Kurdistan’in gök kusagi; DOMLAR

” Kadim ve Mazlum dilimin, inatçi kahkahasina
Ji bo Devlikenê Kejê”
Kejé BÊMAL
-Gidelim mi Can?
-Gidelim!
-Nereye diye sormayacak misin?
-Vardir bir bildigin .
-Peki! Hem yolda sana masal anlatacagim .
-Bak o zaman uçarak gelirim! Kaçta? Nereye?
-Sabah yedide
Nusaybin otobüslerinin kalktigi yerde
-Tamamdir!
Can benim canim. En çok bana duydugu sinirsiz güveni seviyorum. Normal yasaminda sesiz, sakin, kimseyle isi olmayan kendi halinde bir çocuktur. Kendisine yasamak için seçtigi kent bile benim gibi bir insani verem eder! Dünyada grinin alabildigine yogun oldugunu düsündügüm tek sehir Ankara’da yasar. Ilginçtir Ankara öyle tuhaf bir sehirdir ki insanlari bile elbiselerinde sadece siyah, lacivert, gri kullanir! Ve ben zorunlu olmadikça asla o kente yolumu düsürmem. Ola ki düsmüsse iki tane killi el boynuma sarilip sikiyormus gibi nefessiz hissederim. En kisa zamanda o kenti terk etmek için elimden geleni yaparim. Ama Can öyle sesiz, öyle kendi halinde ve öyle uyumludur ki Ankara denilen azap kentte bile sesi çikmadan yasar. Üstü basi tertemiz, yedigi yemekleri seçen, gebe kadinlar gibi her kokuya duyarli, durmadan ellerini yikayan ruhu da kendisi de gerektigin fazla temiz bir çocuk iste! Ve ben bu çocugun en yakin arkadasiyim. Eli yüreginde onu gezdiren, her an olay çikarmaya hazir, çogu zaman hayatla can hiras kavga halinde, Çalismak için severek seçtigi kendi cografyasi yüzünden kaosun göbeginde, kirli, pasakli, sinirli, deli bir kadin iste! Bu projede Can bana asistanlik yapacak. Özellikle istedim bunu çünkü geçenlerde geçirdigi kalp krizi yüzünden biri bacaginda olmak üzere tam dört tane stendi var. Benimle gelecek ve kalbini patlatan, damarlarini daraltan her seyi buraya, dogdugu topraklara savuracak! Ya ölecek ya da bir daha asla kalp sorunu yasamayacak!
Sabah ben daha erkenciyim. Otobüsün önünde bekliyorum. Geceden uyumadigimdan ve sabah dus almaya firsat bulamadigimdan benim güne yansimis görüntümle bir delinin görüntüsü ayni! Sirt çantami Özlem Diyarbakir Seyahat’in muavinine verip, bir sigara yakip bekliyorum. Can her zamanki agirligiyla beni telefonda avaz avaz bagirttiktan sonra olanca sakinligiyle çikip geliyor. Ve bir sürü dirdirimi duymazliktan gelerek sakin sakin koltuguna yerlesiyor. Muavin daha simdiden bize gülmeye basladi bile. Soför Can’a dikiz aynasindan ”Allah sabir versin abe!”bakisi firlatiyor. Yavas yavas Diyarbakir’i terk ediyoruz. Can’da uyumamis. Erken kalkamayacagini bildigi için olsa gerek. Çünkü ben onun öglen birlere kadar yattigini bilirim.
Mardin’e yaklastigimizda heyecanlaniyor. Bu düs kent, her gördügümde aklimi basimdan alan kent ayni zamanda Can’in memleketi. Fotograf makinesini çikarip etrafi çekmeye basliyor. Sehir içinden geçen otobüs, Mardin çikisinda kisa bir mola verdiginde ”benim böyle bir memleketim olsa, çok kibirli olurdum Can! Burnum havalarda gezerdim. Nasil bir büyüdür bu kent? Burasi sehir midir masal mi? diyorum, birlikte hayran hayran Mardin’in görüntüsünü asagidan yukari izlerken. Otobüs Baz ve Kevok diyari harci büyü ve siirden karilmis Mardin’i ardimizda birakip ipek yolundan Nusaybin istikametine giderken, yan tarafimizda uzayan sinirin tel örgülerine ve aptal nöbetçi kulelerine bakip gülüyoruz bir kez daha sinir denen seyin komik görüntüsüne
Bazen bir tarlayi, bazen bir kenti, bazen bir nehri sözde tel örgülerle ikiye bölüp, basindan orada neden oldugunu bilmediginden tek aklina gelen sansina küfür etmek olan gariban gencecik kursun askerler dikmisler. Sinirlarin en komik hali onlara paralel yürüdügünüz anlardir. Iste tam o anlarda insanlarin aslinda göründükleri kadar zeki olmadiklarini ve hayatlarini daraltmak için ellerinden geleni yaptiklarini anliyorsunuz. Ve içinizden tek sey geçiyor o tel örgülere baktiginizda ”Sinirlari ahmaklar çizer! Zavalli kurbanlari basina bekçi yapar! Sapsallarda bunu onaylar!” Can’a ” bir gün pasaportsuz geçelim seninle buradan. Benim tanidigim kaçakçilar var. Çok egleniriz.’diyorum. Tam bu sirada gökyüzünde o beliriyor! Yeryüzündeki tüm sinirlara magrur ve onlari asagilayan bakislar firlatan, siniri sinirsizlik olan Baz! Heyecanla Can’a gösteriyorum! Can gülümsüyor. Baz süzülüyor yine. Onun uçmak için kanada, hiz kazanmak için rüzgari ardina almaya ihtiyaci yok! O kanat çirpmadan uçan, rüzgara burnunun dikiyle karsi duran asi, güzelligi ölçüsünde küstah ve yalniz Baz! Benim sevgilim! Koruyucum! Her seyim! O geldiyse sorun yok artik!’ ‘Hey!Sana kus diyen ahmaktir!Eger sen kussan digerleri nedir? Kanatli ve kanatsiz tüm yaradilanlarin Sah’i! Sevgilim Baz!”
”Bana masal anlatacaktin Kejê,söz vermistin” diyor Can,yanibasimizda uzayan yemyesil tarlalari olanca hüznüyle seyrederken
.
”Peki”diyorum. Hüznüne ve gözlerinin altinda olusan mor halkalara bakip gülümseyerek! Ben Canim Can’i seviyorum! O bende hiç olmayan ve asla olmayacak bir seye sahip; tevazu ile yogrulmus bir sabirdan gelen ruhsal denge ve iç huzur! Yanlis anlamayin öykünmüyorum bende sakil duracagina eminim. Bu Can’a yakisiyor ve bu yüzden aman dokunmayin onda kalsin!
Ipek yoluna sagli sollu siralanmis, kendi küçük öyküsü büyük köyleri Alâ Rengin’e dönmüs tarlalari ve sinirin karsisindaki köyleri seyrederek yamali asfaltta bir yavaslayip, bir hizlanan içinde ana dilimizde klamlarin dalga dalga yayildigi otobüste Can’in hüznüne egilip fisildayarak anlatiyorum masalimi…
Ne varmis ne yokmus
Hiç olmamis ve hiç oldurmamis,kayip bir zaman içinde kimsenin ne az ne uz gittigi, dereler ve tepelerin yerinde durdugu, arpanin boyunun size yillardir anlatilanin aksine çook çook uzun oldugu, dünün ve bu günün zamaninin hep ayni oldugu bir zamanin disinda, cinlere hükmeden bir peygamber varmis. Adi Süleyman. Süleyman kuslarin, denizlerin, çiçeklerin ve cümle tabiatin dilini bilir ve onlarla konusurmus. Tabiatta görünen ve görünmeyen her seye hükmedermis. Bütün hükümdarlar gibi, gücünün sinirlarini denemek ona öz güven kazandirir omuzlarini ve erkekligini diklestirirmis. Bu yüzden arasira hükmettigi canlilardan olur olmaz seyler ister, biz fanilere anlamsiz, ancak güce tapanlarin anlamlandiracagi isteklerde bulunurmus. Tabiat ve içindekiler Süleyman’in bu isteklerinin dozunun kaçtigini çogu zaman fark etse de, tayin edildigi yerin ürküntüsünden olsa gerek hiç ses etmezlermis. Süleyman’in dünyalar güzeli en az kendisi kadar kaprisli bir karisi varmis. Adi Belkis. Kocasinin gücünü sanki kendi gücüymüs gibi pervazsizca kullanan tüm kadinlar gibi Belkis’da olur olmaz seyler ister, Süleyman sadece dirdiri kesilsin diye çogu zaman bunlari yerine getirirmis. Ama insan her yasta ayni tahammülü ayni kisilere ve ayni olaylara gösteremediginden olsa gerek, ya da Süleyman çok yaslandigindan ölüm sinirina dogru hizla geldigini fark ettiginden, belki biten her seyin bitmeden önce son gücüyle muhtesem alevlenmesi yüzünden bir sabah cinlerin hepsini toplayip huzura çagirmis.Demis ki;
Ey benim bana mutlak itaatle görevlendirilmis tebaam!Hükümdarligimin altinda yasayan ve bana sonsuz biat ile hizmet eden Cinler! Bu güne kadar gösterdiginiz üstün hizmetlerinizin toplami kadar ihtimamli olmaniz gereken bir görev verecegim size. Yeryüzünün dört köse, yedi iklim her yanina dagilacaksiniz. Gittiginiz her yerin orda yasayan en güzel kadinlarini toplayip bana getireceksiniz. Seçimleriniz yaparken eger tek bir hata yaparsaniz, ola ki herhangi bir bölgeden getirdiginiz bir kadindan daha güzel bir kadin çikarsa o bölgede çiranizi yakarim! Görülmemis güzellikte kadinlar getireceksiniz buraya! Yüzlerine bakanin kani donacak kadinlar! Bir bakista yedi düveli atese verecek kadinlar! Damarlarimdan çekilen kanimi ve bitmek üzere olan erkeklik kudretimi yeniden alevlendirecek atesli kadinlar! Hadi durmayin tez gidin! Yolda gelirken yüzlerine bile bakmayacaksiniz! Tek kelime konusmayacaksiniz! Bilmelisiniz ki onlar benim mahremim olacak!”
Cinler divandan saygiyla öne egilerek ayrilirken, hepsinin aklinda ayni düsünce vardi ”insan bir kere köle olmaya görsün, efendisinin isteklerinin sinirlari gittikçe genisler. Bir bu kalmisti! Simdi gel de Süleyman’in erkekligini canlandiracak oyuncaklar temin et. Hayir bununla bitse çok iyi! Ölüm yaklastikça ne çok sinirsizlasiyor su adem ogullari! Bunun için mi acaba ölümsüzlük onlara bahsedilmedi?”
Dagildilar yeryüzüne. Kentlere, köylere, ormanlara, tarlalara, dag baslarina, hamamlara, magaralara, esiklere, kerpiç evlerin ardiyelerine, bahçelerdeki tuvaletlere, nehirlere, gün dogumunda sesiz sokaklara, gün batiminin kizilliginda tarlalara
Çesit çesit karakterlere, çesit çesit biçimlere girdiler.Bazen esmer ve yagiz bir delikanli, bazen zavalli çaresiz yardim isteyen bir ihtiyar, bazen kanatlari rengarenk bir kelebek, bazen görülmemis güzellikte bir beyaz at, bazen küçücük elini sevgiyle uzatan bir bebek
Yedi iklim dört kita yeryüzünün en güzel ve nadide bulunan kizlarini kapip gayba karistirdilar.Simdi dünyanin en güzel kizlariyla beraber bilinmeyen ve zamani olmadigi bir yolda Süleyman’a dogru gidiyorlar.Öyle bir kervan ki bu,kurbanlari aglamaktan kizarmis gözbebekleriyle baslarina gelecegi çoktan kabul etmenin verdigi teslimiyetle hiç sorgusuz yürüyor.Öyle bir kervan ki bu;kervandaki herkes bir tek kisinin oyununun küçük oyuncaklari.Öyle bir kervan ki bu, kaçiranlar kaçirilanlara bakmaya korkuyor, bir kez göz göze gelirlerse bir daha vazgeçmenin olanaksiz olacagini bilmenin agirligiyla.
Yürüyorlar cinler önde, dünyanin en güzel kurbanlari arkada. Yürüyorlar bizim asla tarif edemeyecegimiz ve görmedigimiz bir yolun, asla algilayamayacagimiz zamaninda. Derken kervan duruyor Bir dudagi yerde bir dudagi gökte kocaman bir dev kesiyor kervanin önünü ve uzun siyah saçlari beline kadar dalga dalga uzanmis, sol kulaginda bir halka küpe olan, hiçbir fanide olmayacak kadar güzel bir esmerlige sahip kervanci basi öne çikiyor. Dünya güzelleri korkudan birbirlerine sarilip çiglik çigliga bagrisirken, her cin kendi kurbanini bulup yatistirmaya çalisiyor. Kervanci basi bir eli çenesinde düsünceli düsünceli devi dinliyor. Sonra onlara dogru yönelip cinleri bir isaretle topluyor. Kocaman bir halka olusturuyorlar. Birbirlerine sarilip korkuyla titreyen kizlarin gözleri yas dolu bakislari önünde saatlerce toplanti yapiyorlar. Kervanci basi nice sonra bir karara varmanin rahatligi içerisinde kalkip eteklerini çirparak kizlara dogru yürüyor.Tam önlerinde durup sesleniyor”Ey fani dünyanin, fani insanlarinda olmayacak kadar güzellige sahip kadinlari. Bizler sizi Süleyman Hazretlerine cariye yapmak üzere seçip kaçiran cinleriz. Süleyman bizden yol boyunca sizinle bir tek kere bile göz göze gelmememizi ve tek kelime etmememizi istedigi için ölüm sessizligine bürünmüstük günlerdir. Sizi teslim edecegimiz topraklara girmis bulunuyorduk. Bulundugumuz yerin adi Mezopotamya ovasidir! Bu gün safakta sizi Hazreti Süleyman’in konagina teslim edecektik. Gelin görün ki simdi gelen dev bize Süleyman’in öldügünü bildirdi. Dolayisiyla biz burada böylece sizlerle nereye gidecegimizi bilmeden bas basa kaldik. Gördügünüz üzere toplanti yaptik ve bir karar vardik. Bagli bulundugumuz efendi öldügüne göre bizde artik köleligimizden azledildik. Sizi bir daha geri götürmemizin imkani yok. Çünkü fani dünyanin sinirini geçtiniz.Bu siniri geçenler bir daha o dünyaya geri dönemez! Dolayisiyla burada bizim dünyamizda kalip kim kimi kaçirdiysa onunla evlenerek bize kadinlik yapip bizim evlatlarimizi doguracaksiniz. Size bunu bilmeniz için anlatiyoruz sorgulamaniz için degil! Baska sansiniz yok. Kabul etmeyenleri simdi birakacagiz ama rehbersiz bizim dünyamizda bir fani ancak kaybolmus bir ruh olarak basi bozuk dolanir! Ne kendi dünyasini geçebilir, ne bizim dünyamiza ait olur. Sonsuza kadar arafta olmanin acisiyla yasar.Kendi dünyasina görünür ama geçemez! Sonsuza kadar bu dünyanin ve fani dünyanin sürgünü olarak dolasir. Simdi evlenmek isteyenler bir adim öne çiksin!
Kizlarin arasindaki ugultu dindiginde biri hariç hepsi bir adim öndeydi. O gürültüde kendisini kaçiran cin hariç kimse bunun farkina varmadi Yerinden kimildamayan kiz kalabaliktan faydalanip son bir kez kendisini arayan esmer ve kara gözlü cine uzaktan el sallayarak gecenin karanligina karisip gitti!
Ertesi gün büyük bir dügün alayi kurdu cinler ve dünyanin en güzel kadinlariyla gerdege girdi. Peygamberini kaybetmenin telasindan cinleri unutan Tanri olanlarin farkina vardiginda is isten çoktan geçmisti. Dünya güzeli kadinlarin rahimleri yari insan yari cin bebelerin yuvasiydi artik! Tanri gürleyerek geldi yanlarina ve dedi ki;
”Siz ki kimseye sormadan kendi basiniza karar alip hiç birlesmemesi gereken iki soyun tohumlarini birbirinize kattiniz! Sizden alacagim intikama bin soyunuz sasiracak ! Zulmüm üzerinizden hiç eksik olmayacak! Size kulagim sagir gözüm kör olacak! Kiyamete kadar bütün zulümleri basiniza verecegim! Asla sizi duymayacagim, asla sizi görmeyecegim. Basiniza sardigim belalardan,zulümlerden yerin yedi kat dibindekiler ve üstündekiler tövbeye gelecek!Ama sizin tövbenizi kabul etmeyecegim!Simdi yikilin karsimdan.Bu cografya meskeniniz olsun!Dilinizden kimse anlamasin!Üzerinde yasadiginiz topraklarin kölesi olsun bin soyunuz!Vataniniz olmasin.Yer tutmayin.Huzurunuz hiç olmasin!Bin soyunuz burada üreyip asla mutlulugu görmesin!Yaptiginiz isin özü gibi ne tam insan ne de tam cin olun!Her isiniz ve her isteginiz yarim kalsin”
Gitti Tanri Aldirmadi cinler. Aldirmadi dünya güzeli kadinlar. Ürediler Çogaldilar ve bu gördügün cografyayi mesken tutular.Tanri’nin bedduasi ve tehdidi gerçeklesti.Kendi vatanlarinin sürgünü oldular.Baslarina ates yagdi.Bin torunlari tövbe etti ama Tanri onlari duymadi,görmedi!Dillerinden feryatlarindan kimse anlamadi.Yeryüzünde görülmemis bir zulümle sinandilar ve hala sinaniyorlar!Bu masalda burada bitti!
-Kiz ne oldu? Dedi Can, mahzun ve aglamakli bir sesle
-Hangi kiz dedim?
-Hani o cinlerle evlenmeyi kabul etmeyip kaçan kiz
Bak Nusaybin’e geldik. Hadi inelim. Ferit bizi bekliyordur.
Indigimizde Ferit yoktu. Bahar olmasina ragmen tepede sapsari isigini ve atesini anayurdundan sakinmayan günes her zamanki gibi her yeri gereginden fazla aydinlatmis, girilmedik delik birakmayarak hayatin temposunu alabildigine yavaslatmisti. Ilk buldugum dükkânin önüne çöktüm. Sigara yaktim ve Ferit’i aradim. Ferit benim güzel kara çocugum, kusbaz kardesim, bes dakika sonra yanimizda olacagini söyledi. Dükkan sahipleri ilk saskinlilarini attiktan hemen sonra sadece o bölgeye ait muhtesem misafirperverlikleriyle iki bardak kaçak çay kapip geldiler. Biz çaylarimizin ilk yudumunu alirken Kusbaz kardesim ince uzun boyu, kocaman kara gözleri, kapkara uzun kirpikleriyle kosarak gelip boynuma sarildi! Dar sokaklardan ilerleyip, genis ve yesil bir avludan evlerinin merdivenlerine tirmandigimizda odanin ortasinda bizi bekleyen mükellef kahvalti benle Can’i hayatin nimetlerine sükrettirmeye yetti.
Ferit’in tüm Kürd anneleri gibi muhtesem bir annesi var. Dünya tatlisi iki ablasi.Büyük alabildigine sakin.Küçük anladigim kadariyla benim kumastan!Kahvalti esliginde dünya güzeli bir sohbetten sonra Yasar’i aradim.Yasar benim oradaki kara çocuklarimdan.Hem meslektasim.Hem ruhdasim!
-Geldin mi Kejê?
-Geldim gökkusagi Hazir misin? Araba temin edebildin mi?
-Her sey hazir. Seni bekliyorum.
-Harika!15 dakika sonra ordayim.
Can’a baktim iyi görünüyor. Yorgunlugundan eser kalmamis. Kahvalti, Nusaybin ve sohbet iyi gelmis görünüyor. Anne dus almamizi söylüyor ama zaman yok. Varsa bile yok! Çünkü bu tam iki yildir beklettigim bir proje. Anca firsat bulabildigim ve çok önemsedigim bir proje. Bir an önce çalismaya baslamaliyim! Anne’yi öpüp, aksam yemeginde sözlesip hizla çikiyoruz evden. Dükkana dogru ilerlerken Ferit dayanamayip soruyor;
-Hayirdir abla? Ne isin var burada.
-Ferit canim ben aslinda iki yil önce beyaz su da tanistigim bir arkadasimi ve o arkadasimin tanidigini düsündügüm adini bilmedigim bir çocugu ariyorum.
-Arkadasinin adi ne abla? Kimlerdendir.
-Adi Pehlivan.50-60 yaslarinda bir adam. Ama çok mert bir adamdi ha Ferit. Ben onu hiç unutmadim.
-Ne is yapiyor?
-Beyaz Su’da ribab çaliyordu.
-Weh! Abla onlar mitriptir!
-He! Diyorum gülerek! Mahallelerini bulursak Pehlivan’i tanirlar belki.
-Ondan kolayi ne abla? Zaten onlarin hepsi ha bu asagida giristeki mahallede. Hiç Yasar’i rahatsiz etmeseydin beraber yürüyerek giderdik. Dolmus gitmez oraya gerçi biraz uzaktir ama.
-Yasar’da gelsin hep beraber gidelim.
Can’a bakiyorum, saskin görünüyor.
-Mitriplara gidecegimizi söyleseydin ben sana bir sürü bulurdum.
Gülüyorum.
-Bir sürü degil bir tanesini ariyorum.Dokuz on yaslarinda bir çocuk
Çok özel bir çocuk ama. Ben ve Dilankê’nin beyaz su gezisinde görmüstüm ben onu.Orada ribab çaliyordu. Ribabi biliyorsundur, bir çesit kemençe. Ve muhtesem çaliyordu. Çok degisik bir tip. Yari Tanri’ya benziyordu. Sevmek için yaklastim vahsi hayvanlar gibi hirladi. Geri çekilmek zorunda kaldim! Tüm yari tanrilar gibi vahsi anlayacagin. O gün Pehlivan diye bir adamla tanistim.O da ribab çaliyordu.Eger Pehlivan’i bulursam o bana o çocugu bulur
-Biraz karisik görünüyor!
-Sana öyle geliyor. Ipin ucunu yakalayalim yeter! Simdi beni iyi dinle. Bunlarda bizim gibi sana anlattigim masalin kahramanlarindan üremis soy. Dolayisiyla yeterince itilip asagilanmislar. Kimse evlerinde yemek yemez. Mümkün oldukça yaklasmazlar. Duydun iste sehir disinda bir mahalledeymisler. Bu yüzden senden bir ricam var. Evlerine gittigimizde lütfen su gebe kadin sendromu mide bulantindan ve gereksiz titizliginden vazgeç! Ikram ettikleri her seyi ye, iç!Yoksa çok ayip olur!
Can bayagi düsünceli görünüyor. Ben de kikir kikir gülüyorum. Birazdan Yasar’in temin ettigi arabada onlarin mahallesine dogru yol aliyoruz. Geldigimiz yolu geri dönüyoruz. Ilçenin çikisinda Mardin istikametine giderken ipek yolunun üzerinde sagda tozun dumana karistigi varos mahallelerinden birine giriyoruz. Sokagin basinda benim istegimle arabadan iniyoruz. Yürüyerek dar ve toprak sokaga giriyoruz. Çogu tek katli betonarme yapilarin oldugu sakinlerinin hepsinin kapinin önünde oldugu bir mahalle. Ergenler merakli ve tedirgin gözlerle bizi karsiliyoruz. Birinin yanina yaklasip Pehlivan’i aradigimi söylüyorum. Bana Türkçe anlamadigini söylüyor genç. Canima minnet. Seviniyorum. Nusaybin’de bu tavir iyi ki var. Eger Mardin’in ilçeleri olmasa Kürd dili su an tamamen yok olurdu diye bir iddiam var benim. O yüzden çocuktan özür dileyerek Kürdçe yeniden soruyorum.
-Ne yapacaksin Pehlivan’i diyor?
-Ben aslinda birini ariyorum diyorum. Dokuz-on yaslarinda uzun saçli bir çocuk. Ribab çaliyordu Beyaz Su’da. Boynunda kirmizi boncuktan bir kolye vardi. Incecik bir çocuk. Pehlivan benim arkadasim. O yerini bulabilir diye düsündüm.
-Ne yapacaksin diyor o çocugu?
-Görmek istiyorum Buraya o çocuk için geldim. Bir kez daha görmek istiyorum! Lütfen taniyorsan yardim et.
Hepimizi bilmis bir süpheyle süzüyor. Ama sanirim konusmamla ikna ettim. Yüzü biraz yumusadi.
-Ben Pehlivan’in ogluyum diyor. Babam burada yok. Nerede oldugunu da bilmiyorum.
-Ben de gelene kadar beklerim! Benim o çocugu bulmam lazim. Babanim telefonu yok mu arayip haber verelim.
-Babam telefon tasimaz! diyor. Hala sert. Bu arada mahallenin tüm ergen gençleri basimizda. Kapi önü sakinleri de kümelenmis fisiltiyla bizi izliyor.
-Lütfen bana yardimci ol. Bak baban benim geldigimi senin de bana yardim etmedigini duyarsa çok kizar! Pehlivan beni çok sever ona göre .Yüzü yumusuyor. Kafasi karisti.
-Aradigin çocuk benim kardesim Levend olabilir. Evimiz suradaki avlu.Eliyle hemen on adim önünde durdugumuz derme çatma kapili evi gösteriyor.
Yok canim bu kadar da sansli olamam! Biraz daha ugrasmaliydim. Öyle motive etmisim ki kendimi aramaya evdeki çocugun aradigim çocuk olmadigina eminim.
Hizla arkami dönüyorum Derme çatma kapiyi itip, her kösesi hinca hinç kalabalik birbirinden bagimsiz esyalarla dolu bir avluya daliyorum!
Avlunun tam ortasinda arkasi dönük!
Iste o!
Inanamiyorum. Kalbim kulaklarimda atiyor. Avuçlarimin içi ve sirtim terliyor. Gözlerimi kendisine kilitlemisim. Abisi ardimdan avluya dalip ”Levo!”diye bagiriyor Ve yüzünü dönüyor.
Tanrim! Çocuk sen insan olmazsin! Bambaska biseysin!
Simdi karsi karsiya durmusuz.Aramizda dört-bes metre var.Can,Yasar,Ferit ve Abisi arkamda.Bana bakiyor.Ben de ona!Ne o hareket ediyor ne ben Iki sene önceki kadar vahsi olmasa da yari vahsi bakiyor.Anlam vermedigi her halinden belli olmasina ragmen hiçbir mimiginde saskinlik yok!Gayet sakin
Bunu firsat bilip birkaç adim atiyorum. Elimi uzatiyorum bir adim geriliyor.
‘Yavasla Kejê!Yoksa kaçacak!’ Sezgilerim beni asla yaniltmaz olaganüstü bir varlikla karsi karsiyayim. Bunu onu ilk gördügümde anlamistim. Ve bu karsilasmaya iki sene hazirlanmama ragmen beklide çok ani ve kolay olmasindan dolayi ben de heyecanima yenik düstüm. Yavaslamazsam bir kez daha kaçiracagim ve buna ne tahammülüm ne de niyetim var! Abisini yanima çagiriyorum.
‘Onunla konus’ diyorum.
‘De ki ona bu kadin seni iki yil önce beyaz suda görmüs ve sadece senin için çok uzun yollardan gelmis’ .Ona zarar vermeyecegim. Sarilacagim ve öpecegim. Sonrada biraz sohbet edecegiz.
Abesi konusuyor. Ayni küstah bakis ve magrurlukla gözlerini hepimizin üzerinde tek tek gezdiriyor. Saçindan bir tutami alip agzina koyuyor ve abisini dinliyor.
Tanrim! Bu çocuk Baz gibi bakiyor! Aranizda Baz’in bakislarini gören var mi? Ben size anlatamam ki? Kalemim yetmez! Kim olursaniz olun, ister sah, ister sultan Baz size hep ayni bakar! Öyle umursamaz öyle yukaridan ve öyle küstah bakar ki, küçücük hissedersiniz kendinizi
Ben yarali Baz gördüm.Yaraliyken bile ayni bakiyordu!Bu çocuk Baz soyu!
Bakislarini ondan almis.Abisi çekilirken bana hiç Türkçe bilmedigini ve Onunla Kürdçe konusmam gerektigini söylüyor.Basimla onayliyorum ve kendisine dogru ilerliyorum. Önce yüzüne dokunuyorum. Sonra egilip saçlarini öpüyorum sonra hizla basini gögsüme bastiriyorum.Kalbim öyle hizli atiyor ki.Ey ask nasil biseysin? Skalan nasil genis senin Bir kusa, bir çiçege, bir gence, bir ihtiyara, bir çocuga ayrid etmeksizin ayni heyecani nasil hissettirebiliyorsun? Bu nasil bir delilik Nasil bir kimya bozuklugudur? Hallerin en tuhaf hali! Hallerin en güzel hali! Ya Rab! Bu duyguyu yüregimden aldigin gün, emanetini al!Beni bir gün bile asksiz yasatman bana en büyük zulümdür!
Can’in seslenmesiyle kendime geliyorum. Kejê çocugu bogacaksin. Gel içeri geçelim! Duymuyor musun sabahtan beri bizi içeri davet ediyorlar.
Kulaklarim mi duyuyor benim Canim Caann? Bütün algilarim bu baz yavrusuna kilitlenmis.Elini tutuyorum, kaçirmaya çalisiyor, bileginden yakaliyorum. Artik benimsin evlat! Seni hiç kimseye birakmam! Tilsimi tamamlamaya geldim!
Hinca hinç esyalar, odun atesinin üzerine oturtulmus kapkara bir kazanda kaynayan beyaz süt, kümes, keçi, odun ve birbirinden bagimsiz anlamsiz ve hica hinç esyalarla dolu bir avludan, los, serin, yine ayni anlamsiz esyalarla dolu, duvarlari nemden dalga dalga boya dökmüs,beyaz kirecin arkasindan gri sivanin pervazsizca fukaraliga basini uzattigi,pencerelere cam yerine naylon musamba geçirilmis bir odaya giriyoruz.Yer minderleri birakiyorlar.Odanin ortasinda uzun uzun yan yana birakilmis keklik kafesleri.Içerisi dolu çocuk.Bir kaç yetiskin kadin var.Levend’in eli elimde! Oturuyoruz minderlere. Karsida perdeden yapilmis bir kapidan diger nodaya geçiliyor. Bir de odanin içine çimentodan yapilmis bir basamaktan bir baska arka odaya. Perdeden uzanip geri kaçan kafalarin ardindan gördügüm o odanin eda ayni seklide esyalarla dolu oldugu.Levend’in abisinin yasitlari geliyor içeriye ve karsima oturuyorlar.
Çaylar da geliyor.Can’a bakiyorum yüzüme bakiyor.’Sakin! ‘ der gibi baktigimdan, korkuyla bardaga uzanip çaydan bir yudum aliyor.Yüzü kirmizi ile mor arasinda gidip geliyor.Levend’in basini sol gögsüme bastirmisim saçlarini öpüyorum.
Saçlari yikanmamaktan ayni odun gibi olmus.Parmaklarinizi içinden geçirmeniz mümkün degil.Kokluyorum. Derin derin içime çekiyorum kokusunu.Tozlu dag kekigi kokusu! Elleri yipranmis, bilekleri ince ve kapkara. Alisti bana ve dokunmalarima sesini çikarmiyor.Kulagina egilip biseyler anlatiyorum.
‘Benim oglum olur musun’ diyorum?
‘Hayir’ diyor.
‘Sevgilim olur musun?’ diyorum;
‘hayir’ diyor.
‘Benimle gelir misin?’ diyorum;
Hep ayni cevap ‘Na!”.
‘Simdi sen yanimdan kalkma gerisini sonra düsünürüz.Benim senin arkadaslarinla biraz konusmam lazim.Gazeteciyim ben Levend.Buraya senin ait oldugun toplumu tanimaya geldim.’ Büyük adam gibi hiç sesini çikarmiyor.
-Gençler aranizda Türkçe bilen var mi?
Bir kisiyi gösteriyorlar.O da az biliyormus.Ne güzel.O zaman bizde anadilimizde yapariz çalismayi.Basliyoruz konusmaya .
-Gel bakalim! Senin adin ne?
-Ömer
-Kaç yasindasin?
-13
-Okula gidiyor musun?
-Hayir!
-Neden gitmedin?
-Ne bileyim iki sene gittim. Türkçe konusuyorlardi dillerini anlamiyordum sikildim! Ben de biraktim!
-Peki okumayip ne yapacaksin?
_Ribab çalacagim dügünlerde ,bizim isimiz bu!
-Size nasil davraniyor burada ki insanlar?
-Nasil yani?
-Yani sizin mahallenizdeki insanlarin disinda ki insanlar. Size nasil davraniyor?
-Iyi.
-Sikayetin yok mu yani?
-Yok! Herkes bize iyi davranir.
-Sevgilin var mi Ömer?
-Yok!
-Peki örnegin sizin asiretten olmayan bir kiza asik olursan, o kizi sana verirler mi?
-Bilmiyorum!
-Peki siz kizlarinizi baska asiretlere verir misiniz?
-Hayir!
-Baslik var mi sizde Ömer?
-Var.
-Ne kadar?
-Dört milyar.Bir de altin.
-Kaç yasinda evleniyorsunuz siz?
-erkekler 14-15 kizlar da iste ne bileyim.13-15
Orda oturan ve zeki görünen çocuklardan biri müdahale ediyor.17 yasin altinda evlenen yok bizde diyor. Ona yöneliyorum.
-Adin ne
-Zinar
-Okula gidiyor musun?
-Evet. Yibo/Gazi Yibo
-Yatili mi?
-Yok.
-Dersler nasil?
-Walla iyi degil!
-Niye?
-E okuldan kaçip, dügünlere gidiyorum. Dügünlerde çaliyorum, is güç, bi de ben okulu sevmiyorum. Mecbur diye gidiyorum.
-Levend okula gidiyor mu?
-Hayir!
-neden?
-Bilmiyorum babasina sorarsin.
-Simdi gençler görünen o ki sizinle açik açik konusmam lazim. Ben buraya sizin sosyal sorunlariniz için geldim. Kökeninizden dolayi, size yerli halk arasinda her hangi bir asagilama var mi? Size kötü davraniyorlar mi?
-(Hep bir agizdan) Yoook!
-Okulda arkadaslariniz size kötü davraniyorlar mi?
-(yine hep bir agizdan) Yoook!..
Anlasildi bu gençler siki tembihli ben bunlari konusturamayacagim. Sorularimi büyüklere saklayayim
-Dügünlere gittiginizde ne kadar para aliyorsunuz?
-Istanbul’daysa iki milyar.Mersin’deyse bir milyar.Bu üç günlük ücretimiz.
-Benim dügünüme de gelir misiniz?
-Evet.
-Para vermem ama!
-Olsun!..
Hepsiyle tek tek konusuyorum. Hiç birinin benim sordugum sorulara cevap vermeye niyeti yok.Zorlamamaya karar veriyorum.Bari biraz eglenelim.
-Hadi o zaman çikarin ribablari halay çekelim çocuklar. Sonra da beni kendi asiretiniz en yasli kadininin yanina götürün olur mu?
-Ribablar geliyor.Levend’ime veriyorum.Çocuklarla kol kola basliyoruz halay çekmeye.Ribab’in sesi dalga dalga yayiliyor mahalleye.Muhtesem oynuyor bu çocuklar.Ahenkle ve müthis estetik.Söyledikleri türküler ayri bir yazi konusu olacak kadar eglenceli.Ve hepsi erotik!
Can,Yasar,Ferid hepimiz isi gücü birakip halay çekiyoruz. Sabas’lar tilililer havada uçusuyor.Levend diz çökmüs önümüzde bir birimize bakiyoruz.
Ribab’i eline aldiginda ruh degistiriyor.Çocuk degil adam olmus simdi.Basini öne arkaya,yana müzigin ahengiyle salliyor.Bir ara arkaya kafasini ittigi an görüyorum gözleri kaymis!
Tanrim bu çocuk çalarken kendini kaybediyor.Ribab elinde ete ve ruha bürünüyor.Vücudunun bir parçasi haline dönüsüyor! Arasira kafasini önüne egip tekrar yukari kaldirdiginda gözlerini bana dikiyor. Ama beni görmedigine eminim.Tamamen uçmus
Bir tür ”cizb”hali.Gözlerimi ondan alamiyorum.
Öyle kaç dakika halay çektik bilmiyorum ama bu çocuklarin yorulacagi yok. Günde iki paket sigara içen biri olmama ragmen yine de performansim onlardan asagi kalmadigindan bu halay bitmez. Biri bizi durdursun!
‘Hadi bakalim simdi beni asiretinizin en yaslisina götürün.Sizin bana bisey anlatacaginiz yok bari o sohbet etsin bizimle.’
Gülüyorlar. Levend gelmiyor.Evden ayrilmayacagina ve beni bekleyecegine söz veriyor. Çikiyoruz.Mahalle sakinleri kapilarin önünde, çok fazla çocuk var. Çocuklara çarpmadan yürümek mümkün degil.
Devam edecek..
Dengê Kurdistan


