Diyarbakir’da gördügüm o gözler
Akademisyen, yazar, sanatçi, gazetecilerden olusan 106 kisilik bir grupla geçen hafta ‘Aslolan hayattir. Ölerek, öldürerek degil, sorunu konusarak çözün’ demek için Diyarbakir’daydik.
Çocuklar, gençler, yaslilar, kadinlar Insanlar ölüyor. Sehirler yikiliyor. Halk; evini, yurdunu, isini terk ediyor. Kalanlar ise büyük bir tedirginlik ve çaresizlik içinde.
Hal böyleyken size ‘Esasinda falan sunu istiyor, filan da söyle davraniyor’ diyerek kimin hakli oldugunu tartisacak kadar sogukkanli degilim. Kisisel, ideolojik maddi kazanimlar için vicdanimi, insanligimi da bir tarafa birakamadim.
Bana göre esas olan hayattir.
Durum buyken siyasi analiz yapacak degilim
Insanlarin öldügü, sehirlerin yikildigi, çaresizligin had safhada oldugu bir ortamda kimin hakli oldugunu tartismanin zerre kadar anlami yok. Böyle bir ortamda kimin hakli oldugunu tartismak vicdansizliktir.
Durum buyken beylik laflarla siyasi analiz yapacak degilim.
Diyarbakir’da gördügümü, Tevrat’ta geçen bir hikayeyle anlatmak istiyorum
Bir gün iki kadin Kral Solomon’a giderler. Biri konusmaya baslar: ‘Sayin Kralim bu kadinla ayni evde yasiyoruz. Önce benim çocugum oldu. Üç gün sonra da onun çocugu dogdu. Orada bizden baska kimse yoktu. Bir gece biz uyurken bu kadin kendi çocugunun üzerine yuvarlandi ve çocugu öldü.
Sonra ölü çocugunu benim yanima koyup, benim çocugumu aldi.
Ben sabah uyandigimda çocugun öldügünü fark ettim. Ölü çocuga dikkatli bakinca benim oglum olmadigini anladim.’
Diger kadin hemen atilir: ‘Hayir! O senin çocugundu. Benimki canli. Ölen çocuk senin oglun.’
Ilk konusan kadin tekrar bagirir. ‘Hayir, canli olan benim oglum.’
Iki kadin bu sekilde tartisirlarken Kral Solomon araya girer: ‘Ikiniz de canli çocugun kendinizin oldugunu söylüyorsunuz. O halde birisi bana bir biçak getirsin’
Hemen biçak getirirler. Ve Kral teklif eder: ‘Bu çocugu ortadan ikiye kesecegim. Yarisi birinize, diger yarisi birinize.’
Kadinlardan biri konusur: ‘Ben kabul ediyorum. Kesin çocugu, ben yarisini almaya raziyim.’
Diger kadin can havliyle haykirir: ‘Lütfen benim oglumu öldürmeyin. Çünkü ben onu çok seviyorum. Tamam, çocugu diger kadina verebilirsiniz.’
Bunun üzerine Kral Solomon, ‘Kesmeyin çocugu. Anlasildi ki o çocugun gerçek annesi öldürülmesini kabul etmeyendir. Çocugu ona verin’ der.
Diyarbakir’daki durumun bu hikayedekinden tek farki var
Çocugun gerçek annesi, bir gün ogluna kavusma ihtimalini düsünerek, kesilmesine razi olmuyor.
Diyarbakir’daki durumun bu hikayedekinden tek farki var: Çocugun annesi oldugunu söyleyenlerin ikisi de çocugun kesilmesinden, yarisinin kendilerine verilmesinden yana.
Iki taraf da ‘Yarisi benim olacaksa ölmesinde bir mahsur yok’ tavrinda. Ortada o çocugun annesi oldugunu iddia edenler var ama ikisinde de annelik duygusu, merhameti, akli, zekasi yok.
Kesilme korkusu yasayan bu çocugun gözlerini Diyarbakir’daki toplantida kürsüye çikan 13-14 yaslarindaki kiz çocugunun gözlerinde gördüm.
Insanligi olmayan bir ülke kime vatan olur ki?
O kiz çocugu kürsüde hüngür hüngür aglayarak, ‘Bir aydir okuluma gidemiyorum. Okulumu çok özledim. Lütfen okulumu geri verin. Hayatima kiymayin’ diye adeta yalvardi.
Bu gözlere bakacak, bu feryadi duyacak, o çocugu kurtarmak için, çocugun annesi oldugunu iddia eden iki tarafa da ‘Hadi oradan’ deyip bir sey yapacak; bir akil, bir vicdan, ince siyaset güdecek bir siyasi zeka kalmadi mi bu ülkede?
Vicdani, akli, zekasi Insanligi olmayan bir ülke kime vatan olur ki?
——————————————————-
4 Ocak
Levent Gültekin