Kim bu darbenin lideri, basarili olsaydi kimler kurulacakti makam arabalarina, Saray’a, Meclis’e?
“Çeliskileri, yalanlari bayraklar örtemiyor ki!”
Herhangi bir ülkede darbe girisimi savusturulmus olsa, pesine düsülecek ilk soru, bu girisimin lider kadrosunun kimler oldugudur. Hemen ardindan sira, girisim basariya ulassa iktidari kimlerin hangi hiyerarsi ve isbölümü içerisinde kullanacagina (bakanlar kurulu, vs.) gelir.
Iki yüz otuz dört insan silahli muhterislerin ihtirasina kurban gitti; iki bin kisi kadar yaralandi; yirmi bine yakin insan gözaltinda, on bin civarinda tutuklu var; komutani içeri atilmis askerî birlikler haritasi papatya tarlasi gibi; isinden edilen memur sayisi yetmis-seksen bin arasinda, cumhurbaskanina bakilirsa yüz bin de olsa iki yüz bin de olsa hepsi ‘temizlenecek’, askerî okullar kapatildi, ordunun yapisi tepeden tirnaga degisiyor Rakamdi ayrintiydi, hiç girmesek de olur, toplumca muazzam bir sarsinti yasadik; hâlâ sürüyor. Milyonlarca insan o gecenin travmasini hâlâ atlatamadi.
Gelin görün ki, islerine geldikçe darbenin bastirilmasindaki kahramanligini öve öve bitiremedikleri halka karsi bizi yönetenlerin herhangi bir sorumlulugu, borcu yok. Tavrini kahramanlik mertebesine vardirani vardirmayaniyla bu ülkenin ahalisi külliyen darbenin karsisina dikildi. Dolayisiyla yönetenlerin borcu herkese. Tam da onlarin hep söylemek, duymak istedigi gibi, susuyla busuyla, bütün ‘Türkiye’ye.
Ancak burasi, HES yapacagim hirsiyla kurutmadik irmak birakmayanlarin ‘irmagina kurban’ diye gögsünü paralayabildigi, ‘Ölürüm Türkiye’m’ ülkesi; bu yüzden yönetenlerin sorumlulugu veya borcundan sözetmek uçuk fantezi.
Çeliskileri, yalanlari bayraklar örtemiyor ki!
Oysa vaziyet fena halde sinir bozucu. Neredeyse bir ay olacak, hâlâ bize darbenin kimler tarafindan nasil planlandigini, icraat asamasinda hangi kazalar, caymalar, ihanetler, muhbirlikler yüzünden sekteye ugradigini, darbe basariya ulassa ülkenin kimler tarafindan nasil yönetilecegini, hangi görevlere -isim isim- kimlerin geçecegini anlatmiyorlar? ‘Iste trafik canavari!’ diye bir araba gösteriyorlar; kapilari kapali, kaputu aralayamiyoruz bile, motor yerinde mi, anlayamiyoruz, bagaj kilitli, orada ne var, belli degil. Söför mahalli de bos!
Önümüze döktükleri ifadelerden o kadar çok çeliski, mantiga, ‘hayatin dogal akisina’ uymayan o kadar çok abuk subuk ayrinti seçip sergileyebiliriz ki, sanat kiligindaki cinlik ekollerine yenisini katmamiz isten degil. Böyle seylere kalkismayip sadece bir-iki hayatî ayrinti üzerinde dursak dahi, elimizde kallavî sorular var.
Ve belki daha önemlisi, bu çeliskili durumlarin bu sekilde sürdürülmesi basli basina kurcalanmasi gereken bir mevzu halini aldi bile. Mutlaka, ama mutlaka izah edilmesi gereken noktalar, cevap verilmesi gereken sorular var, ancak pekâlâ bilinerek istenerek, bunlar yokmus gibi davraniliyor. Bariz çeliskiler -yapilip geri çekilip revize edilmis yenisi ortaya sürülen genelkurmay açiklamalari sûretinde meselâ- önümüze döküldü ve, evet, bunlar yokmus gibi davraniliyor.
Böylece ne amaçlaniyor? Unutacak miyiz çeliskileri, karanlik noktalari?
Önce bir tehlikeye isaret edecegim. Gelin, ufak bir deney yapalim.
Soruyorum: 15:00’te alinan istihbaratin cumhurbaskanina üç-dört saat veya hiç! bildirilmemis oldugu, dogru mudur? Tayyip Erdogan haberi sahiden enistesinden mi aldi? Ya basbakan? Genelkurmay baskani, neden hava kuvvetleri komutanini aramadi? Yoksa harekât baskani araciligiyla aslinda aradi mi? Hava kuvvetleri komutani darbe ihtimalini 21:30’da esinden mi ögrendi? Yoksa daha önce ögrenmis miydi? MIT Müstesari Hakan Fidan, basbakanin ‘bize niye haber vermedin?’ sorusuna ‘cevap veremedi’ mi sahiden? O sordu, o da cevap veremedi Ee? Ne oldu? Bakistilar mi öyle bos bos?
Bu sorularin herhangi birinin cevabini ilk günlerdeki kadar merak ediyor musunuz? Sanmam. Peki sorular size bildik, tanidik, giderek beylik, sikici geliyor mu? Herhalde. Iste bu yüzden bir süre sonra sormayi birakacaksiniz; muhtemelen.
Bu ciddî bir tehlikedir. Bu sorulari unutmamizi saglayacak sekilde davranilmasi ise, toplumca asagilanmamiz demektir.
15 Temmuz’a gelene kadarki hükümet pratigiyle bir-iki küme düsmüstük, darbe girisimiyle daha asagi yuvarlandik, simdi, bunlari unutarak dibe biraz daha yaklasacagiz.
Yalanla yönetilmeyi kabullenecek miyiz?
Böylelikle bir küme daha düsecegiz, ama düsüs bununla sinirli kalmayacak. Zira vahamet, sadece olmus bitmisin en hayatî unsurlarinin bizden gizlenmesinden ibaret degil. Su anda bizi yöneten, en üst düzeydeki insanlar, toplumu bastan asagi sarsan, bunca kurban alan feci bir hadise konusunda bize yalan söylemekteler. En azindan bazilari yalan söylüyorlar. Çünkü hepsinin dedikleri ayni anda dogru olamiyor! Biz de kendisine yalan münasip görülmüs, hakki hukuku olmayan tebâ konumundayiz.
Abdullah Gül cumhurbaskaniyken ona danismanlik yapmis Yeniçag yazari Ahmet Takan, darbeyi Cumhurbaskani Erdogan’a ‘Ankara’daki çok önemli [bir] siyasetçi’nin saat ’18:00’den sonra’ haber verdigini ileri sürdü. Üstelik ‘Saray’daki kaynagi’na dayanarak! (Bu siyasetçi o kadar ilginç baglantilari olan bir kimse ki, cumhurbaskanini ‘yaverinize dikkat edin’ diye de uyarabiliyor.)
Peki, haberi 20:30-21:00 sularinda ‘enistesinden aldigini’ ileri süren Erdogan bunu tekzip etti mi? Hayir.
Hava Kuvvetleri Komutani Orgeneral Abidin Ünal, biliyorsunuz, Istanbul’da dügündeydi ve darbe haberini 21:30 sularinda ‘esinden’ aldigini söylemisti. Esi de baska bir generalin esinin telefonu üzerine onu aramisti filan. Orgeneral ayrica, genelkurmay baskani ile ikinci baskani aradigini ama ulasamadigini belirtmis, onlar geri aradilarsa bilemeyecegini, çünkü telefonunun üzerinde olmadigini söylemisti!?
Ayni orgeneral simdi bir rapor hazirlatti, olaylarin gelisimini saat saat döktürdü. Bu döküme bakarsaniz, kendisi 19:30’dan önce vaziyetten haberdar! Ve haber, esini arayan general esi falan gibi tesadüfî-özel kanallardan degil, düpedüz askerî kanaldan gelmis.
Ve tabiî kimse çikip, pasam, generalim, komutanim, Abidin Bey, artik nasil tercih ederse o sekil, peki sen neden daha evvel esim aradi da suydu da buydu da diye hikâye anlattin, diye sormuyor.
Soramiyor, ortam müsait degil. Yoksa FETÖ’nün ihanetinden süphen mi var? FETÖ yapti, iste FETÖ, FETÖ! Vataaan, kaaan, haydi bayraklar, Ölürüm Türkiye’m, dombra, bir dombra daha tamam. Birlikte güzeliz, ne bozuyorsun!
Öyle görünüyor ki, ana muhalefet partisi CHP’nin öndegelenlerinin de FETÖ’nün marifetleri disinda herhangi bir konuda kayda deger sikintisi ve bilgi ihtiyaci yok.
HDP Es Genel Baskani Selahattin Demirtas, 9 Agustos’taki grup konusmasinda, ‘Gülen’in iadesini istemiyorlar,’ dedi, her zamanki ironik tarziyla. ‘Kimbilir gelip neler anlatacak. Gelir burada bildiklerini anlatirsa, Allah korusun, Türkiye tek partili sisteme döner. Biz tek basimiza kaliriz.’ Demirtas, idam lafinin Gülen’in iadesini imkânsizlastirmak için ortaya atildigi iddiasini da bu sözlerinin arkasina ekledi.
Diyecegim, ister istemez akla geliyor bu.
Bütün hayatî sorularin anasi olan su hayatî soruyla birlikte: Neden bize yalan söylüyorlar? Neden israrla yalan söylüyorlar? Neden birçok yalanin yalan oldugu bu kadar açikken, ortadayken, bunu hiçbirimizin fark etmeyecegini varsayarak davraniyorlar? Neye güveniyorlar? Halk kendini bayragin,Ölürüm Türkiye’m’in coskusuna kaptirdi, sormaz, kurcalamaz, diye mi düsünüyorlar?
Lâkin bütün sorularin anasi olan bir soru, su nemli sicagi yaran, ince ve keskin bir anlik rüzgâr gibi, açik birakilmis pencerelerden süzülüp, zor bela uyuyacak vakti bulan yorgun ruhlari rencide etmiyor mudur sabaha dogru? Kimsenin anlamadim diyemeyecegi açiklikta, aslinda biraz kahve agziyla ifade edilmis, yayginlasmakta olan soru su degil mi: Hakan’la Hulusi dört saat ne yaptilar orada?
Darbeyi haber alis saati gece 21:30’dan giderek aksamüstüne dogru kayan cumhurbaskaninin ne yaptigi sorusunu da, uykulari kaçirma pahasina, buraya eklemeliyiz.
Can alici meseleyi unutmadan: Kimdi bu darbenin liderligi? Basarsalardi kimlerin emirleriyle öldürülecektik? Kimler kurulacakti makam arabalarina, Saray’a, Meclis’e?
Halkin kahramanligini alkislayip onun gerçegi ögrenme hakkini tanimamak, teslim etmemek, bunun geregini yapmamak, hakki hukuku, toplumsal haysiyeti geçtim, -onlar nasilsa hiçbir muktedire hiçbir sey ifade etmiyor-, tanklara uçaklara karsi sokaklara dökülüp can veren insanlara karsi büyük ayip.
Bu yazi P24’te yayimlanmistir
Ümit Kivanç

