Inanmak rahatlaticidir
Ülkede medya diye bir sey kalmadigi için haber olarak aldigimiz bilgilerin de gerçegi ne kadar yansittigini bilmiyoruz. O nedenle de yakin geçmiste neler oldu veya simdi neler oluyor gibi sorulara da yanitlarimiz bin bir çesit. Geçenlerde katildigim bir toplantida böyle bir durumla karsilastigimda isimizin ne denli zor oldugunu bir kere daha anladim. Farkli siyasi partilerden insanlarin, örnegin ‘çözüm sürecinin sona ermesi’ ya da ’15 Temmuz darbe girisimi’ gibi son dönemin olaganüstü olaylariyla ilgili ne denli farkli hikayelere sahip olduklarini görünce, bizleri hareket ettirenin ‘bilmekten’ çok ‘inanmakla’ ilgili oldugunu anladim.
Inanmak insan için rahatlatici bir eylemdir. Tersten söylersem, eger olan olaylari aklimizla kavrayamiyor, bilincimizle degerlendiremiyorsak bu durum insana rahatsizlik vereceginden ‘inanmak’ bu çeliskili durumdan kurtulmayi mümkün kilar. O nedenle de her hangi bir olayi bilgiden yoksunlugumuz nedeniyle aklimizi kullanarak ‘anlayamiyorsak’ bu durumda ‘inanmaya’ yönelmemiz de normaldir. Örnegin ‘Günde sekiz saat uyumak sagliklidir’ inancini ele alalim. Bu öneri dogru da olabilir yanlis da olabilir. Peki ama bunu nereden bilecegiz? Dogrusu uykunun insan sagligina iyi geldigi seklinde ispatlanmis bir ‘bilgimiz’ yok. Ama bir türlü saglikli bir yasami gerçeklestiremedigimizden dolayi kimilerimiz her gün sekiz saat uyuma önerisine, insan vücudunun daha az zorlanmasi anlamina geleceginden dolayi ‘inaniyor’. Hepsi bu!
Dikkat edilirse burada her gün sekiz saat uyumanin sagligimiza nasil etki edecegini bilmemiz gerekmiyor. Daha dogrusu bunun hiç bir önemi yok. Önemli olan günde sekiz saat uyumanin sagligimiza iyi gelecegi biçiminde, dünyanin gerçekleri karsisindaki çaresizligimizi yenmemize yardimci olacak bir önerinin (bir inancin) varligi.
Bireyin kendi çikarlari pesinde kosan bir varlik olarak tanimlanmasi, inancin da bireysel bir durum olarak kavranmasina neden oldu. Oysa birey bu dünyada ne yalniz basina yasamakta ve ne de sahip oldugu özellikler içinde yasadigi toplumdan soyutlanabilmekte. O nedenle de ‘inanmak’ bireysel degil, bireyin içinde yasadigi toplum kesiminin bir fonksiyonudur.
Toplumlarin belirli bir kimlik etrafinda olusmus ‘homojen’ bireylerden degil de farkli kimliklerden olusmus bireylerden olustugunu bir yol kabul edersek görürüz ki inanmak ile ait olunan kimlik arasinda çok yakin baglar vardir. Bir baska ifadeyle, her bir sosyal kimligin kendi etrafinda gelistirdigi belirli bir inanç sistemi vardir ve bireyler bu inanç sistemi içinde hayata, hayatin gerçekleri karsisinda kendileri için rahatlatici olanlara inanmak isterler.
Bütün bunlarla ne anlatmak istiyorum? Anlatmak istedigim, bilgiye erismenin zorlastigi otoriter toplumlarda insanlarin karsilasacagi olaylari anlamalari da zorlasir. Aklin ve bilmenin yerini ‘inanmak’ almaya baslar. Üstelik bu ‘inanmak’, tüm toplum katindan çok her bir ‘kimlik’ etrafinda sekillenir. Her kimligin bireyleri, o kimligin içinde ‘inanilana’ inanmaya baslar. Aklin ve bilme ihtiyacinin yerini ‘inanmak’ alir ve bu da kendi kendini üreten bir süreci tetikler.
Sonuçta ne mi olur?
Sonuçta birbirini anlamayan, anlamak için de bir çaba harcamayan, o nedenle de kendi kimligi içine konusan ve toplum için nelerin iyi olacagina iliskin ‘fikirlerinden’ çok ‘inançlarini’ yaristiran bir toplum olusur. Bu toplumun ‘çatisma’dan baska bir sey üretmesi mümkün müdür?
Mümkün müdür?
—————————————————————
9 Mart
Erol KATIRCIOGLU