Makale

Islâm, Kemalizm ve Sol

Kemalist hareket, daha ‘Kemalizm’ adi icat olunmadan çok önce, daha isin basindayken, Islâmiyet’le degilse de Islâmcilik’la çekisme halindeydi. Çünkü zaten bütün o ‘amorf’ Baticilik/Milliyetçilik hareketi böyleydi. Ancak o ‘amorf Baticilik’ henüz ‘Cumhuriyet’ gibi daha somut siyasi hedefler düsünmez ve Osmanli devletini ve Hanedan-i Âl-i Osman’i bagrina basmaya devam ederken, aradaki gerilim, ‘çekisme’ gibi kelimelerin anlattiginin çok ötesine geçmiyordu. ‘Islâmci’ Said Halim Pasa, Ittihat ve Terakki’nin Sadrazam’i olabiliyordu.

Kurtulus Savasi boyunca mesafe büyüdü; Cumhuriyet iyice köprüleri atti. Bir yanda Mustafa Kemal, Diyanet Isleri gibi projeleri (ve devlet gücüyle), bir yanda Islâmcilar bütün geleneksel araçlari ve imkânlariyla, Müslüman toplumu kendi Islâmlarinin izleyicisi olmaya çagirdilar. Bu mücadelenin bugün de devam ettigi besbelli. AKP’nin sandik basarilarina bakildiginda, aradan geçen bunca yildan sonra, Islâmciligin beklendigi ve özlendigi gibi yok olmaya yüz tutmadigi, tersine, bir ‘Islâmofasist düzen’ kurmaya yaklasacak kadar güçlendigi de görülüyor. Tabii AKP’nin ve Tayyip Erdogan’in nereye kadar ‘Islâmci’ oldugu da sorulabilir ve sorulmali, ama o apayri bir konu.

Su özet bütün sematizmine ragmen genel olarak dogruysa, Kemalizm ile Islâmcilik arasinda niçin bir kan davasi oldugu sorusu da cevabini bulmus olur.

Bu beni çok yakindan ilgilendiren bir sorun degil aslinda. Ben kendini ‘Sosyalist’, ‘Marksist’ olarak tanimlayanlarin bu kavgada Kemalizm safinda yer almalarinin nedenleriyle ilgileniyorum.

Bunun birinci nedeni bu ‘sol’un aslinda Kemalizm’in içinden çikmasidir. Kemalizm’e karsi ve Kemalizm’in disinda kendini tanimlamayi basaramamis olmasidir. ‘Basarmak’ bir yana, böyle bir sey yapmaya gerçek anlamda tesebbüs de etmemistir. ‘Ben Sosyalist’im’ diyen ortalama TC yurttasina göre Kemalizm aslinda Sosyalizm yolunda atilmis, ama arkasi getirilememis bir adimdir. Peki, Sosyalizm ne? O da Kemalizm’in yari yolda biraktigi isleri sonuna getirmektir. Örnek? Kemalizm ‘devletçilik’ yapti, ama yarim yamalak yapti. Biz mülkiyeti de yasak edip tam devletçilik yapacagiz. Kemalizm bagimsizlik siyaseti izledi. Ama onu da tam izleyemedi. Biz ‘tam bagimsiz’ olacagiz v.b.

Dolayisiyla 12 Mart öncesinin ‘Ankara’ya gitme/Bolu’ya gitme’ metaforu konuyu çok iyi özetliyordu. ‘Biz Marksistler Ankara’ya gidiyoruz. Yanimizda Kemalist yol arkadaslarimiz var; onlar Bolu’ya gitmek istiyor. Iyi ya, Bolu’ya kadar birlikte gideriz, sonra biz yolumuza devam ederiz.’

‘Sol Kemalistler’le ittifak’, ‘Sol cuntaya yolu açmak’ gibi siyasi formülasyonlari açiklayan bir genel mantik.

Ama bir de ‘reel-politik’ bilinçalti hesap var. Biz öyle Bolu, yari yolla yetinen adamlar degiliz; onun için manevi üstünlük bizde. Ama is maddî hayata gelince, onlar, o ‘yari yolcular’ olmasa, bizim Pendik’i de bulacagimiz yok. Onun için de bu hesaba siki tutunmamiz gerekiyor.

Bunlara ek, Marksizm’in Kâbe’si olan Moskova’da ne denmis? Komintern vakt-i zamaninda ne analizi yapmis?

Türkiye Cumhuriyeti ne burjuvazisi, ne de proletaryasi olan bir azgelismis toplumdur. Iyi bir sans eseri bu ülkenin basinda simdi ilerici (bu ‘Batici’yi da içeriyor) ve anti-emperyalist bir kadronun yönetimi var. O ülkedeki Komünistler her seyden önce bu yönetimi ve onun yaptigi reformlari desteklemelidir.

Komintern lagvedildi ama bu zihniyet o çevrede devam etti. Komünist Mustafa Suphi’yi öldüren ‘anti-emperyalist’ kadroyu, ‘reel-politik’ gerekçelerle desteklemeye devam!

Bu durumda biz de Mustafa Suphi’yi dilimize dolamadan kati gerçeklerin gösterdigi yoldan ilerlemeliyiz.

Ilerledik.

Üzerine daha çok sey söylenecek bir ‘yakinsaklik’ bu. Bir ‘ittifak’tan öte, bir ‘akrabalik’.
Ama bence ‘Sosyalist Sol’un Islâm konusunda Kemalizm’in yaninda saf tutmasinin daha içkin, daha köklü bir nedeni daha var.

Bu toplum yüzyillarca ‘Müslüman bir toplum’ olarak yasamis, bunun disinda herhangi bir düsünce biçimiyle karsilasmamis. Müslümanlik içinde ‘Katolik/Protestan’ kavgasi gibi büyük bir entelektüel kavgayla karsilasmamis (Sünni/Sii kavgasi böyle bir sey degildir ve Osmanli toplumunda herhangi bir entelektüel kivilcim çaktirmayacak kadar eskide kalmistir), ‘hümanizm’e benzer bir anlayis yaratamamis (13. yüzyilda buna benzeyen çikislar olsa da sonunda ‘Zahid Islâm’ kazandi) bir toplumdur. Tabii ki ‘Aydinlanma’ gibi bir hareket de burada sözkonusu degildir. Burada monolitik bir gerçeklik olarak Islâmiyet her türlü tekelini sürdürmüstür. Ta ki, arka arkaya yenilgiler, devletin tepesinde olan, ama hiç yaygin olmayan bir çevrede ‘Bu is böyle olmuyor’ duygu ve düsüncesini yaratana kadar.

O zaman, tek ‘alternatif’ düsünce biçimi olarak ‘Baticilik’ baslar.

Kocaman genellemelerle ilerleyecegim: bu Baticilik, daha en basta, ‘Bati’nin ne olduguna, niçin güçlü olduguna v.b. dogru dürüst bir teshis koymus bir düsünce biçimi degildir. Bunu bugün bile çözdügü söylenemez. Ilhan Selçuk, Kemalizm’i ‘Anadolu Aydinlanmasi’ gibi deyimler kullanarak kucakliyordu. Kant’in Aydinlanma üstüne ünlü yazisini herhalde hiç okumamisti ve ‘Hayatta en hakiki mürsit ilimdir, fendir’ pozitivizmini Aydinlanma saniyordu.

Zaman içinde Baticilik, ister istemez, kendi kompartmanlarini olusturmaya basladi. Ancak Türkiye’de Baticilik, Bati’nin kendisinde görülen çizgilerden çok farkli örüntüler çizdi. Örnegin Bati, Fransiz Devrimi ile birlikte ‘Millet’ kavramini kesif ve icat etti. Yaklasik bir yüz yil sonra, biraz da farkli kökenlerden, ‘irkçilik’ dogdu. Burada ise milliyetçilik irkçilikla birlikte dogdu. Burada milliyetçiligin bir Renan’i olamadi.

Bati’da daha 17. yüzyilda, Ingiliz Iç Savasi’nin belirleyici oldugu bir ortamda Liberalizm düsüncesi biçimlendi (Locke v.b.). Burada liberalizm bugün bile kendine saglam bir temel bulmus degil.

Herkesin çöken imparatorlukta (sonradan da sorunlu, zayif cumhuriyette) ‘kurtulus formülü’ aradigi ortamda, milliyetçiligini sosyalizme vardiranlar bile oldu. Sermaye birikimi olmayan toplumda, ‘ulusal kalkinma’ ancak sosyalizmle olur diye inananlardi bunlar.

Burada bu sol, sözgelisi, ‘Lâle Devri’nde yobazlar matbaayi yiktilar’ diye ögrendiler tarihi. ‘Lâle Devri’nde hayatini hattatlik yaparak kazanan kaç kisi vardi?’ sorusunu sormayi akil edemeyen bir ‘sol’.

Her seyin bir ‘bize özgü’ olani var ya, ‘milli ve yerli’. Bu da ‘bize özgü sol’.

Baticilik’ta bunlar olurken Islâmcilik da kendi içinde bazi dönüsümler geçiriyordu (tersi, ‘sosyoloji’ye meydan okumak olur); ama ‘disa karsi’, yekpâre (monolitik) görünümünü koruyordu. Daha dogrusu, dönüsümler o cephenin çok yaygin olmayan aydinlari arasinda cereyan ediyor ama toplumun büyük çogunlugu, bunlardan habersiz ve ilgisiz, kendi monolitik hayatini, hayat tarzini, sürdürüyordu.

Dolayisiyla altmislarda Türkiye’de Sosyalizm çokça lafi edilir bir ideoloji karakteri edindiginde, bunu akla yakin bulan, kurtulus umudunu orada gören, büyük çogunlugu genç insanlar, bütün hayatlarini düzenleyen Islâm’a (büyük ölçüde ‘folk Islâm’ diyebiliriz) baskaldirarak Sosyalist oldular. Bunu yaparken Islâm’i, yani dini, yani bu toplumda en yaygin yasama tarzinin kurallarini, degerlerini düzenleyen düsünce sistemini (ya da ‘sistemsizligi’ni) her seye, evrensel medeniyete ve sosyalizme en büyük engel olarak gördüler.

Örnegin Harun Karadeniz, erken yillarinda Islâmci’ydi. Dogdugu ve durdugu yerin degerleriyle bogusarak Sosyalist oldu. Olunca da, Kemalizm’den çikarak oraya gelen birinden (örnegin Mahir Çayan) çok fazla farki kalmadi. ‘Kalmadi’ derken o geçis anini kastediyorum. Geçtikten sonra izlenen siyasi rota elbette önemli. Harun gibi halkin içinden gelen bir sosyalist normal olarak, bildigi yerdeki insanlarin duyarliklarini daha yakindan tanir, onlara daha hosgörülü bakar.

Türkiye’de (veya baska Müslüman toplumlarda) varoldugu ve egemen oldugu biçimleriyle Islâm bir hayli formellesmis, bir hayli dissal, daha çok yasaklariyla varligini belli eden bir düsünce sistemidir. Düsünceden çok hayat tarzini düzenler. Bu, dinin kendisinden oldugu kadar dini benimsemis toplumun entelektüel ufkunun dikte ettigi bir durumdur. Islâm’in erken dönemlerinin büyük düsünürlerinin, Ibn-i Haldun’un, Ibn-i Rüsd’ün gölgesi kalmamistir v.b.

Onun için yeni bir düsünce biçiminin gelip siradan Müslüman yurttasin ‘fikrini çelmesi’ çok zor bir sey degildir. Daha ciddi sorun, önceki ideolojik formasyonun biraz da kaçinilmaz kildigi entelektüel sigligin yeni benimsenen düsünce sisteminin kavranisini da belirlemesi, biçimlendirmesidir. Islâm’in bes sartindan tarihî maddeciligin bes asamasi anlayisina geçmek çok büyük bir entelektüel çaba gerektirmiyor. Gene önceki ideolojik yapidan gelen ‘merkezî otorite saygisi’, ‘tartisma-elestiri kültürü eksikligi ya da yoklugu’ gibi aliskanliklar yeni ideolojik formasyonda da devam edebilir, genellikle de ederler.

Bu arada sosyalist olmus yurttas geride biraktigi arkadaslarinin da bir düsünsel özgürlesmeye ihtiyaci oldugunu genellikle unutur. Örnegin Harun Karadeniz onlarla bir diyalogun hep sürmesi gerektigine inanmisti ‘ ama o Harun Karadeniz’di.

Entelektüel dönüsüm geçiren insanlar ‘sigarayi birakip sigaraya düsman olanlar gibi’ kendi eski konumlarini kötü duygularla anarlar. Bunu, hâlen o konumda bulunanlara da yayarlar.

Dolayisiyla ‘Sosyalist’ ya da ‘Marksist sol’da da, Kemalizm’de olana benzer, elestirellikten uzak, anlama çabasini bastan reddeden bir ‘Islâm fobisi’ olagelmistir.

—————————————————-

T24-17 Mayis

Murat Belge

Back to top button