Ayni sofranin insani degiliz

Necla Çamlibel
21 yüzyilda her geçen gün daha çok gelisen teknoloji yüzyillik siyasal arena ve kültürel entelektüel yapinin yerini daha günlük birikimlerle, çogunun her seyci olabildigi ve rengini belirtmedigi sosyal medyadaki tuzaklarin dolu oldugu bir alan halinde.
Uzun bir zamandir, Twitter odalarini takip etmeye ve odalardaki konusmalarda zaman zaman görüs belirtme imkanini bulurken, çogunlukla dinleyici ve insanlar bu alanda ne konusuyor.
Bu odalarda Kürt sorunu tartisilirken, tarihsel hafizadan yoksun degerlendirmelerin çogunlukta olmasidir. Ayni sofranin insani olamayanlarla hala ayni sofraya oturmak için ugrasan Kürt sorununu çözüme götürmek yerine çözümsüzlügü dayatan hafizalardir, 29 Ekim’de ikinci yüz yila girecek bu ayrilik, ayni sofranin halklari olmayanlari zorla bir arada tutmak ve kurulan ilk meclisin kurulusuyla baslayan ayrilik hala sürdürülmeye çalisilmaktir. Sofrayi defalarca halklar için haram hale getiren kurucu anlayis ve ortak pisirilenleri haram sofrada oturmaya ve sofranin çakallarini çogaltmaktan vaz geçmis degildir.
Bildiginiz üzre, farkli kimliklere sahip halk topluluklari, birlikte yasadiklari ortak yasam alanlari geregi, her geçen süre içinde, bir takim ekonomik, sosyal, kültürel, ruhsal, ortak degerler ve davranislar gelistirirler. Dinsel, kültürel, yemek örf adet vs vs…
Türkiye Cumhuriyet, halklar arasinda, ortak degerlerin giderek çogalmasi sonucu, toplumdaki egemen kesim, bütün bu kimlikleri himayesinde barindiran bir üst kimlik olusturur. Bu üst kimlik biçimlenmesinde tarihsel gelismeye ek olarak belirleyici, üst kimliklerini kabullendirmek için, birlikte yasadigi veya o cografyada yasayan ve asil sahipleri olan ulusal kimligi unutturmak için; tarihin kendileriyle basladigini, diger uluslarin kimlik, kültürleri kendi kültür ve siyasal yapilari örf adetleriymis gibi toplum üzerinde büyük bir asimilasyon uygulamasiyla, kimliklerinden uzaklastirilmaya, tek kimlige sigdirilmayi kabullendirmenin tek yasam sekli oldugu düsüncesi toplumun beynine kazidi.
Türkiye Cumhuriyeti gibi, üniterci devlet anlayisi diger tüm toplumdaki kimlikleri inkârla kendini yüzyildir yasatti. Türkiye’nin kurulusunda da ulus devlete zemin olacak sartlar mevcut olmadigi için, önce devlet, sonra devlet eliyle ulus yaratilmaya çalisilmistir.
Bu sebepten ötürü, devlet basindan itibaren irkçi otoriter bir biçimde yukaridan asagiya dogru biçimlenmistir. Bu nedenle; Türkiye Cumhuriyeti devlet tarihinin, inkârci, katliam ve soykirimlar tarihi olarak anilacak olmasinda bunun rolü büyüktür.
Biz Kürtlerin de uluslasma süreci 20. Yüzyila sarkti. 19. yüzyilda uluslasma firsati ellerinden alinildi. Ancak, ulus devlet kurma imkanlarini iki yüzyildir ugraslari ve çabalari devam etmektedir.
Kürdistan’in dört parçaya bölünmesi, yeralti ve yerüstü zenginliklerinin kültürel, siyasal, her türlü sömürü ve asimilasyon politikalari, kendilerine ve ulus bilincine olan ruhi yabancilasma, uluslararasi güçlerin kusatmasi, vb. hepsi Kürt ulusalliginin önündeki büyük engellerdi. Bu amasiz ve fakatsiz böyle! Bütün olumsuzluklarina ragmen bundan da daha büyük engel, Kürtlerin kendi aralarinda ortak iradelerinin olusmasindaki firsatlarin iyi degerlendiremedikleri söylemek mümkündür.
Bugüne kadar Kürtlerin uluslasmasi için, siyasi partilerin çogu; ideolojik ve siyasi ekseninde ortaya çikan kurumlar. Kendilerini ezen ve egemenlik kuran üniterci yapiyi bu konuda kendilerine tek çikis yolu görüp, ona benzesmesi sonucudur. Bu nedenle, ulusal ve insani haklarinin elde edilmesi ilk amaçlari olan örgütler, partiler. Tarihsel örneklere baktigimizda; Her parti kendi ulusal kurumunu Kürdistan’in temsilcisi olarak görüyor. Ulusal birlik çagrilari bu temelde yapiliyor. Toplum, ortaya çikan kurumlari ortak ulusal iradenin temsilcisi degil, siyasi partilerin yan kollari gibi görüyor. Oysaki, partiler ve örgütler; Kürtlerin devletini kurmaya hizmet eden araçlardir.
Kuzeyde birbirine yakinlasan ve uzak duran siyasi yapilar. Egemen, devlete itaatkârligi devam eden toplumun önemli bir kesimi Kürdistan’da mücadele yürüten, dini, mezhepsel, asiret çikarlarini önde tutan parti ve irili ufakli örgütler ve bagimli egemen gücün hizmetindeki aydinlar, yöneticiler, özgür devlet sahibi olmamiz önündeki engellerdir. Neden mi? Türkiye’nin Kürt hafizasina baktigimizda bu konu daha net anlasilacaktir.
Ayni sofranin insani degiliz-in kaniti
Kürt sorunu, Türkiye’nin yüzyillik en önemli sorunudur. Sorunun inkâri ve çözümsüzlük, soruna sürekli olarak yeni boyutlar kazandirmistir. Kürt sorunu, siyasi, ekonomik, kültürel ve psikolojik yönleri bulunan, ayni zamanda dünyadaki güçlerin; Ortadogu dengeleri etkileyebilen bir sorun haline gelmistir.
Cumhuriyetin basindan bu yana kamu kurumlari, muhalefet partileri ve sivil toplum örgütleri konuyla ilgili onlarca rapor hazirlamislardir. Yapilan çalismalar, tarihsel arka planlari, aktörleri ve politik referanslari baglaminda ele alindiginda Cumhuriyet’in Kürt hafizasini ve sorunun çözümü yerine nasil çözümsüzlüge sürüklendigini görmek mümkündür. Söyle ki;
Yazilan raporlar, yazildiklari dönemin siyasi dinamiklerinden ve baglamindan, kimin tarafindan yazildigindan ve kimler tarafindan yazilmasi tesvik edildiginden dogrudan etkilenmistir. Kürt sorunu hakkinda rapor yazma gelenegi, bazi istisnalar ve vurgu farklariyla beraber, 12 Eylül öncesi hazirlanan raporlari kapsamakta olup, bunlarin büyük bir kismi egemen devlet anlayisi tarafindan yazdirildigi bir dönemi kapsamaktadir. Digerleri ise; 1990 sonrasi dönemin raporlari olup, önemli bir kismi dogrudan siyasi partiler ve sivil toplum kuruluslari tarafindan hazirlanmistir.
Hazirlanan raporlarin içerigi Türkiye’nin siyasal anlayis ve liderlerine tarihine paralel bir degisim göstermistir. Tek parti döneminde sorun, agirlikli olarak asayis kaygisi ekseninde homojen bir ulus insa etme önündeki engellerin kaldirilmasi olarak okunurken, çok partili döneme geçisle beraber, sorun agirlikli olarak yönetimde yasanan aksakliklarin giderilmesi olarak kodlanmistir.
1990 sonrasinda gerek iç siyasette gerekse dünya siyasetinde etkisi giderek artan sivillesme ve sorunlarin siyasi çözümü egilimine paralel bir biçimde, Kürt meselesi de bu baglamda degerlendirilmeye baslanmistir.
Dogrudan devlet ve devlet aygitina bagli unsurlar üzerinden yazilan raporlar, sorunu güvenligin saglanmasi, ülkedeki birligin korunmasi, bölgesel geri kalmislik, feodalite ekseninde tarif etmeyi tercih ederken, STK’lar ve siyasi partiler bünyesinde örgütlenen siviller tarafindan yazilan raporlarda, demokratiklesme, sivillesme ve dönemin siyasilerinin degistirilmesi gibi talepler öne çikmaktadir.
Raporlarda, sorunun tarif edilme biçimi ve çözümüne dönük öneriler kadar sorunun isimlendirilmesi bile basli basina bir siyasi çözümden ve sagduyudan uzak göstergesi olarak ele alinmaktadir. Sorun, Sark meselesi, Dogu meselesi, Güneydogu meselesi, Kürt meselesi, feodalite sorunu gibi farkli sekillerde tarif edilmis ve kimi zaman meselenin terör boyutu, kimi zaman kimlik boyutu, kimi zaman da sosyo-ekonomik kosullar öne çikarilmistir. Isimlendirmeye bagli olarak sorunun nedenlerine ve çözümlerine dair algi da farklilasmaktadir. Bu çalismada, yasanan sorunun bugünkü halini daha iyi tarif ettigi ve tüm boyutlarini daha iyi kapsadigi düsüncesiyle Kürt sorunu ifadesi tercih edilmistir.
Raporlar bir bütün olarak ele alindiginda, dönemsel sartlarin ötesine geçebilen, genis kapsamli bir vizyonu olan çalismalardan daha çok geçici önlemleri önceleyen, taktik ve stratejinin birbiriyle yer degistirdigi, kalici tedbirler almaktan ve sorunu tüm yönleriyle tartisma sürecinde degerlendirmekten uzak olduguna sahit olunmaktadir.
Demokrat Parti döneminde özel olarak bu soruna dair bir çalisma yapilmamis olmakla birlikte, Kürt sorununun farkli biçimde ele alindigi tespit edilmektedir. DP’nin, Dogu’da parti teskilati açmasi ve Umum Müfettisliklerin kaldirilmasiyla Türkiye’nin Kürt siyasetinde ciddi bir degisiklik olmustur.
DP sorunu asayis mantigiyla ele almayip, bölgeye büyük bayindirlik ve imar yatirimlari getirmistir. DP döneminde saglanan normallesme Kürt sorununa da yansimistir. DP dönemini en iyi özetleyecek olgu, tek parti döneminde sürgün edilen sahsiyetlerin bir kisminin DP’den vekil olmasi gerçekligidir.
1960 askeri darbesiyle tek parti dönemi siyasi anlayisi, özellikle Cemal Gürsel’in, ‘Türkçe konus’ ve ‘Herkes Türk’tür’ sloganlari ile özdeslesen ‘eski’ siyaset, yeniden canlanmis ve sorunu yeniden alevlendirmistir.
1970’li yillar, meselenin daha çok sag-sol denklemi içinde ele alindigi, zaman zaman bu denklemin zorlandigi ve bu durumda özellikle Türk solu içinde yeni ayrimlara yol açtigi yillar olmustur. Bu anlamda TIP içinde yasananlar bugün de önemini koruyan tarihi bir deneyimdir.
1980’li yillara kadar, Türkiye genelinden izole bir biçimde yasanan Kürt meselesinde, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle yeni bir asamaya girilmistir. 1978 yilindan 1987 yilina kadar devam eden sikiyönetim ve 1987 yilinda baslayip 2002 yilina kadar devam eden Olaganüstü Hal sartlarinda, PKK’nin politikalari kitleler içinde etkisini zaman içinde artirmistir. Bu dönemde Kürt sorunu yanlis politikalarla büyümüs ve yeni unsurlarin eklendigi bir soruna dönüsmüstür.
1990’li yillarda siyasette etkisini artiran sivillesme söylemlerine ragmen, sorunla yüzlesmede siyasi ve askeri unsurlar daha fazla iç içe geçmis, sorun adeta tüm yönleriyle güvenlikçi paradigmaya teslim edilmistir. Bu dönemde uygulanan sert tedbirler sonraki yillarda sorunun kendisinden daha büyük bir probleme yol açmistir.
2000’li yillarda baslayan ‘demokratiklesme’ adimlari, AKP iktidariyla yeni bir ivme kazanmistir. AK Parti’nin baslattigi ‘Demokratik Açilim’ süreciyle Kürt sorunu tartisilmasi ve çözümü yerine taraflarin halkimiza yasattiklarina tüm okuyucularim taniklik etti. Ayni sofranin insani degiliz, bu sorunla yüzlesilmedigi sürece, bu cografyada yasayan tüm kesimlerin acisi da her geçen gün derinlestirdi.
Iki basli Türkiye devletinin aklinin artik dumura ugradigi yüzyillik süreçte yeni yüz yilda yeni bir yapilanmaya gitmek zorunda kalmis durumda. Sorunun asil sahipleri Kürtler; Bundan sonra nasil bir seyir izleyecek hep birlikte bekleyip görelim mi diyecek yoksa, bu tarihi hafizadan dersler çikarip, ayni sofranin insani degiliz deyip, yapilmasi gerekenleri mi yapacak siyasi partilerimiz, aydin ve militanlasmamis, basini kuma görmeyenlerle yola devam mi edilecek?
Necla Çamlibel