Makale

Laik ahlâk, dinlerin de üstünde

Baharin baslangici Mart’ta. Tabiatin canlanmasi, renklenmesi, süslenmesi dogasi geregi. Aslinda dogal olan her sey, kendisidir de. Varoldugu için vardir. Doganin milyonlarca canlisindan biri olan insanin da öyle olmasi beklenir, öyle olmasi gerekir.

Bebekler, örnegin kurnazlik etmeyi ya da baskasina özenmeyi bilmezler. Dini, milleti bilmezler. Dogal bir sekilde özgür ve laiktirler yani. Belli bir yasa geldiklerinde durum yavas yavas degisir ama. Içinde yasadiklari aile, grup ve toplum onlari yönlendirmeye, sekillendirmeye baslar. Ellerini, beynini kullanmalarini ögretir mesela. Böylece her bebek, bir toplum mühendisligi atmosferinde büyümek zorunda birakilir.

Insanin doga ve toplum mühendisligi, önemli oranda yikicidir. Dogayi tahrip eder, kirletir. Toplum olarak, birlikte ve bir harmoni içinde yasamayi zorlastirir, yerine ve zamanina göre olanaksizlastirir. Insan, yine insanlarin bir kesimini ötekilestirir. Dövüstürür toplumun farkli kesimlerini ve bundan kurnazca kazançlar elde eder. Kirli kavgalarla elde edilmis kirli kazançlardir bunlar. Ötekilestirdiklerinin, kendisi olmasina ve kendini tanimasna firsat vermez. Bunda israr edenleri, bir sekilde etkisizlestirir.

Fakat, doga gibi, toplumlarin dogasi da degisimden, gelisimden yana isler. Bazen bir hayli geciktirilebilinmis olsa bile!

16 Mart 1988’e kadar, Mart ayi benim için de baharin gelisi ve Newroz Bayrami demekti. Ne yazik ki bu tariten sonra, baharin havasina girmeden ve Newroz Bayrami’ni kutlamadan önce Halepçe Soykirimi’ni animsar, anarim. Dogada her sey canlanir ve yeserirken, o gün binlerce insanin hayati, umudu bir anda yokedildi.

Kim bilir tarihin derinliklerinde, dünyanin dört bir yaninda tam da baharin geldigi ayda, insanin insana, diger canlilara, dogaya yasattigi baska ne büyük acilar var! Bir sey daha var: Sayisiz acilara ragmen, bahar ertelenemiyor iste!

Yazida kullandigim baslik, Tibet budistlerinin ruhani lideri Dalai Lama’ya ait. Kendisiyle yapilan röportajlardan olusturulmus bir kitabin da adi.

Ahlâk, bireyin ve içinde yasadigi toplumun tümünün insani davranislari, birbiriyle olan iliskilerinin belirlendigi yasam normlaridir. Din ahlâki (Islam ahlâki, Hiristiyan ahlâki), is ahlâki, sosyal ahlâk, hukuki ahlâk vs. Listeyi uzatmak mümkün.

Gelelim ‘laik ahlâk’a. Burada kastedilen manasi, onun evrenseligi içermesidir. Hem varolan dinleri, hem de varolan uluslari askin bir anlayislar dizgesidir. Ideal bir anayasadan beklenen, toplumu birarada tutmanin hukuki çerçevesini belirlemesidir. Böyle bir anayasanin en temel ilkesi, bireyin temel insani ve dogal haklarinin güvenceye alinmasidir.

Bu, nasil olabilir peki?

Laik ahlâkin her alanda gelismesini, insanlarin baris içinde birarada yasayabilmesini, birbirlerine saygi çerçevesinde sahip çikabilmesini, farkliliklari bilinçle koruyabilmesini saglamakla! Aksi taktirde, yani topluma önerilen ahlâk bu siralananlari saglayamiyorsa, ‘orman kanunu’ndan farki yok demektir. Kimseye faydasi olmaz.

Laik insan ahlâkini temel alanlar, gücünü ve destegini sivil toplumdan alirlar. Hareket tarzlari, sorunlarin adil ve mesru çerçevede kalarak çözülmesine dayanir. Bu medeni cesareti gösteremeyenler, militarist gücü ve zorbaligi devreye sokarak sorunlara çare bulacaklarina inanirlar. Bu da katliamlara, yikimlara, zülümlere, göçlere, sürgünlere neden olur. Toplumlarda, ahlâki degerlerin çürümeye baslamasi ile vicdan yitimi birbirine kosut bir sekilde gerçeklesir. Öyle toplumlarda, bir türlü rahat ve insana yakisir bir sekilde yasanmaz.

Birlikte yasamanin kurallari ve gerekleri önemsenmek zorunda. Polisiye önlemler, daha siki bir denetim, yasak, ekonomik kaynaklari militarizme ve onun için üretilen malzemelere yatirmak çare degil. Bu bir bumerang, yani eninde sonunda döner sahiplerini yaralar, yokeder.

Çare, sivilizasyonda!

Metin Can

Back to top button