Ahmet Arif’ten, baskasinin ‘dava’sina mektuplar
Tâ, bu sabah Vahap Coskun’un Dava yazisini okuyuncaya kadar. Diyarbakirli gençlerin askini anlatiyor. ‘Dava’ sevgili, yanik oldugun kisi anlaminda. Bir yerinde söyle diyor: ‘Niyeti beyan için ya bir araci gönderilir, ya bir sokak basinda iki arada bir derede ilan-i ask edilir, ya da en havalisi bir mektup yazilirdi. Mektup, çok mühimdi. Hele de ilk mektup! Yâre gidecek ilk kelâm elden geldigince güzel olmaliydi. Ruha tesir etmeli, varsa küçük tereddütler onlari ortadan kaldirmaliydi. Umutlara yelken açmali, hülyalara daldirmaliydi. Okuyanin ayagini yerden kesmeliydi yani. Herkesin harci degildi böyle mektuplar yazmak; maharet isterdi, ince isçilik gerektirirdi. Duygular ancak edebiyat tozu yutanlara, sözcüklere takla attiranlara veya öyle oldugu düsünülenlere emanet edilebilirdi. Onlarin kapisi çalinirdi.’
Okudum ve çarpildim. Aklim neredeyse elli yil geriye, Ahmet Arif’ten dinlediklerime gitti. Babamin hapishane arkadasi ve can dostuydu Ahmet agabey. 1951-52 TKP tevkifatinda Istanbul’da birlikte yatmislardi. Ranzalari da yanyanaymis bir ara. Babam Ahmet Arif’in nasil sirtüstü yatip sessizlik içinde siir düsledigini anlatirdi. Bir gün ansizin firlamis, kursunkalemini alip ranzanin tahtasina bir seyler karalamis. Sonra bakmis babam:’Gözlerinin, gözlerinin ardina sürgün olsam…’ Bunu dinledigimde gidip Hasretinden prangalar eskittim’i aldim; taradim benzer bir sey var mi diye.’Gitmek, gözlerinde gitmek sürgüne / yatmak, gözlerinde yatmak zindani / gözlerin hani?’yi buldum. Okudugumda o kadar begenmedi babam. Fazla süslenmis buldu. Orijinalinin vahsi çigligi, ham ve yontulmamis kudreti yok dedi. Baska seylerin yanisira, böyle de bir siir sarrafiydi Erdogan Berktay.
Geçelim. Ankara’da oturdugumuz, benim Amerika’dan yeni döndügüm (ama henüz 12 Mart’ta hapse girmedigim) yillarda, yani 1969-70 olmali, sik sik gelirlerdi bizim eve, Fikret Otyam’la da birlikte Ahmet Arif ve esi Aynur abla (ogullari Filinta henüz dogmamisti). Gelirler ve getirdikleri malzemeyle birlikte derhal mutfaga girer, annemi kovalar, iki erkek çig köfte yogurur ve yanina sulu fasulye salatasi yaparlardi. Iki türü vardi: acili ve acisiz. Düsünün ki ben ‘acisiz’ dediklerini zor yerdim; bir kasik aldigimda alev çikiyor gibi olurdu kulaklarimdan. Raki sofrasi kurulur ve sohbet saatlerce sürerdi.
Böyle unutulmaz aksamlardan birinde anlatmisti Ahmet agabey, sayisiz Kürt fikrasinin arasinda. Diyarbakir Lisesi’nde leyli-meccani (parasiz yatili) okudugu dönem. Kendisi henüz ortaokulda; iyi ögrenci; kaleminin kuvvetli oldugu da biliniyor — yani tam, Vahap Coskun’un ‘duygular ancak edebiyat tozu yutanlara, sözcüklere takla attiranlara veya öyle oldugu düsünülenlere emanet edilebilirdi’ diye tarif ettigi tiplerden (simdi aklima takildi: Vahap’in kendisi de böyle miydi acaba?). Nitekim, günlerden bir gün, Lise III’ten biri dikiliyor karsisina. Ahmet agabeyin agziyla anlatmaya çalisiyorum; ‘hani öyle Lise III dediysek, belki dört bes yil da çakmis, sonuçta 23-24 yaslarinda (affedersiniz) ayinin biri; bense tifil, 13-14’lerimde.’ Meger kiz yurdunun müdiresine âsik olmusmus. ‘Bir mektup yazmaya basladim,’ demis, ‘ama arkasini getiremiyorum. Sen bir baksana suna.’
Ahmet Arif çok komik anlatirdi bundan sonrasini. Adamin verdigi kagidi açmis: tek bir cümle. Ama ne cümle! ‘Bayan!… [aynen böyle derdi; Bayan, sonra ünlem ve üç nokta.] Günlerden beri devam eden bir gönül buhrani neticesinde anlamis bulunuyorum ki sizi suursuz bir askin verdigi tatli bir heyecanla sevmekteyim.’ Ezberden ve çok tumturakli söylerdi; ben de ezberlemisim ve iste unutmamisim bunca yildir. Sonra durur ve o kritik anda içinden geçenleri söyle aktarirdi: ‘Ulan essogluessek, dedim kendi kendime, elbette arkasini getiremezsin. Herseyi söylemissin; baska lâf birakmamissin ki.’ Fakat tabii olmaz, yapamam denecek bir durum da yok, bütün okulun kabadayisi karsisinda. Çaresiz, kabullenmis genç bir Kürt ‘Cyrano de Bergerac’i rolünü.
Basarili da olmus anlasilan, zira kendi aktardigina göre daha yavas yavas açilan, temkinli ve usturuplu bir mektup yazmis ve cevabi gelmis; derken bir mektup, bir mektup daha… ve yapmis, kendinden çok büyük o delikanli ile kizlar yurdu müdiresinin arasini. Evlenmisler! Ve bir süre sonra, adam evlerine çagirmis Ahmet Arif’i. Gitmis; sofraya oturmuslar, sohbet ediyorlar…. Bir süre sonra hanim yerinden firlamis bagirarak: ‘Herif, herif! Dogru söyle! O mektuplari bu çocuk yaziyordu degil mi?’
* * *
Bütün bu anilar ve daha niceleri aklima üsüstü, sabah sabah Vahap Coskun’u okuyunca. Simdi artik yazmak farz oldu dedim, ama önce bazi tarihleri kontrol edeyim. Internete girdim; bir de ne göreyim…
Tesadüf, dün, yani 2 Haziran, Ahmet Arif’in (1927-1991) yirmi altinci ölüm yildönümüymüs.
———————————————————-
Serbestiyet.com -5 Haziran
Halil Berktay