Referandum – anayasa degisikligi mi yoksa sistem degisikligi mi?
‘Partili Cumhurbaskanligi’ basligi ile yapilan 18 maddelik Anayasa degisikligi parlamentoda yeterli oylari alamadigi için önümüzdeki Nisan ayi basinda referanduma gidilecek. Partiler simdiden ‘evet’ ya da ‘hayir’ propagandasini baslattilar.
AKP ve MHP, yapilacak degisikligin bir ‘Baskanlik Sistemi’ olmadigini, sadece bir ‘partili Cumhurbaskanligi’ degisikligine gidildigini vurguluyorlar.
Anayasa’da degistirilen maddelere baktigimizda ise, aslinda bir sistem degisikligi sözkonusu., ve, AKP bu sistem degisikligine MHP’nin önerisi ve verdigi destekle gitmeyi amaçliyor. Referandum sonucu ‘evet’ çiktiginda, özellikle toplumun laik kesimi, “Yeni Türkiye”nin teokratik/otokratik sisteme gideceginden korkuyor.
Simdiye kadar yapilan kamuoyu arastirmalarina bakildiginda AKP’ye yakin medya, yapilacak referandumda 50% üzerinde bir oranla ‘evet’ oyu çikacaginin propagandasini yürütüyor. Ama satir aralarinda da hem AKP’ye koltuk degnegi olan MHP tabaninin önemli bir kesiminin ve hem de Kürtlerin ve kadinlarin tavirlarinin referandum sonuçlarini etkileyecegi de belirtiliyor.
MHP’nin bu konuda neden AKP’ye destek oldugu konusu halen tartisilsa da, aslinda net.
AKP, önce Bahçeli ve kadrosuna karsi olan MHP içindeki muhalefeti susturma ve dislamada destek oldu. Sonra da ‘Baskanlik Sistemi’ni kamufle etmek için ‘Partili Cumhurbaskanligi’na evet demekle kalmadi. Referandum sonuçlarinda evet oyu çiktiginda Bahçeli ve çevresine, kurulacak yeni hükümette yer verecegine ve hem de Gülen Hareketine vurulan darbe sonucu devlet bürokrasisinde bosaltilan yüzbinlerce kadrolarin bir kisminin da MHP’lilerle doldurulacagi sözünü verdi.
AKP, kurulusundan beri ana gövdesi Milli Görüs kökenli, liderligi esas kabul eden bir dizi muhafazakar partiler gibi popülist, ve, ayni zamanda da pragmatik davranan bir parti. 2002 yilinda iktidara Gülen Hareketi’nin destegi ile geldi. Gülen Hareketi 2015 yilina kadar iktidar ortagi oldu, çünkü AKP’nin devlet bürokrasisinde yeterli derecede kadrolari yoktu, bu nedenle de Gülen Hareketine dokunmadigi gibi, Erdogan’in deyimiyle ‘ne istediler de vermedik’ le onun palazlanmasini da sagladi.
AKP, çogulcu demokratik parlamenter sistemi Cumhurbaskani Erdogan’in deyimiyle, demokrasiyi sadece bir köprü olarak görüyor. Bu nedenle de basindan beri pragmatik davrandi. Baslangiçta hem sosyal demokrat kesimden ve hem de liberallerden destek alarak hükümetlerini olusturmakla yetinmedi, ayni zamanda taninmis ilerici ve demokrat medya mensuplarini da yanina almayi basardi. Gelinen asamada ise onlari yasaklatti ve tutuklatti.
AKP ayni zamanda iktidar ortaginin da desdegi ile yüzünü batiya dönük oldugu imajini yaratmak için Bati Avrupa’daki Hiristiyan Demokrat partilere benzer ‘ ilimli müslüman muhafazakar parti’ tavir sergilemeyi basardi. Hizli bir sekilde AB uyum yasalarini parlamentodan geçirdi. Yine sosyal demokratlar ve liberallerin destegi ile türban sorununu çözdü. Süratle özellestirmeye giderek ülkededeki altyapiyi ihtiyaçlara cevap verecek duruma getirmek için insaya yöneldi. Oto- ve hizli yollar, her ile hava alani projeleri, sosyal güvenlik ve saglik alanlarindaki girisimlerin ana gövdesini AKP gerçeklestirdi.
Türkiye’nin en önemli çözülmeyen sorunu olan Kürt Sorununa da el atti. Bunu yaparken de yine pragmatik davrandi. Erdogan’in ‘Kürt Sorunu benim sorunumdur’ slogani ile TRT-Kurdi (daha evvel ki TRT Ses), Kürdistan bölgesindeki üniversitelerin birçogunda Kürdoloji bölümleri, Kürtçenin her iki lehçesinde (Kurmanci ve dimilkî) ögretmen yetistirme, Kürtçe köy ve kasaba isimlerinin degistirilmesi, Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulmasi gibi birçok alanda adimlar atarak, Kürtlerin büyük bir kesiminde Kürt Sorunu’nun barisçil bir yaklasimla çözülecegi imajini yaratti. Oslo Görüsmelerinden sonraki dönemde de Imrali ile anlasarak Temmuz 2015 e kadar ‘Çözüm Süreci’ni yürüttü.
AKP, kendi deyimi ile ancak 2010 da Gülen Hareketin’den gelen tehlikeyi görebildi. 2011’den sonra tavir almaya basladi, ortaklar arasi iç hesaplasmaya gitti. Devletin tüm kurumlarinda örgütlenen Gülen Hareketinin ülke için içerde ve disarida büyük bir tehlike oldugunu gördü,. 15 Temmuz 2016 darbe girisiminden sonra OHAL’i ilan ederek her alanda ‘ FETÖ’ ve ‘Paralel Yapi’ ya savas açti, onu bürokrasiden söküp atmaya basladi.
AKP, PKK’nin Temmuz 2015’de baslattigi ‘Hendek ve Halk Savaslari’ni gerekçe göstererek Cumhurbaskani Erdogan’in deyimiyle ‘Çözüm Süreci’ni buzdolabina koydu.
PKK’nin Hendek Savasinin Kürtlere neye mal oldugu hem çok yazildi ve hem de kamu oyunda tartisildi. Onlarca Kürt kasaba, ilçe ve mahalleler devletin sert yanitiyla harabeye dönüstü. Binlerce Kürt genci öldü, yüzbinlerce vatandas yer ve yurtlarini terk etmek mecburiyetinde kaldilar. Kürdistan Bölgesi önemli bir ekonomik çöküntüye ugradi. Kisaca, Kürtlerin hiç bir kazanimi olmadigi gibi, barisçil mücadelenin de yine önü tikanmis oldu.Ggelinen süreçte HDP’nin elindeki onlarca belediye nin baskanlari tutuklandi, belediyelere kayyum atandi. AKP, MHP ve CHP’nin de destegiyle parlamentoda millevkelillerin dokunulmazligini da kaldirtarak HDP’li çogu milletvekili, il ve ilçe baskanlarini da tutuklatti.
AKP hükümeti, 15 Temmuz Darbesi sonrasinda MGK’da çikarttigi kararla OHAL’i uygulamaya soktu. Ülke KHK’larla yönetiliyor. Görüldügü kadariyla referandum süreci de OHAL kosullarinda geçecek.
Kürt halki ise Türkiye Cumhuriyeti kurulusundan günümüze kadar ki 93 yillik süreçte, tek partili diktatörlük döneminden beri uygulamalar, sikiyönetimler ve OHAL süreçlerini -kisa kesintilerle- hep yasadi. Kürt halki, bu uygulamalrin kendisine nelere mal oldugunuda çok iyi biliyor, onlari hafizalarindan silmis degil.
Kürtler, ‘Baskanlik Sistemi’ de dahil tüm devletin yapisini ve idare sistemlerini tartisabilir konumdalar, tartismalidirlar da.
Türkiye toplumu daha çogulcu parlamenter sistemi içine sindirememis, halen devletçi bir düsünceye sahip. Yani, devletin vatandasin hizmetinde olmasi gerekliligini degil, vatandasin devletin emrinde olmasini içine sindirmis bir toplum. Ayni zamanda da maalesef siddeti de yasam biçimi olarak distalamamis, çogunlukla esit ve barisçil bir ortak yasami da halen benimsememis.
Çogulcu demokratik ve esitlikçi sistemi sindirememis toplumlar sosyo-kültürel yasamlarinda, Türkiye’de de oldugu gibi, genellikle ataerkil bir yapiya sahiptirler. Bu nedenle de kadinlarin halen esitlikçi haklari benimsenmemis, ailevi iliskilerde maalesef siddet de halen ön planda. Her gün medya kanaliyla kadinlara sadece dört duvar arasinda degil, cadde ve meydanlarda, ulasim araçlarinda da neler yapildigini ögreniyoruz. Bürokrasi, egitimi, ekonomi ve ticaret alanlarindaki konumlari ortada. AKP hükümetinin kadinlara genel bakis açisini da sik sik duyiyoruz. Kisacasi, çocuk doguran ev kadini imaji!
Bu kosullarda Kürtler referandum sürecinde, bazi kesimler ‘evet’mi-‘hayir’mi tavirlarin yanisira ‘boykot’ konusunu da gündeme getirmeye çalisiyorlar.
Boykot, sivil toplumun barisçil mücadele evrelerinde basvuracaklari bir tavir ve yöntemdir. Ama, özellikle ‘Baskanlik Sistemi’ referandumu sürecinde boykotun sadece AKP ve MHP’ye yarayacagini bilmeliler.
Toplumun en az %60-70 nin sandiga gidecegi biliniyor. Kürtlerin boykot girisimi her halukarda ‘evet’çilerin hanesine yazilacak.
Kürtler, ister laik ve ilerici kesim, isterse dindar-muhafazakar kesim olsun öncelikle kendilerine sunu sormalilar. Bu ‘Baskanlik Sistemi’ referandumu hem demokratik ve çogulcu toplum açisindan, ve, hem de Kürtlerin taleplerine yönelik herhangi olumlu bir sonuç getirecek mi? Yapilan Anayasa degisikligindeki 18 maddeye baktigimizda her iki alanda da bir degisiklik sözkonusu degil. 12 Eylül Anayasasi halen Demoklesin Kilici gibi tüm toplumun üstünde. Öyle ise, Kürtler ve Türkiye’deki kadinlar neden bu referandumda ‘evet’ oyu kullansinlar.
Bu nedenlerden ötürü tüm kürdistani parti ve sivil toplum kuruluslari, OHAL kosullarinda da olsa tavirlarini açikça ortaya koymalilar, sandiga gitmeliler.
Bekir Saydam