biliyorum. Buna ragmen kenarda durup izlemekten, böylece kendi rahatimi seçmektense bilgimi ve birikimimi arkadaslarimin ve halkimin hizmetine sunmayi gerekli gördüm.
Çünkü ben siyasal mücadeleyi öteden beri örgütlü mücadele olarak gören biriyim. Örgütlü mücadele olmadan basari sansi yoktur. Bu yasimda bile eger bana bir rol düsüyorsa onu üstlenirim. Kürt siyasi hareketinin yanlislardan arinmasi, bugünkü çikmazdan kurtulup saglikli bir kanala girmesi için herkes üstüne düseni yapmali.
Degerli arkadaslar,
12 Eylül ve onu izleyen 30 yili askin dönem bir bütün olarak devrimci ve demokratik harekette, özel olarak da Kürt ulusal hareketinde çok büyük tahribatlar yapti. Pek çok örgüt varligini koruyamadi, un ufak oldu. Pek çok kadro yoruldu, umutsuzluga düstü, kenara çekildi. Bu durum bugün de olumsuz etkilerini göstermekte devam ediyor.
Oysa hayat da devam ediyor. Mücadele sürüyor. Ben su anda örgütlü mücadelenin disinda olan pek çok kadronun, pek çok yurtseverin halkin kurtulusuna, özgürlüge ve demokrasiye olan inançlarini koruduklarini biliyorum. Bu nedenle onlari bizimle el ele vermeye, HAK-PAR’a çagiriyorum. Gelin güçlerimizi birlestirelim!
Geçmisteki partisel ve grupsal çekismeleri bir yana birakalim. Bizim için baglayici olan HAK-PAR’in programi ve mücadele yöntemleridir. Gelin, bilginizi, becerinizi örgütlü mücadelenin hizmetine sunun, bu bilgi ve beceriye uygun olarak görev alin.
Özgürlük kendiliginden gelmez, bu emek gerektirir ve onu hak etmek gerekir. Çocuklarimiza ve torunlarimiza özgür ve yasanilir bir ülke birakmak bizim, bugünkü kusaklarin söz konusu sorumlulugu, fedakârligi göstermemize baglidir.
* * *
Degerli arkadaslar,
Son olarak, Kongremizin yapildigi su günlerde güncel olan iki konuya da deginmek istiyorum: Bunlardan biri Suriye sorunu, digeri de açlik grevleridir
Suriye’de diktatörlük rejimine karsi bir buçuk yil önce baslayan halk direnisi, rejimin halk hareketini acimasizca bastirma çabalari sonucu kanli bir iç savasa dönüserek bugüne kadar geldi. Bu durum, uluslararasi güçler duruma müdahale etmedikçe belirsiz bir süre devam edecek görünüyor. Dünya Suriye’deki taraflarin bogazlasmasina daha uzun süre seyirci kalamaz, kalmamalidir. Birlesmis Milletler Örgütü ve Güvenlik Konseyi, Suriye’deki tüm taraflarin üzerindeki uzlasacaklari bir baris plani sunmalidir. Daha önce de pek çok kez söyledigim gibi bu, tüm etnik gruplarin varligini ve haklarini güvenceye alacak federatif bir çözüm olabilir. Bunun yani sira Suriye halki serbest seçimler sonucu merkezi ve bölgesel plandaki yöneticilerini belirlemelidir. Böylesi federe ve demokratik bir Suriye’de Kürtler de çogunlukta olduklari bölgede kendi yönetimlerini olusturmali, böylece bu ülkede de Kürt sorunu Irak benzeri bir çözüme ulasmalidir.
Kanimca bu çözüm Suriye ve bölge için en gerçekçi çözümdür. Türkiye’nin de buna destek olmasi ve Kürt halkinin seçecegi kendi yönetimiyle komsu olmaktan kaygi duymamasi gerekir.
* * *
40 günü askin süredir devam eden ve kritik bir asamaya gelen açlik grevine gelince Açlik grevi elbet bir protesto eylemi türüdür, bazen de belli talepleri kamuoyuna duyurmak için yapilir. Ancak her eylemde oldugu gibi bunda da sonuç alabilmek için zamani ve kosullari iyi degerlendirmek gerekir.
Ortam elverissizken basvurulan açlik grevi sonuç vermez. Hele bunu inada bindirip uzun süre devam ettirmek, ölüm orucuna çevirmek, ona basvuranlarin hayati üzerinde yikici etkiler yapar, agir sakatliklara ve ölümlere yol açar. Bunu önlemek, buna meydan vermemek vicdani, insani bir görevdir. Bu nedenle ben söz konusu eylemin sona erdirilmesinden yanayim.
Öte yandan eylemcilerin Kürtçe savunmaya, anadilde egitime ve Öcalan üzerindeki tecritin son bulmasina yönelik talepleri mesru, hakli taleplerdir. Bu talepler zaten simdiye kadar olmasi gereken seylerdir.
Ben bu talepler de dahil, Kürt halkinin tüm temel taleplerinin karsilanmasi için, öncelikle silahlarin susmasi, bu kanli siddet ortaminin son bulmasi gerektigi görüsündeyim. Öte yandan, Kürt sorununun çözümü için de hükümetin ve muhalefetin yeni bir açilim baslatmasina siddetle ihtiyaç var.
Silahlarin susmasiyla birlikte ayni zamanda yasakli tüm Kürt partilerine siyasetin yolu açilmali. Zaten devlet ve hükümet adamlari da öyle demiyorlar mi: ‘Silahlari birakin, gelin serbestçe siyaset yapin,’ diyorlar. Bu da genel bir afla olur. Silahlar tümden susmali, PKK dagdan inmeli, cezaevlerindeki siyasi tutuklular çikmali ve yurt disindakiler serbestçe ülkeye dönmeliler.
Eger hükümet ve ana muhalefet bu konuda el ele verirlerse, Kürt sorununun adil ve esitlikçi çözümü için gerekli köklü, cesur adimlari atmak mümkündür.
Su kosullarda, Iktidar ve ana muhalefet partilerinin tutum ve söylemlerine bakip böyle bir beklentinin fazla iyimserlik oldugunu düsünebilirsiniz. Ama bu olmayacak sey de degil. Fransa’da böylesine cesur ve tarihi bir adimi Charles de Gaulle atti ve Fransiz halki destekledi; Cezayir sorunu böyle çözüldü. Güney Afrika’da, hem de yillarca irk ayrimi politikasini sürdüren Cumhuriyetçi Parti’nin lideri F. Willem de Klerk bu adimi atti ve Güney Afrika sorununu çözdü, böylece bu ülkeye özgürlük ve demokrasi geldi.
Ben de buradan Sayin Erdogan’a ve Sayin Kiliçdaroglu’na sesleniyorum, gelin bu tarihi adimi atin, bunun onuru sizin olsun!
Sayin konuklar, degerli arkadaslar, bu uzun konusmayi sabirla dinlediginiz için hepinize tesekkür eder, Kongremize ve partimize basarilar dilerim.
Kemal Burkay
4 Kasim 2012
Dengê Kurdistan


