Atatürkçülügün sanal âlemi: ‘Zalim AKP diktatörlügü’
Taraf’ta yazarken de olurdu; kendimi bir fikri kurcalamaya kaptirir gider, uzunca bir dizi üretir, sonra güncellikten kopuyorum diye telâsa kapilir, çareyi numarali yazilarin içine intermezzo’lar, ara nagme’ler katmakta arardim.
Simdi de böyle bir durum söz konusu. Orta-uzun vâdeli bir planim vardi (ve var). Önce, Nelson Mandela’dan esinlenen su Hayatin anlami serisini tamamlamak. Güney Afrika’daki apartheid rejimi ile Türk milliyetçiliginin onyillardir Kürtlere reva gördüklerini bir kere daha karsilastirmak. Karsisinda, magdurlarin silâhli ve silâhsiz, siddete dayali ve siddet içermeyen mücadele alternatifleri üzerinde durmak. ANC önderliginin 1960’larin baslarinda hayli pragmatik bir yaklasimla (maalesef baska çare yok gibi, diye özetlenebilecek bir tavirla) silâhli mücadeleye yanasip Umkhonto we Sizwe’yi (kisaca MK) kurmasi ile, PKK’nin 1980’lerin ilk yarisinda benimsedigi doktriner (Leninist-Maoist teori ile temellendirilmis) gerilla savasi çizgisini yanyana koyup incelemek. Mandela’nin hele hapiste oldugu sürece MK’yi reddedecek hiçbir sey söylememeye özen göstermesine karsin, pratikte nasil barisçi kitle mücadelelerine yöneldigini hatirlatmak. Robben adasindaki Mandela’nin katettigi yoldan hareketle, Imrali adasindaki Öcalan’in katetmeye çalistigi yola Öcalan’in belki neleri farkedip minimalist kesildigine; buna karsilik Kandil’in belki nelerden vazgeçemeyip görece maksimalist kaldigina bakmak. Bu arada, De Klerk’in oynadigi muazzam rolü ve dolayisiyla Erdogan’in çok daha avantajli bir konumdan haydi haydi oynayabilmesi gereken (nitekim kismen oynamaya basladigi) rolü de unutmamak.
Her ne kadar bütün bunlar sirf Güney Afrika degil, ayni zamanda Türkiye demekse de, asil bu diziden sonra, daha dolaysiz biçimde iç politika ve demokrasi sorunlarina dönmek.Hakli ve haksiz muhalefet’te (21 Kasim) kaldigim yerden, Çatili ve çatisiz muhalefet veDemokratik ve devirmeci muhalefet temalariyla devam etmek. Gezi sirasi ve sonrasinda ‘dindarlar’ ile ‘laikler’in yasadigi kültür kitalarinin birbirinden iyice uzaklasmasi ortaminda, AKP’nin reel icraatindan çok basbakanin uluorta konusmalarinin keskinlestirdigi kutuplasmaya bir kere daha dikkat çekmek. Buna karsi, diktatör / diktatörlük / zalim diktatörlük / fasist diktatörlük söylemlerinin saçmaligina da parmak basmak. Bu tümüyle gerçek disi nitelemelerin, temelde, ideo-politik hegemonyasini yitiren Kemalist elitin, hükümeti gâsip, düzmece, mütegallibe ve dolayisiyla gayrimesrusaymasini yansittigini; her sey bir yana, bu zeminde akli basinda (çatisiz ve demokratik) bir muhalefet insa edilemeyecegini vurgulamak.
Evet, iste güya bu sirayla, derli toplu bir tarzda, adim adim yazacaktim bu ve benzeri konulari. Demeye kalmadi; bu hafta sonu kendimi ansizin tartismanin yukarida en son zikrettigim, en canalici sorunuyla yüzyüze buldum. Selanik’te bir konferans (Europe in the Trap of Populism; Popülizm Tuzaginda Avrupa) ve o konferansin içinde bir panel vardi, yasanmakta olan ekonomik krizin çesitli Güneydogu Avrupa ülkelerinin iç ortamini nasil gerdigi, bütün bunlarin da tarihçiligi ve tarih ögretimini çevreleyen atmosfere nasil yansidigiyla ilgili (History as a Battlefield in the Vortex of Crisis). En son sira bana geldiginde, Yunanistan, Bulgaristan, Sirbistan, Hirvatistan ve Slovenya’dan farkli olarak Türkiye’de herhangi bir ekonomik krizden ve bunun yarattigi gerilimlerden söz edilemeyecegini; buna karsilik daha derin ve köklü bir çag dönümünden kaynaklanan gerilim ve kutuplasmalarin sürdügünü anlattim. Eski ‘halk demokrasileri’ni kastederek, sizde, dedim, Komünizm ne idiyse bizde de Kemalizm veya Atatürkçülük oydu ‘devletçi-milliyetçi bir yukaridan asagi modernlesme ve hizlandirilmis kalkinma projesiydi. Marksizm-Leninizm kadar kapsamli ve sert çekirdekli bir teorisi yoktuysa da, kendi politiktek-parti diktatörlügünü yaratmis; sonra bu tek-parti rejimi yerini çok-partililige biraktiginda dahi ideolojik hegemonyasini bir kirk elli yil daha korumustu.
Ama iste 2000’lerin baslarindan beri dedim bu hegemonyanin, bu ‘manevî diktatörlük evreni’nin de kirilip dagilmasinin bilhassa tarihçiligi en çok ilgilendiren göstergeleri, Türk ulus-devlet ideolojisinin en kritik iki tabusunun: Kürtler ve Ermenilerle ilgili geleneksel söylemlerinin delik desik edilmesi oluyor. Özellikle bu iki konuda, son on küsur yilda kapsamli bir özgürlesmeden söz edebiliriz. Örnekleriyle saydim: bundan daha bes alti yil önce, TRT’de kazara bir lorke çalindiginda olay olur, birbirimizle heyecanli heyecanli fisildasirdik. Simdi ise 1925 Seyh Sait isyanini ve bastirilisini; magaralara nasil gaz bombasi atildigina dek 1938 Dersim katliamini; geçmiste üretilen kart-kurt ve Dag Türkleri safsatalari ile derin devletin gizli koridorlarinda saklanan diger bütün pislikleri sonuna kadar konusup tartisabiliyor, hattâ (gerekli yasal degisiklikler yapildigi takdirde) Kürtlerin kendi kaderlerini tâyin hakkindan yana olacagimizi dahi yazabiliyoruz. Resmî devlet televizyonunun bir kanali sirf Kürtçe yayin yapiyor; özellikle dogu ve güneydoguda, PKK sempatizani bütün bir yerel basin mevcut; Kürtçenin özgürlük alani habire genisliyor; mahkemelerde Kürtçe konusma ve savunma yapmanin ötesinde, ögrenim dilinin Kürtçe oldugu özel okullar kurmak da serbest oldu (ve besbelli, sira buradan devlet okullarina gelecek); dolayisiyla Türkiye iki dillilige dogru gitmekte. En son 16 Kasim 2013 günü, yillarca aradan sonra Mesud Barzani ile Sivan Perwer tekrar Diyarbekir topragina ayak bastigi gibi, Basbakan Erdogan da bölgeden açikça Kürdistan diye söz etti. Bogaziçi Üniversitesi Ismail Besikçi’ye onur doktorasi verebiliyor.
1915 Ermeni soykirimi konusunda da, artik herhangi bir psikolojik terör mevcut degil. Devlet basina illâ ‘sözde soykirim’ ve ‘Ermeni iftiralari’ gibi ifadelerle yazmalari emrini vermiyor. Üniversitelere eskiden ikide bir gelen ‘bu konularda ne yapiyorsunuz’ türü talimat, gene gelirse artik çok tek tük ve alelusul geliyor 2015’e dogru belki biraz degisebilirse de, 1980 ve 90’larin havasi yok artik. Yusuf Halaçoglu ve TTK’yi bir ‘Ermeni masasi’na dönüstürmüs olan bütün ekibi sutlandi; asagi yukari ayni siralarda (2007-2008 civarinda veya biraz sonra) yurtdisindaki en azgin anti-Ermeni Türk diyaspora örgütlerine örtük devlet finansmani ve anonim web sitelerine yönelik teknik destek kesildi; ilginçtir, asagi yukari ayni siralarda, Taner Akçam’i kuzey Amerika’da nereye gitse izleyen örgütlü, sistematik saldirilar da duruverdi. Öyle kiyida kösede degil, merkez medyada, Ermeni anneanneler ve torunlari, zorla ve/ya ölümden kurtarmak-kurtulmak adina Müslümanlas(tir)malar, 1915-16’da gaspedilen Ermeni mal mülkü ve benzer bütün konular açikça ve yaygin olarak yazilip çiziliyor, tartisiliyor. 9 Ekim 2000’de Radikal’de Nese Düzel’in benimle yaptigi röportaj yayinlandigi ve kiyamet koptugunda, basit bir söz vermistim kendi kendime: Ermeni sorunun ‘kesin çözüm’ü nasil olur bilemem ama, kendi payima, bu meselenin Türkiye içinde konusulmasi normallesinceye kadar, herhangi bir tarih veya baska bilim sorunu gibi konusulmasi normallesinceye kadar susmayacagim. 2005’teki Osmanli Ermenileri konferansi sirasinda ve sonrasinda da tekrarlamistim ayni sözü, birkaç kere. Selanik’te, kanimca dedim 13 yil gibi görece kisa bir süre içinde inanilmaz mesafe katedildi ve o noktaya hayli yaklasmis bulunuyoruz (Ben Cumartesi çikip bunlari anlattim; üzerine Ahmet Davutoglu’nun Yerevan ziyaretindeki hangi diplomatik hesapla söylenmis olursa olsun, basbakanin Kürdistan demeci kadar çigir açici bir nitelik tasiyan ‘tehciri benimsemiyoruz; gayri insanî bir uygulamadir’ sözleri geldi. Tabii simdi birileri çikar, son demokrasi paketi açiklandiginda nasil dudak büküldüyse buna da dudak büker, eski hamam eski tas der, ama reel gelisme devam eder).
Evet, asagi yukari bunlari söyledim o panelde ve akademinin, tarihin özgürlesmesi açisindan kuvvetle altini çizdim. Buna bagli olarak, iki baska ve çeliskili boyuta da degindim. Birincisi, 1980’lerden bu yana ABD, Ingiltere ve Avrupa üniversitelerinde okuyup doktoralarini tamamlayan ilmi hür, fikri hür, vicdani hür bir genç tarihçiler nesli geliyor. Thomas Kuhn’un isaret ettigi gibi, yeni paradigmalar yeni kusaklarin elinde yükselir. Tersten söyleyecek olursak, eski Kemalist paradigmanin ne bilimde, ne siyasette, ne medyada hiçbir alanda, 30’unun üzerindeki basarili genç takipçilerini göremiyorum. Öte yandan, buna zit bir egilim de söz konusu. Bugün 15-25 yaslarinda olan hali vakti yerinde ‘üst-orta sinif’ çocuklari yani yeni doktoralilar degil de henüz lise veya lisans siralarindakiler hayatlarinda ne darbe gördüler, ne sikiyönetim, ne olaganüstü hal, ne Mamak-Selimiye-Diyarbakir, ne Kontrgerilla, ne on binlerce insanin tutuklanmasi, ne de yaygin ve sistematik, siradanlasmis iskence. Özetle, Türkiye’nin yakin tarihinden habersizler. Gözlerini açtilar ve kendilerini on küsur yillik AKP döneminde buldular. Aslinda bu, kisisel hafizasi 1950’lerin baslari kadar gerilere giden biri olarak söylüyorum, herhalde Cumhuriyetin görece en normal, en sakin, en istikrarli, en müreffeh dönemi. Ama bu kusagin en azindan bir kismi, Atatürkçü devrimseverlik ile Marksizan solcu devrimseverligin garip bir karisiminin Türkiye’nin muhalefet kültüründe yer etmisliginin yol açtigi habire anormal politika, habire olaganüstü heyecanlar, habire barikatlar, habire Bastille’in zapti, habire Aurora kruvazörünün toplari, habire ‘tekrar bir gün gelecek, bir sabah olacak’ umutlari, habire ‘tank sesleriyle [ve millî birlik anonslariyla] uyanmak’ beklentileri içinde yasamaya devam ediyor.
Dinleyicilerim arasinda, benden de yasli ve ciddi laik, ciddi Atatürkçü bir zat da vardi, biliyordum. Solculuk kültürü ve ufuklari, nasil desem, klasik saga ve Millî Cephe tarzi hükümetlere karsitlik ile sinirlidir. AKP de onun için, ayni çizginin uzantisidir ve dolayisiyla dünya, aynen 1970’lerin ikinci yarisindaki gibidir.
Nitekim söz aldi ve ‘siz,’ dedi, ‘çok tek-yanli bir Türkiye manzarasi sundunuz; bu genç nesil, evet, askerî darbeleri görmedi ama onlarin bugünkü zalim diktatörlükten neler çektiginden hiç söz etmediniz.’ Hani, basbakanin otoriter söylemi, kirici ve itici üslûbu, ikide bir özel hayatlar alanina müdahale etmesi, sirf Islâmî ilkeler içinden konusan ahlâkçiligi, ‘kültürel öteki’lere duyarsizligi, Gezi’nin ilk günlerindeki polis vahseti için hiç dogru dürüst özür dilememesi, ya da kamusal alandaki kismî Islâmîlesme dese, anlayacagim ve ortak muhalefet noktalari bulmamiz mümkün olacak. Ama öyle demedi;all that they have been suffering under the present brutal dictatorship dedi.
Eh iste, dedim ben de karsiliginda, buyurun, Sekil 1, benim birbirinden uzaklasan kültür kitalarinin yol açtigi mutlak kutuplasma hakkinda söylemek istedigim her sey. Fakat hangi ‘diktatörlük’ ve üstelik de ‘zalim diktatörlük’ allah askina? Ve simdiki neslin çektigini söylediginiz korkunç acilar nerede? Ortada Gezi’deki biber gazi disinda ne var? Bir kere, diktatörlük ne demek? Bu ve benzer terimlerin sözlük anlamlarini, siyaset bilimindeki anlamlarini, ya da faraza Lenin’in Devlet ve Ihtilâl’de veya Proletarya Ihtilâli ve Dönek Kautsky’de tekrarlayip savundugu genelgeçer anlami (= prensip olarak hiçbir kanun ve kayitla sinirlanmamis, mutlak iktidar biçimi) toptan unutmus olabilir miyiz? Zaman zaman çesitli politikacilarin otoriter çikis ve egilimleri olur. Yalana, hotzota, manipülasyona basvururlar. Muhafazakâr degerlere yaslanabilir; cadi avlarina kalkisabilirler. ABD faraza Eisenhower, Reagan ya da George ‘W’ Bush dönemlerini yasadi. Polis siddeti birçok ülkede bir ‘sabit’tir. 4 Mayis 1970’te Kent State’de Ulusal Muhafizlar savas karsiti göstericilere ates açti; dört ögrenci öldü ve dokuzu yaralandi. Bütün sagciligi, gericiligine karsin Nixon yönetimi diktatörlük mü oldu? 1945 sonrasinda Avrupa’dan nice Hiristiyan Demokrat geldi geçti; özel olarak Margaret Thatcher neo-con’luk çagini açti. Birçok insanin nefretini kazandilar (ve benim de). Ama kimsenin aklindan, herhangi birine (‘burjuva diktatörlügü’ gibi çok soyut teorik kategoriler disinda) gerçekten diktatör ve diktatörlük demek geçti mi?
En yakinda Sarkozy ve Berlusconi, birer diktatör müydüler, diktatörlük rejimleri mi kurdular? Söyler misiniz, Erdogan Sarkozy veya Berlusconi’den daha mi kötü? Bir bütün olarak AKP bir yana; AKP’nin herhalde en güçlü ve en otoriter kisiligi olarak yalniz Erdogan’i dahi alsak, el insaf, zaman zaman otoriter, hoyrat ve tahammülsüz diye tavsif etmenin ötesinde, nasil diktatör ve diktatörlük diyebiliriz? Her sey bir yana; sirf bir çogunluk hükümeti, sirf otoriter bir lider kisiligi ve sirf asabiyet, ileri geri konusma hali, ne kadar kötü ve zararli olursa olsun, basli basina bir rejim (degisikligi) mi demektir? Su on küsur yilda AKP iktidari, mevcut Türkiye demokrasisinin temel kurumsal dayanaklarindan biri veya birkaçini olumsuz yönde degistirmek; anayasayi ve/ya yasalari geçmise göre daha anti-demokratiklestirmek yönünde ne yapti, bana tek tek gösterebilir misiniz?
Bu sorunun cevabi yok tabii. Çünkü mesele, olgulardan yola çikan gerçekçi bir tesbit degil. Mesele, artik toplumda hegemonik konumda olmayan eski bir elitin, kaybetmisligin hinci içinde, kendi güzel konumunu gaspedilmis, dolayisiyla karsindakini gayrimesru bir düzmece gibi görmesi. Ve buradan, o düzmeceyi (demokrasi içinde yenmek degil) hangi yolla olursa olsun devirmek için her karsi-çareyi mesru görme noktasina gitmesi. Onun gayrimesrulugu, dolayisiyla bizim devirmeci muhalefetimizin mesrulugu! Diktatörlük söylemi, tarihsel bakimdan miadini doldurmus bir Atatürkçülügün (ve tabii daha bile fazla miadini doldurmus bir tür solculugun) sanal âleminde, bu özlem ve arayisin ifadesi.
http://serbestiyet.com/ataturkculugun-sanal-alemi-zalim-akp-diktatorlugu/
16 Aralik
Halil Berktay