Küresel Kutuplasma

Amerika’nin bir kisminda simdi olanlar, yillar önce, Clint Eastwood’un filmlerinde (Dirty Harry gibi) ve Kojak gibi dizilerde kendilerini belli etmisti. Ama bundan da epey önce, Mickey Spillane, kahramani Mike Hammer’in romanlarinda, özellikle de Türkçe’ye Kanun Benim adiyla çevrilen (isabetli bir çeviri) I, the Jury’de ‘ben buradayim’ demisti.
Amerika’nin ‘liberal’ anayasasi, liberal yasalari, bunlari pek begenen ve harfiyen onlara uyulmasi için ugrasan liberal kanun adamlari ve özellikle de liberal aydinlari, ‘liberal’ adi altinda birtakim ‘ilkeler’ tutturmuslardir. Bunlar, ‘hukuki prosedür’ bozulmasin diye suçlularin kaçip gitmesine bile göz yumabilirler. Gerçeklerle ve gerçekçilikle hiç ilisikleri yoktur. Idama karsi çikarlar, polisin otoritesine karsi çikarlar, özgür Amerikan yurttaslarinin silâh tasimasina karsi çikarlar ‘ ama escinsellerin evlenmesi gibi rezaletlere karsi çikmazlar.
Onun için Mike Hammer ya da Clint Eastwood’un canlandirdigi birtakim kahramanlar kendi adaletlerini kendileri saglarlar. Onlar saglam Amerikalilar’dir. Egriyi dogruyu bilirler. Egriyi tesbit edince de, olur olmaz ‘jüriler’in keyfine birakmazlar isi.
Olay, linçlerin serbest oldugu günlere kadar uzanir aslinda. O yillarda Amerikalilar Amerika’yi kuruyorlardi. ‘Federal’ otorite filan yoktu. Suçluyu tuttuklari gibi bir uygun agacin dalina asiveriyorlardi. Walter van Tilburg Clark, Faulkner gibi yazarlar böyle hikâyeleri yazmis, anlatmislardir.
Sonra Federaller bir yandan, Liberaller öbür yandan, Amerika’nin bu güzelim geleneklerini mahvettiler. Onun için simdi bir kisim Amerikalilar Donald Trump gibi kuvvetli bir lider bekliyor. O gereksiz liberal kurallarin, prosedürlerin gereksiz oldugunu söyleyecek cesareti bulacak ve ‘baslarim simdi insan haklarindan’ deyip yumrugunu güm diye vuracak. Meksika sinirina duvar mi gerekiyor, ‘fan fin fon’ etmeden o duvari örecek bir adam. Donald Trump’in tam bir ‘Amerikan kahramani’ olmak bakimindan bazi kusurlari olabilir, ama su anda bu liberallerin haddini bildirecek baska adam görünmedigine göre, bazi seyleri görmemis gibi yapacagiz.
Amerika her zaman bu düsünce tarzini barindirmis, beslemistir. Nitekim simdi %30’un üstünde Amerikan yurttasi Iç Savas’i Güney kazansa daha iyi olacagini düsünüyormus.
O zaman felâket potansiyelleri daha azdi: zenciler köle kalsin mi, kalmasin mi? Oysa simdi duruma bakin, bin tane sorun ‘ hep liberallerin yüzünden.
Amerika bu düsünceleri beslemistir de, Avrupa ne yapmistir?
Genel olarak baktigimizda böyle düsünceler elbette Avrupa’da da olmustur ama azinlikta kalmislardir. Tabii azinlikta kalmadiklari birkaç örnek var: 1933 sonrasinda Almanya gibi. Avrupa’da belirli bir ülkede böyle bir sey oldu mu tam olur. O zaman onlara Amerika filan, kimse yetisemez. Ama çok seyrek olur.
‘Seyrek’ olur da, su günlerde o ‘seyrek’ günlere girdik ya da girmek üzereyiz gibi görünüyor. Ayni ‘liberal’ düsmanligi Avrupa’yi da bir boydan öbür boya sarmaya basladi.
‘Liberal’ derken, ekonomik liberalizmden yana olanlari kasdetmiyorum tabii. Onlardan uzun boylu rahatsiz olan yok zaten. Rahatsizlik siyasî liberalizmden: insan hakki, esitlik, özgürlük isteyenlerden. Hollanda’da, Danimarka’da, Avusturya’da toplumu bu liberallerden ve onlarin elinden tutup getirdigi rengi, dinî, cibilliyeti bozuk adamlardan koruyacak güçlü siyasî lider adaylari ortaya çikti. Len Pen ailesi sayesinde Fransa herkesin önünde kosuyor.
Ingiltere’nin muhafazakârlari bu yabanci tehdidi yüzünden Avrupa Birligi’ni terkettiler.
Almanya’nin muhafazakârlari homur homur.
Sovyet blokundan gelen Dogu Avrupa ülkeleri Amerikalilar gibi ‘sütü bozuk liberal’lerden yakinacak durumda degiller aslinda. Çünkü geçmislerinde, tarihlerinde liberal degerlerin toplumun kurallarini düzenledigi bir dönem yok (‘Çekler disinda’ diyelim, onlarin kisa sürse de önemli bir deneyimi var). Nefret ettikleri Sovyet hegemonyasi sirasinda muhalefet edenler de az sayida ‘liberal aydinlar’di. Yani ‘liberasyon’larini onlara borçlu olduklari söylenebilir.
Buna ragmen, simdi bu toplumlar da anti-liberal kervana katilmaktan kaçinmadilar. Böyle yapmakla, alisik olduklari türden bir rejim altinda yasamayi seçmis oluyorlar. Yani, yadirganacak bir durum yok, üstelik de rejim ‘millî’.
Türkiye’nin en fazla benzedigi, bu yelpaze içinde ve bu soyutlama düzeyinde bakildiginda, sanirim bu Dogu Avrupa ülkeleri. Bizim de geçmisimizde siyasî liberalizmin ilke ya da degerlerinin egemen oldugu bir dönem yasanmadi. Önce ‘ulusalcilar’ baslatti, ‘liberal’ terimini bir sövgü kelimesi haline getirme sürecini. Simdi AKP de görevini devraldi. AKP gecikmisti bunu yapmakta, anlasilan ‘taktik’ nedenlerle. Ama simdi, o gecikmeyi giderecek bir sevkle ise giristi, arayi hizla kapatiyor.
Bütün bunlar bir araya gelince, dünya çapinda ortak özellikler tasiyan (‘sag popülizm’ ideolojisinin ögeleri) bir hareket oldugunu söylemek yanlis olmaz. Bunu, dünya tarihinde yeni bir çigir açilmasi olarak yorumlamak mümkün mü, yoksa bu abartili bir teshis mi, asiri bir telâslanma ürünü mü?
Bana çok da ‘abartili’ görünmüyor dogrusu. En basta, bu egilimi, bu gidisi tek basina ele almak yanlis. Böyle bir egilim var; bu egilim sözkonusu toplumlarda zaten varolan birtakim egilimler üstüne oturuyor. Ancak bu toplumlarin disinda, onlarin bu egilimini kiskirtan bir sey var. Soguk Savas boyunca Bati dünyasi kismen geçerli, büyük ölçüde geçersiz bir ‘Komünizm tehdidi’ karsisinda bir cephe olusturdugu inanci üzerinden birlesmisti. Simdi böyle bir tehdit yok ‘ Kuzey Kore’nin nükleer silâhlanmasi insanlarin gündelik hayat aliskanliklarini degistirmelerine yol açmiyor. Ama ‘Islâmci terörü’ diye özetlenen hareket öyle degil. El Kaide’den bu yana, genisleyen bir hareket. Bunun varligi Bati kökenli popülizmlere bir ‘kendini savunma’ görünümü veriyor ‘ ‘kendini savunma’ kavramindan kaynaklanan ‘mesruiyet’le birlikte: ‘Ne yapalim, adamlar canimiza kastediyor, biz de tedbir aliyoruz, almaya çalisiyoruz.’
Bu ‘Islâmcilik’ biçiminde bir tür ‘enternasyonalizm’ içkin. Herhangi bir gerçeklesme sansi olmayan bir ‘enternasyonalizm’ ögesi; elde satir kelle keserek filan dünyayi Müslüman yapacaklar! Radikal Islâmcilar’in (‘çaktirmadan’) Komünizm’den kopyaladiklari ögelerden biri.
Bati’nin ‘yeni tip popülizm’i ise genellikle ‘savunmaci’, bundan dolayi da ‘izolasyanist’. Trump Meksika sinirinda ‘duvar’ örmekten söz ediyor. Israil bir duvar ördü. Macaristan kendi duvariyla mesgul. Bu duvarlar sahici ama ayni zamanda bu güçlenen ideolojik egilimin simgeleri gibi. ‘Birtakim duvarlar, engeller örüp onlarin korumasi altinda güvenli, istikrarli bir hayat yasayalim. Bugüne kadar kurdugumuz medeniyetin nimetlerini biz bize, kendi aramizda tüketelim’ v.b.
Islâm enternasyonalizmi imkânsiz, ama bu plan daha gerçekçi degil.
Hayatimizi belirleyen, biçimlendiren bütün yapi (kendi elimizle kurdugumuz nesnel kosullar) ‘tek dünya!’ diye bagirirken izolasyonizmle varilacak bir yer yok. Bu zaten dünyaya önerilen bir yol da olamaz. Sag popülizm, karakteri geregi, ‘biz’ diye tanimladigi bir ‘popülasyon’la sinirli kalmak zorunda. Sonuç olarak ‘Polonya popülizmi’ ile ‘Macar popülizmi’ni bile tek bir hareket haline getiremezsiniz.
Ama insanligin bekledigi evrenselligin temeli de kelle kesen cellâtlar, çarsafa bürünmüs kadinlar ve benzerleriyle tanimlanan bir dünya düzeni olamaz. Bunun da olabilirligi (feasability) sinirli bir topluluk içinde mümkün. Vahabî bir Suudi Arabistan, evet, mümkün ve zaten var. Vahabî bir dünya? Olacak bir sey degil!
Yani, koca bir tarih yasadiktan sonra, bir olgunlasma ve bir bilgelesme mertebesine gelmesi gereken dünya, gerçek sorunlarin gerçekdisi yansimalarindan olusan birtakim ideolojiler arasinda, kör bir kavgaya tutusmus durumda. Çikisi olmayan bir kutuplasma. Kendini kuvvetlendirmek için bir kutbun yaptigi her sey karsit kutbun da esit derecede kuvvetlenmesi sonucunu yaratiyor.
Ve bu karsit kutuplar, demokrasiyi ezmekte birlesiyorlar.
http://www.birikimdergisi.com/haftalik/7921/kuresel-kutuplasma#.V-C4V_mLTIU
——————————————-
T24- 20 Eylül
Murat Belge