Ey ‘Islamcilar’ Islam’a dönün!
Muhalif fikir üreten dinamiklerden biri de hiç süphesiz ‘siyasal Islam’ diye anilan merkezdi. Merkez diyorum ama aslinda o ses merkezden degil, çevreden yükseliyor, gücü elinde bulunduran kadrolarin taskinligini -diger pek çok unsurla beraber- dengeliyordu.
Zira Islamî argümanlar kullanan bu çevre, adaletten, hakperestlikten, dürüstlükten bahsediyordu ve bu çagri vicdanlarda yankilaniyordu.
Peki ya simdi? Sistemin disinda durup meselelere keskin elestiriler getirmeye çalisan ‘siyasal Islamcilar’, artik kendini ‘devletin gerçek sahibi’ görüyor, devletin bütün kadim kurum ve kuruluslarini içsellestirerek yeni bir kimlik ve yaklasim ortaya koyuyor. Mesela keskin elestiriler getirilen MIT, artik ‘devletin bekasi’ni temin eden ‘kutsal’ bir kurulus; YÖK, ‘dindar nesiller’in yetistirilmesi için insa edilen ‘öncü’ bir kurum gibi algilaniyor bu çevrede. Ve aci gerçek: Daha dün denecek kadar kisa bir süre önce söylemini ‘müesses nizam’i ‘tadil etmek’ hatta ‘yikmak’ üzerine bina eden bir akim, simdi devlet denen aygiti kutsayarak tek sesli, tek renkli, tek partili, tek adamli bir sisteme kendini adamis durumda.
Bir zamanlar ‘Islamcilar’in bir sekilde ortaya koydugu sorgulayici mantik bir fikir üretimine neden olmustu. Oysa simdi degil fikir üretmek, herhangi bir düsünceyi tartismaya bile tahammülleri kalmadi. Deger üretmeye mecali çoktan tükendi zaten. Fikir üreticilerinin neredeyse tamami devlet memuru haline geldi. Makamlari, unvanlari, forslari, söhretleri, yatlari, katlari, servetleri yeni bir fikir sancisina da müsait degil, maalesef.
Dün, ‘Kâfir devlet yikilacak elbet!’ derken ortaya konan taskinlik, bugün ‘Devlet geleneginde kardes katli bile vardir.’ çizgisine savrulmus durumda. Dün ‘Islamcilar’ kendilerine ‘Mustazafîn’ derdi; bugün onlara en yakisan tabir, ne yazik ki, ‘Müstekbirîn’ olsa gerek. Zira ekranlara yansiyan kibir, en tepeden basliyor, kuyunun dibine kadar ayni retorikle devam ediyor.
Bir zamanlar ‘siyasal Islamci’ söylemin en belirgin kullandigi örnek Ebuzer-el Gifarî idi. Dillerden düsmezdi o büyük sahabi. Kapinin önünde bekleyen görevliyi görünce valiyi tokatladigi, ‘Hazreti Muhammed ile insanlar arasinda perdeler mi vardi ki kapicilari dizdiniz odaniza!’ diye feryat ettigi anlatilirdi. El hak dogruydu. Ebuzer, sade bir hayat sürmüs, müstagni yasamis, devletin insan için var olduguna inanmisti hep. Mal mülk edinmemis, dünya mali karsisinda secdeye kapanmamisti. Diyetini de ödemis, Allah Resulü’nün yillar önce mucizevi bir sekilde kendisine haber verdigi gibi ‘yalniz yasamis, yalniz ölmüstü’. Hazret-i Peygamber ‘Yalniz hasrolacaksin ya Ebuzer!’ diyerek asil durusunun ahirette nasil mükâfata dönüsecegini müjdelemisti. Düzeni yerden yere vurarak adalet ve esitlik isteyen ‘Islamcilar’ Ebuzer’i örnek almayacak da kimi alacakti.
Heyhat! Hz. Ebuzer artik agza alinmaz oldu ‘siyasal Islamcilar’ arasinda. Zira artik onlarin büyük çogunlugu, ‘merkez’in nimetlerine râm olmustu çoktan. Yatlar, katlar, villalar, lüks saatler… Gelsin bilmem kaç yüz dolarlik purolar, gitsin sabahin ilk isiklarina kadar süren nargileler. E hani fikir sancisi? Nerede kaldi Ebuzer sadeligi, Ömer adaleti, Selahaddin sehâmeti
Devletin (aslinda devlet imkânlarinin yol açtigi servetin) kölesi olma gibi bir tehlike var simdi. ‘Türkiye’nin birikimi’ diye caka satilan o hazinenin yerinde yeller esiyor. Artik fikir üretemeyenler, baskasi tarafindan üretilen degerleri tüketebilmek için etrafa hakaret yagdiriyor. Gazetelerine bakin, TV’lerine göz atin; tefekkürün kirintisini bulamayacaksiniz maalesef. Yalan bol, iftira çok, hakaret girla gidiyor. Üslupsuzluk had safhada. Birkaç istisna hariç, ne nezaket kalmis ‘Islamcilar’da ne nezahet. Simariklik o kadar yaygin ki düstükleri sevimsizlik ve seviyesizligin farkinda bile degil çogu. Yazik!
Kutsalini kaybetmis bazi Ronin’ler, kâh gazeteci kiligina giriyor kâh trol maskesi takiyor. Iktidar yanlisi olmaniz anlasilir bir durum; ama bunu ortaya koyabilmek için kesinkes haram kilinmis yollara tevessül etmeye ne gerek var? Patronunu kurtarmak için bütün alavere dalavere islere fetva uydurup herkese küfürler savurarak racon kesmeye yeltenen bir kisim zavallilar bilmiyor ki bugün geldikleri nokta sadece ‘siyasal Islam’a degil, o mukaddes dinin kendisine de zarar veriyor.
Kendisi gibi düsünmeyen insanlarin ensesine kursun sikip o vahsi görüntüyü paylasim sitelerine koyan ‘cihatçi’ adamla, bir siyasî partiye tam destek vermedigi için sokak serserilerinin bile agza almadigi hakareti müminlere reva gören ve bunu yazarlik sanan fesatçi arasinda fark yok ki! Birinin elinde silah öbürününkinde kalem. Silah bulsa aynisini yapacak gibi hasin, keskin, biçkin…
Hani zulme karsiydiniz, hani mazlumlarin ahini almaktan endise duyardiniz? Ebuzer Efendimiz, seref kudüm buyurup bu karanlik asri tesrif etse geçirdiginiz bu trajik dönüsüme ne der acaba? Ya Ebuzer(ler)’in Ebuzer’i! Yemin olsun ki O’nun (sas) tebcil ettigi degerler içinde gurur, kibir, insanlara eziyet etme, hakaret, yalan, iftira, alay etme, isim takma gibi seytanî ahvalin zerre miktar yeri yok. Ne diyeyim: Ey (eski) Islamcilar! Islam’a dönün. Kur’an ‘Ey Iman edenler! Allah’a ve Resulü’ne iman edin…’ diyerek bizi kendimiz olmaya davet ediyor ya; iste öyle bir sey
Yüreginiz yetiyorsa simdi cevap verin
Selam-Tevhid sorusturmasinin özü her ne ise, ‘havuz medyasi’ diye anilan gazete ve televizyonlari çilgina çeviriyor olmali. O hirçinlikla agza alinmayacak laflar sarf ettikleri gibi, telasla hatta panikle bir seyler de yapiyorlar. Mesela 1. sayfadan onlarca fotograf basarak 7 bin kisinin dinlendigini iddia etmislerdi. Daha ilk dakikadan akla ziyan komik bir iddia oldugunu ilk mektep seviyesinde matematigi olan herkes anladi, gülümsedi; zira o kadar insani dinleyecek ne teknik imkân vardi ne de kadro.
Abartilarla baltayi tasa vuranlar daha sonra sayiyi 2 bin 280’e indirerek rezil olmaktan kaçindi. Mecburdular. Ne var ki o kadar insanin da dinlenmedigi ortaya çikti. Bassavci Hadi Salihoglu, ‘Siz de kardesim bir anda yükleniyorsunuz! Yanlis sayiliyor demek ki…’ diyerek yandas gazetecilerin düstügü gülünç durumu (ve tabii ki o rakami onlara veren devlet birimini) kurtarmaya çalisti.
Hafta içinde Aksam adli bir gazete hadiseye yeni boyut katarak tarihî iki itirafta bulundu.
1. Ilk defa Selam-Tevhid davasinda kanunen dinlenen gerçek rakami söylemek mecburiyetinde kaldilar: 242. Insan bu saatten sonra ‘E birader o mübalaga ve yalana ne gerek vardi?’ demeden edemiyor. Umurlarinda mi? Sanmam. O gazeteyi yöneten arkadas, Zaman’a iftira eden bir manset atti; sonra bu gazeteden hodri meydan denerek ‘Serefiniz, onurunuz varsa ya ispat et yahut özür dile’ cevabini aldi. O gün bugündür özür dilemeyerek basin tarihinin en piskin yayin yönetmeni sifatini tasiyor. Simdi atanmis patron da ayni yolda yürüyor ve agzindan çikani kulagi duymuyor. Her neyse
2. Ilk defa itiraf ediyorlar ki dinlenen kisiler arasinda Iranlilar da varmis. Iste buna hukukta cürm-ü meshud (suçüstü yakalanma) diyorlar. Yatacak yerin yok senin yandas medya. Basit bir gazetecilik sorusu: Tevhid-Selam dosyasinda dinlenen Iranlilarin isimlerini gazetede yayinlarken neden gizlediniz, niçin sildiniz? Dinlenmedigi halde onca sanatçiyi, gazeteciyi, siyasetçiyi, isim isim nesredip algi operasyonu yaptiniz da ‘Iranli ajan’ olmasindan kusku duyulup dinlemeye alinan kisilerin isimlerini neden tek tek ayikladiniz?
Konu ‘casusluk sorusturmasi’ olduguna göre ‘yabanci’ kisilerin takip ediliyor olmasi çok mühim. Tabii bir de o ‘ajanlar’ ile baglantili olanlar. O halde yandas yazi isleri Iranli isimleri tek tek cimbizlayarak neyi örtbas etmek istedi? Casuslari ortaya çikaracak ipuçlarini yok etmek gazetecilik faaliyeti midir yoksa baska bir sey mi? Daha ötesi, bu dosya neden alelacele kapatilmak isteniyor? Birakin kim ‘casus’, kim ‘casus avcisi’ ortaya çiksin. Ve herkes bilsin ki bazilarinin gazetecilik disinda baska meslegi de varmis…
Ekrem Dumanli
