Buharin’i anlamak
1934’te XVII. Parti Kongresi toplandi. ‘Galipler Kongresi’ dendi. Delegeler ‘Partiye itaat’ etti, Stalin’in zaferini kuzu gibi alkisladi. Ama kisa zamanda onlarin da önemli bir kismi ‘Hanyayi Gonyayi görmek’ durumunda kaldi (*). Üç büyük, sahte, göstermelik Moskova durusmasi daha vardi sirada. Bunlar Türkiye’de 1925-27 terörünün (kahredicilikleriyle Tek Parti diktatörlügünü hazirlayan) Istiklâl Mahkemelerinin karsiligiydi. Kamenyev, Zinovyev ve yoldaslari 1936’da, Pyatakov ve yoldaslari 1937’de yargilandi. Sadece yargilanmadilar; Sovyet gizli polisinin (Çeka ve OGPU’nun halefi, KGB’nin ise selefi, o zamanki adiyla NKVD’nin) zindanlarinda maruz birakildiklari korkunç iskenceler sonucu imzalatilan sahte itiraflar sayesinde amansizca idam edildiler. 1938’de sira, çoktan ikincillestirilmis ve önemsizlestirilmis olmalarina karsin, Buharin ve yoldaslarina geldi.
Bütün diger Eski Bolsevikler gibi, Buharin de sütten çikmis ak kasik degildi kuskusuz. O da önde gelen bir Komünistti; kendini ‘proletarya diktatörlügü’nün sadik bir hizmetkâri gibi görüyordu. Bu yüzden yillardir (Sadakat Kadri’nin dört dörtlük tarifiyle) ‘kendine saygi, körlük ve ikiyüzlülük arasinda giderek daralip neredeyse yokolan’ bir alanda gidip gelmekteydi (bkz The Trial: A History, from Socrates to O. J. Simpson). 1936’da Kamenyev ve Zinovyev’lerin idami karsisinda ‘bu köpeklerin kursuna dizilmesinden fevkalâde memnun’ oldugunu söyleyebilmisti. Bir yil sonra ise, etrafinda kaynayan kazanlari ve zebanileri görebiliyordu artik. 1937 Subat’inda katildigi son Merkez Komitesi toplantisinin ardindan, genç karisi Anna Larina’ya bir mektup verdi. Ezberlemesini ve ileride ‘yeni, genç ve dürüst bir parti liderleri kusagi’na aktarmasini istedi.
Mektupta Buharin, karsi durulmaz bir ‘cehennem makinesi’nin olustugundan söz ediyordu. Herhangi bir Parti üyesini bir gecede bir casus veya bir teröriste dönüstürmeye kadirdi bu ‘cehennem makinesi.’ Ve Buharin biliyordu ki bu cihaz, bu aygit simdi de kendisini almak üzereydi.
* * *
Ilginç bir kavram, durdurulmasi mümkün olmayan bir ‘cehennem makinesi.’ Simdi nereden geldi aklima? Su satirlari yazdigim 17 Ocak 2017 Sali sabahi gözüme ilk ilisen seylerden biri, Günes gazetesinin Etyen Mahcupyan’i 19 Ocak 2007’deki Hrant Dink cinayetinin isaretini vermis olmakla suçlayan manseti oldu. Neymis; polis herkesi sorgulamis da nedense Mahcupyan’i sorgulamamis. Garip degil miymis bu? Oysa Hrant’la son telefon konusmasini Etyen yapmismis. O konusma üzerine Hrant bankadan para çekmek için disari çikmis ve öldürülmüs. Üstelik o sirada Etyen Mahcupyan Zaman’da, yani Gülencilerin gazetesinde yaziyormus. Yani acaba bu, FETÖ’nün emriyle Etyen’in organize ettigi ve Hrant’i disarida bekleyen (disarida beklediklerini bildigi) katillerin kucagina attigi, bunun için de bir bahaneyle kasten para çekmeye gönderttigi bir cinayet miymis?
Yok artik. Hrant’in da, Etyen’in de bütün yakin arkadaslarinin öncesinden de, olaydan beri de bildikleri (çünkü bizzat Etyen’in döne döne anlattigi) bir gerçek var. Hrant ve Etyen iki kardes gibiydi. Birçok seyi birlikte yapiyorlardi. Bunlardan biri de at yarislarina oynamakti. Böyle bir aliskanliklari, tiryakilikleri vardi. O mesum 19 Ocak 2007 sabahi da, evet, Etyen bu nedenle telefon açmisti Hrant’a. Kendi tahmin ve önerilerini söylemisti. Evet, bu, herhangi bir kimsenin Hrant Dink’le yaptigi son telefon konusmasi oldu. Zira Hrant, nasil oynayacaklari konusunda Etyen’le anlastiktan sonra, at yarisi oynayacak parayi bankadan çekmek için disari çikti ve (günlerdir kesfini yapip ‘Ermeni’ çiksa da vursam diye, adlari ancak yeni yeni açiga çikan diger yardakçilariyla birlikte orada beklemekte olan) Ogün Samast tarafindan vurulup öldürüldü.
Ortada aci, çok aci bir tesadüf var. Hani kahpe felek deriz ya, iste onun zalim sakasi gibi bir sey. Peki, bu tesadüfün ötesinde, elde ne var, son telefon konusmasini o yapti diye Etyen Mahcupyan’i ‘suikastin tüyosu’nu vermekle suçlayacak? On yildir bu kadar sorusturma, bu kadar ifade, bu kadar teknik kanit birikimi; ne var dikkatleri Mahcupyan’a çevirmeyi gerektiren? Bu soruyu bu sekilde sormak bile abes. O kadar sifir. Kocaman bir sifir. Öyleyse sorun? Asikâr ki Etyen Mahcupyan’in siyasî durusu. Mutedil muhalifligi. Cumhurbaskani Erdogan’i, çevresini ve mevcut sekliyle anayasa degisikligi teklifini elestiriyor olmasi. Üstelik de bunu, Karar gibi, AK Partililerce (de) okundugu için ‘en tehlikeli’ addedilmesi ve bir an evvel kurtulunmasi gereken bir gazetede yazarak yapiyor olmasi.
Lütfen, elinizi vicdaniniza koyun da söyleyin; bu mudur siyasî mücadele? Gazetecilik bu mudur? Ahlâk bu mudur, namus bu mudur, ilke bu mudur, dürüstlük bu mudur? Insanlara bu kadar rastgele, bu kadar bombos, bu kadar temelsiz bir sekilde kara çalinabilir mi? Ne zaman basladi, hele AKP saflari ve çevresinde, bu tür yöntemlere tevessül etme aliskanligi? Pelikan Dosyasi’yla mi? Bu simdi basli basina bir propaganda tarzi, hoslanilmayan sesleri birer birer itibarsizlastirma, hattâ susturmanin mutad ve muteber yöntemi mi olmaya basladi?
* * *
Çok sükür, Türkiye’nin 1920’lerinden de, Sovyetlerin 1930’larindan da çok farkli bir çagda ve ülkede yasiyoruz. Stalin de yok ortada, NKVD de, Visinsky de, (simdi müze olan) Lubyanka zindani da, gece yarilari enselerinden vurulup isimsiz mezarlara gömülenler de.
Ama söz düzeyinde, kelâm düzeyinde psikolojik terör estiren bir tür ‘cehennem makinesi’ de yok mu acaba? Öyle bir ‘cehennem makinesi’ ki, Vahap Coskun’un daha yeni George Orwell’den aktardigi ifadeyle, gerçeklere tümüyle kayitsiz Dur durak bilmeyen, elestiri ve uyari dinlemeyen bir ‘cehennem makinesi.’ Etrafimiza bir bakalim. Yok diyebilir miyiz gerçekten?
Ve acaba simdi sira kimde?
—————————————————–
Serbestiyet-17 Ocak
Halil Berktay