Sert irtifa kaybi
Bir süre önce Paris’te yapilan Erdogan-Macron basin toplantisinda özellikle dikkat çekenler arasinda Macron’un su sözleri vardi:
‘Bugün tüm yöneticilerin önünde temel bir mesele bulunuyor. Bu, çagimizda demokrasinin ve hukuk devletinin korunmasi iddiasidir. Demokrasi terörizm karsinda güçlü olmalidir. Zira devlet mesruiyeti vatandaslarinin korumasindan alir. Ancak ayni zamanda demokrasi hukuk devletine saygi göstermek zorundadir. Terörizm bizi kendi alanina çekmeye çalisiyor. Bu alan akil, zeka ve özgürlüge duyulan nefretten olusuyor…’
Ilkesel dogrulugu, Erdogan’a hitaben söylenmis olmasi bir yana, ilginç olan, bu sözlerin, dolayli da olsa, Avrupa’daki yeni Türkiye imajini tarif ediyor olmasiydi.
Dogrudan tarif etmek gerekirse, bu imaj, Türkiye’nin hukuk devleti ilkelerinden uzaklasmasindan, hak ve özgürlüklere iliskin evrensel deger sistemini kusatilmislik söylemiyle birlestirerek, kültürel ve siyasi varolusuna bir tehdit olarak ilan etmesinden ileri geliyor.
Yeni anayasanin öngördügü düzen de dahil olmak üzere, bu uzaklasma ve bu ilan , siyasi iktidarin, 15 Temmuz’a isaret ederek, muhalefet ve elestiri karsisinda aldigi baskici tutumla, özgürlük-güvenlik arasinda ikincisinin lehine sistematik olarak bozulan dengeyle gösteriyor. Ideolojik temizlige tabi tutulan üniversiteler, tutuklu yazarlar, sivil toplum örgütü liderleri, milletvekilleri bu duruma açik örnekler…
Bu tespitlerin sadece Bati kaynakli olmadigini söylemeye gerek var mi?
Türkiye’nin önemli bir kismi da böyle düsünüyor, gidisatla, gelecekle ilgili endiseler tasiyor.
Anayasa Mahkemesi’nin Sahin Alpay ve Mehmet Altan’in ilgili verdigi karar etrafindaki tartismalar bu konuda hem bir örnek hem bu gidisat ve endiselerle ilgili ‘yeni bir asama’ olusturuyor.
AYM’nin kapilarini bireysel basvuru hakkina açtigi 2012 yilindan bu yana siyaset ve mahkeme arasindaki gerilim kalemlerine bir yenisinin eklendigi asikar. Mahkeme o tarihten bu yana, siyasi davalari etkileyen, özgürlükler düzenine rötus yapan önemli kararlar aliyor. Mahkemenin bu kararlari siyasi iktidar tarafindan, görüslerine uygun olup olmamasi oraninda alkislaniyor (Basbug, Balyoz davasi, Avci, Balbay) ya da elestiriliyor (Dündar, twitter).
Ne var ki tepkiyle karsilansalar ve elestirilseler de, bu kararlar bugüne kadar uygulandi. Alt mahkeme heyetleri Anayasa Mahkemesi kararlarina katilmalar da, yasal sorumluluklari yerine getirerek bu kararlara uymuslardi.
Bugün ise ip koptu.
Malum, AYM, Alpay ve Altan’in mevcut delillere ve süre bakimindan tutuklu olmalarinin kisisel özgürlük ihlali oldugu sonucuna vardi. Ne var ki, Alpay ve Altan’i yargilayan heyetler, bu kez, AYM’nin kararlarini yasaya aykiri buldular, görev gaspi olarak ilan ettiler ve geregini yerine getirmeyi reddettiler. Bu konuda siyasi iktidardan açik destek ve tesvik gördüler. Cumhurbaskani Erdogan’in, Dündar ve arkadaslarinin tahliyesi üzerine, Subat 2016’da sarf ettigi, ‘karara uymuyorum, saygi da duymuyorum. Aslinda onlarla ilgili karari veren mahkeme kararinda direnebilirdi. Eger kararinda direnmis olsaydi, Anayasa Mahkemesi’nin vermis oldugu karar bosa çikacakti’ sözlerinin bugün yasanan gelismelerdeki payi herhalde ihmal edilemez.
Bu gelismeler Türkiye’nin hukuk devleti ilkeleri bakimindan kaybettigi irtifayla ilgili yeni, kritik ve belirleyici bir asamayi tarif etmektedir.
1. Ilk derece mahkemenin bir üst mahkeme tarafindan verilen bir baglayici karara uymamasi, her seyden önce hukuk devletiyle ilgili bir kopus haline ve yargi düzeniyle ilgili kaos durumuna isaret eder.
2. Siyasi iktidarin üst mahkeme karsisinda, birinci derece mahkeme kararlarinin desteklenmesi ve savunulmasi bu kaosu ikiye katladigi gibi, yargiya siyasi gereklerin, telkinlerin ve bagliliklarin hakim oldugunu ilan eder ve kabul edilmez bir siyasallasma dozunu tarif eder.
Itiraz ise yaramaz, AYM’ye uymama kararinda israr edilirse , hukuk devleti çitasi bir kaç kademe daha asagiya inecek, yargi sistemi tüm unsur, ilke ve mekanizmalariyla agir bir yara almis olacaktir.
Basa dönecek olursak, Türkiye’nin hukuk devleti ilkelerinden, evrensel degerlerden uzaklasmasi ve bu konudaki imaji sübjektif bir algi degil, fiili bir gerçektir.
Hatirlamadan geçmemeliyiz.
18 Mart 2014’te, hükümetin niyet beyani ve ardindan gelen mahkeme karariyla Twitter’a erisim yasagi getirilmisti. Dünyada bu sisteme erisimi engelleyen bir kaç ülkeden biri olmustuk. 15 gün sonra, bireysel basvuru hakkini kullanan bir kaç vatandasin girisimiyle ve Anayasa Mahkemesi’nin karariyla yasak kalkti.
Twitter yasagi hükümete göre Gülenci saldirilarina karsi alinan bir önlemdi. Ancak önlem olmayi asmis, tüm internet kullanicilarinin özgürlügü kisitlanmisti. Idare Mahkemesi’nin verdigi yürütmeyi durdurma kararina ‘idare’ uymamis, yasak keyfi olarak devam etmisti. Hükümetin ölçü sorunu yasadigi o günlerde, Anayasa Mahkemesi, asiriligi törpülüyor, ‘özgürlük-demokrasi ve siyaset-hukuk’ iliskilerini dogru raya oturtuyordu. Karariyla hükümeti rahatsiz etse de, bir hukuk devletlerinde olmasi gerektigi gibi, ona bir tür ilke rehberligi yapiyordu.
Anayasa Mahkemesi’ne bireysel basvuru hakki 2010 anayasa degisikligi referandumuyla hayatimiza girdi. Yeni isleviyle 2012’den itibaren Türkiye’nin hem hukuki hem siyasi anlamda soluk almasini sagladi. Gülencilerin yargi üzerine kurdugu ag bir ölçüde böyle asildi. Her biri ‘oy birligi’yle alinmis tutuklu milletvekilleriyle ilgili karar, Ilker Basbug karari hem özgürlüklerin korunmasi hem hukukun yeniden filizlenmesi bakimindan son derece önemliydi. Hükümet mutlu, kamuoyu umutluydu.
O günden bu güne anayasa mahkemesinin by-pass edecek, siyasetin yargi üzerinde tam hükümranligini kuracak noktaya geldik.
Nereden nereye gidiyoruz ve hala gidiyoruz?
—————————————————————–
Karar-16 Ocak-2018
Ali Bayramoglu

